Ümit KIVANÇ
Ümit KIVANÇ

Gazete: Gazete Duvar

Cenab-ı Hak’kın olan bitene katkısı var mı

  • 29.10.2011 00:00

 Kısmen ırkçı kısmen faşizan, din ve mezhep kayırmacı, anti-laik, hukuksuz, otokratik, kendini özne toplumu nesne sayan, hayatını ancak toplumun gerikalanını ikna edebilecek vasıflarda bir iç düşmanın varlığı halinde sürdürebilen, barındırdığı kısmî temsil mekanizması aracılığıyla toplumun bazı unsurlarını özellikle akçeli konulardaki iktidara ortak eden, bunun dışında bütün yapısını kendini topluma karşı savunma amacına göre kurmuş bir devletin gerçek yüzü, bir dehşet mekanizması olarak düzenlenmiş cezaevi sisteminde, işkencehanede, toplumu pusuya düşürmek üzere hazırlanmış sözde hukuk sisteminin dehlizlerinde filan da seçilebilir elbette. Ama bu yüzü en çıplak haliyle görebileceğiniz durumlar, felaketleri izleyen günlerdir.

Felaket zamanlarında ortaya çıkan manzara, Cenab-ı Hak veya doğanın gazabının eseri değildir. Doğrudan insan eseridir. Alçağın biri (birkaçı da olabilir) binaları çürük çarık yapmıştır, alçağın biri (kesinlikle birkaçıdır) rüşvet almış, onay vermiştir. Uyanık veya çaresiz vatandaşlar o binalara girmiştir. Yanıbaşındakiler sapasağlam dururken o binalar yıkılmış, insanlar ezilip parçalanıp gitmiş, gerikalanların hayatları sönmüştür. Devlet (bkz. ilk paragraf), felakete uğrayan yurttaşlarını koruma-kollamaya alışkın değildir, bunu yadırgar, bünyesi reddeder. Devlet görevlileri, vatandaşa hizmet ettikleri söylendiğinde küfür işitmiş gibi olduklarından, iş özel fedakârlık da gerektiren yardım hizmetlerine geldiğinde apışıp kalırlar.

Büyük 1999 depreminden bu yana devlet bünyesinde bile pek çok iş yapıldı, imkânlar ve eğitim yükseldi. İronik ama, binaların insanları öldürmesinden doğrudan doğruya sorumlu belediyeler dahi pek çok afet merkezi kurdu, ekipler oluşturdu. Yine de hepimizin haklı olarak “aynı manzara” demesine yolaçan görüntüler var karşımızda. Niye?

Çünkü Arjantin’de cuntanın Kirli Savaş döneminde işlediği insanlık suçlarından sorumlu subayları –aradan yirmi sekiz sene geçtikten sonra!– ağır hapis cezalarına çarptırdılar, halk sabahlara kadar sokaklarda bunu kutladı; oysa biz hâlâ 12 Eylül anayasasıyla yaşıyoruz.

Çünkü 1999 depremi, sadece Gölcük’ün, Adapazarı’nın binalarını değil, insanların zihnindeki birtakım duvarları da yıktı, bugün askerî vesayetten kurtulma aşamasına geldik, ama bugüne kadarki devlet-toplum ilişkisi, hükmetme tarzı, toplum çoğunluğunu bir azınlığa karşı ürküntü, tiksinti içerisinde ve seferberliğe hazır halde tutma anlayışı aynen sürüyor.

Çünkü bu devlet-toplum ilişkisi toplumun toplum olmasını önlüyor. Toplum olsak, devletten hesap sorabilir ya da onu istediğimiz şekle sokabilirdik. Ama toplum değiliz. Cemaatler halinde yaşıyor, her şeye ve başka herkese birer fanatik taraftar kimliğiyle davranıyoruz. Ve aramızdaki en büyük cemaat, bu devlet-toplum ilişkisinden o kadar mustarip değil. Devleti kendi saflarından birileri yönetirse, ilişkiyi sorun etmeyecek.

Çünkü hakikatle ilişkimiz baştan bozuk. Hakikati, biz neye hakikat dersek odur sanıyoruz. Ermeniler buhar oldu, Rumlar kendileri gitti, Türkler iki bin yıldır milletti, hepimiz Orta Asya’dan geldik, Osmanlı İslâm’ın kılıcıydı... İşin uzmanları, yıllardır, “Burası bir deprem ülkesidir” diye ter ter tepiniyor. Sesleri kısıldı, mecalleri tükendi. Biz aldırmıyoruz. Hakikati hakikat olarak idrak edebilme kabiliyetimizi yitirmişiz.

Hakikatle sapıkça ilişkimiz, tiksindirici bir ırkçılığın alelâdeleşmesini kolaylaştırıyor. Van’a yardım için gerçekten geniş ve heterojen bir nüfusun seferber oluşuna bakıp, sanal ve gerçek âlem ırkçılarını küçümsemeyin. Evet, şirretlerin, küstahların, vicdansızların sesi her zaman fazla çıkar; olduklarından kalabalık gözükürler. Ama ne kadar iskonto etseniz, bünyemizde tehlikeli miktarda virüs bulunduğu ortada. Esas vahim olanı, bunların olağanlaşması, gündelikleşmesi. Sıradanlaşan ırkçılık, bir bakarsınız yayılıvermiş, ortak payda haline gelivermiş.

İstanbul’da çalıştığına göre Türk-Kürt birçok insanı taşıyarak ekmeğini kazanan taksi şoförü, arkada oturan müşterinin kimliğini, meşrebini bile bilmeden, şöyle diyebiliyor: “Onlar askerlerimizi öldürdü, gördün mü, Cenab-ı Hak da onlara bu acıyı verdi.” Cenab-ı Hak’kın esas bu cahil ve rezil adama öbür tarafta ne tür acılar vereceği konusunu bırakalım, adamın uluorta böyle konuşabilmesine takılalım. Kendini nasıl da “ortalama vatandaş” sayıyor. Başına hiçbir şey gelmeyeceğine nasıl da güveniyor. Çünkü bu devletin yargı mekanizması, “ölen her askere karşı şu kadar Kürt öldürmeli” diye yazan adamın “fikir ve eleştiri özgürlüğünü” kullandığına hükmedebildi. Van Valisi böyle bir felaket durumunda, bir kriz masasının etrafında birlikte çalışması gereken BDP’li Belediye Başkanı’yla tam iki gün görüşmemeye cüret edebiliyor. Çünkü bu memleketin başbakanı aylarca Ahmet Türk gibi bir muhatabın elini sıkmadı.

Eğer Cenab-ı Hak Cenab-ı Hak’sa, yaratacağı depremin merkez üssü Erciş değil, beyinlerimiz, kalplerimiz olacaktır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.