Ümit KIVANÇ
Ümit KIVANÇ

Gazete: Gazete Duvar

Cemaat hakkında üç yazı

  • 16.12.2014 00:00

 

Cemaat hakkında üç yazı

Bu blogta, 2014 yılı içerisinde Cemaat üstüne yazılmış veya bir şekilde Cemaat'i konu alan çok yazı var. Blogun arama kutusuna "Cemaat" yazarak ararsanız bulabilirsiniz. Bunlardan üçü özellikle kapsayıcı ve genel bir bakış için işe yarar nitelikte. Bu üç yazının başlıklarını, linklerini, içlerinden birkaç cümleyle birlikte burada ayrıca vitrine koymayı faydalı gördüm.

Cemaat dışarıdan nasıl görünüyor? 1

 
Abdülhamit Bilici'nin 28 Haziran'da Zaman'da yayımlanan, "Bizden geçmiş insanlık bile!" yazısı, ne zamandır üstüne konuşmak istediğim bir dizi konuyu gündeme getirme şansı veriyor. Bunların hepsinin ortak noktası şu: Cemaat adına konuşan, yazan veya sadece olan biteni izleyip tepki gösteren insanlar, tarihlerinin, faaliyetlerinin, konumlarının, tavırlarının başkalarına nasıl göründüğünün hiç farkında değiller. Oysa olmalılar. Belki bu umurlarında da değil. Oysa o da olmalı. (Bunun niyesi elbette ayrı yazı konusu.)

Okuyacağınız yazının bir gerekçesi daha var: Bu cinsten bir yazıyı Abdülhamit Bilici'ye borçlu olduğumu da düşündüm. Çünkü Twitter'da kendisine birkaç defa rahatsızlık verdim. Sadece ona da değil. Cemaat'e yakın birkaç kişinin çevresinde, bol vızıltı çıkaran bir sinek gibi dolandım ve neredeyse her yazdıklarına bir laf ettim. Twitter, bütün kısıtlayıcılığına rağmen, bazen epey bir görüş alışverişine imkân tanıyor. Ama derinlik elbette bir yere kadar. Devamlı vık vık edip, diyeceğimi 140 140 vuruşlara bölüp yüzeyde gürültü çıkaracağıma derine inip derli toplu konuşmam herkes için daha yararlı.

İnsan bir görüşe, harekete, gruba mesafeli olabilir, onunla farklı kamplarda yeralabilir, mücadele edebilir, ama bireylerle nezaket sınırları içinde tartışabiliyorsa öyle yapmalıdır. Bu da bir siyasî görüş; nâçizâne. Siyasetin hayatı kapsayan, geniş anlamıyla...

Nadir rastlanan bitki: Özeleştiri


"Bizden geçmiş insanlık bile!" başlıklı yazı, her şeyden önce, bu memlekette dindarların yönettiği, yazdığı-çizdiği bir yayın organında pek ender rastlanabilecek bir metin. Çünkü çok ağır özeleştiri içeriyor. Muhtemelen her türden İslâmcı şimdi diyeceğimi duyunca hayretle karışık bir inkâr tutumu takınacaktır, ama Türk İslâmcılığının en karakteristik özellikleri, son sınırına varmış benmerkezcilik ile her türlü günahı başkasının üstüne atma çocuksuluğudur. Bu yüzden, hele Bilici'nin dokunduğu derinliklere uzanan özeleştiri, nadir ve kıymetli bir ürün.

Abdülhamit Bilici, Ramazan ayına atfen, "Gurur, kin, haset ve cimrilik gibi kötülükleri temsil eden nefsin dizginlenip; tevazu, hoşgörü, cömertlik, diğergamlık gibi güzellikleri temsil eden ruhun güçleneceği bu mevsimde," diyor, "kendimizden başlayarak İslâm dünyasında ters giden şeylere de keşke kafa yorabilsek. Çünkü İslâm her ne kadar insanlığın muhtaç olduğu ulvi değerlerin adı olsa da Nijerya’dan Irak’a, Afganistan’dan Suriye’ye birçok yerde müminler olarak dünyaya verdiğimiz fotoğraf tek kelimeyle korkunç." Bunun ardından sorduğu soruları olduğu gibi alıyorum buraya:
"Niçin adalet timsali olarak dünyaya örnek göstereceğimiz bir İslam ülkesi yok? Neden ırk, dil, din ayrımı yapılmadan insan haklarının el üstünde tutulduğu bir ülkemiz yok? Neden kadınların en fazla şiddete uğradığı, gelir uçurumunun en fazla olduğu, rüşvet ve yolsuzluğun en yaygın olduğu, eğitimde kalitesizliğin, fakirliğin en ağır olduğu ülkeler İslam dünyasında? Neden dünyada işçi ölümleri en fazla İslam ülkelerinde? Verimliliğimiz neden dünya ortalamasının yarısı kadar? En az gelişmiş ülkelerin yarısı neden İslam dünyasında? Müslüman yönetimler niçin hep kaos ve diktatörlük arasında gidip geliyor? Niye adam gibi demokratik bir İslam ülkesi yok? Estetiği ile örnek gösterilecek bir şehrimiz var mı?"
Bilici, "İslam’ın şekil şartlarını iyi kötü yerine getirsek de ahlak, adalet ve demokrasi değerleri açısından halimiz pek feci," diye devam ediyor. "İnsan hakları, adalet, hayat hakkı, çevreye saygı, yargının bağımsızlığı, kadının durumu gibi İslam’ın da öngördüğü değerler açısından 208 ülkeyi karşılaştıran bir araştırmaya göre en İslamî ülkeler Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda. Türkiye 103, Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü sırada."

Buraya kadar, gözü dönmüş hükümet propagandacıları dışında kimsenin Abdülhamit Bilici'yi susturmaya çalışacağını sanmıyorum. Bir de, en büyük karakteristiği söylenene değil söyleyene bakmak olan apolitik solcu tayfası caz yapabilir belki; konuşan Zaman yazarı diye. Bilici'nin dediklerinin pek itiraz kaldırır tarafı olmadığını çoğumuz teslim ederiz.

Bir yanda IŞİD-Boko Haram, bakın öbüründe ne?


Bu şimdilik burada dursun. Bilici'nin yazısını okumaya devam edelim. Zaman yazarı önce, "bugünlerde İslâm dünyasından gelen haberler" diyerek, Nijerya'da Boko Haram'ın yediği haltlara, IŞİD'in vahşetine örnekler sunuyor. Sonraysa, iyi niyetli Cemaat'çilere derdimi özellikle Bilici'nin bu yazısı üzerinden anlatabileceğimi vehmetmeme yolaçan paragraf geliyor: Türkiye'den örnek. Bunu aktarmadan, tekrar vurgulayayım: dünyadan verilen örnekler, insanların topluca katledilmesi, yüzlerce kız çocuğunun kaçırılması, 1700 esirin infaz edilmesi, öldürülenlerin eş ve kızlarının militanlara "helal olduğuna" dair fetva yayımlanması; bu düzeyde feci olaylar. Boko Haram ve IŞİD'in yanına Abdülhamit Bilici'nin koyduğu örnek şu:
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi zabıta ekipleri, herhangi bir ikazda bulunmadan gece yarısı FEM Dershanesi’nin tabelalarını söktü. Dershane yetkilileri, tabelalar için izin alındığını ve vergilerinin ödendiğini açıkladı.”
Şöyle devam ediyor Bilici:
"İslam dünyası içinde belki görece en demokratik olan ülkemizde, İslami referansları olan bir siyasetçi kimliğiyle Erdoğan’ın, kendisi gibi milyonlarca mümin vatandaşa aylardır yaptığı 'haşhaşi, virüs, çete, vb.' hakaretler ve 'Size su bile yok' gibi tehditler, Müslümanlar olarak acıklı halimizi anlatıyor."
Erdoğan ve AKP iktidarının Cemaat'e -haydi böyle diyelim- "zulüm ve iftira" etmeye başladığı dönem içerisinde Türkiye'de İslâm açısından sorun yaratan en çarpıcı hadise, dershane tabelasının indirilmesi! Ve ne halde olduğumuzu kendisine bakarak anlayacağımız temel hadise, Cemaat'e gösterilen tavır! Pek tuhaf değil mi bu?

Benmerkezcilikten ve dışarıdan nasıl göründüğüne aldırmamaktan kastım tam da bu. Bu süre içerisinde polisin öldürdüğü çocukları, kitlece katledilen maden işçilerini, onların acılı ailelerine gazla tomayla saldırılmasını, Lice'de insanların üstüne ateş açılıp iki kişinin öldürülmesini, daha yeni, bir çocuğun beyninin kaldırımlara saçılmasını, yakılan yıkılan, birilerine peşkeş çekilen, yok edilen ağacı yeşili... hepsini geriye itip dershane tabelasını zulüm listesi Top 10'in başına yerleştirmek için nasıl bir gerçeklik algısına sahip olmak lazım? Şahsen, Abdülhamit Bey veya gözünü iktidar hırsı bürümemiş herhangi bir insanın rastgele sıraladığım bu vahşet örneklerine kayıtsız kalacağına ihtimal veremiyorum. Bunca Hıristiyanın katledildiği, sürüldüğü, soyulduğu, hâlâ kiliseye bıçakla saldırılan, Alevilerin durmadan yeni kurbanlar verdiği, üstüne aşağılandığı, tehdit gördüğü, cemevi avlusunda cenaze beklerken katledilebildiği... uzatmayayım, bunların olduğu bir yerde, sadece Cemaat'e yönelik hakaret, baskı ve tehditlerden sözedebilmek için, gözünü etrafa ne kadar kapamış olmak gerekir? Yüzde 45'in desteğiyle yüzde 55'i sindirmeye, yok saymaya doğru son hız giden bir iktidarın günahı diye bula bula Cemaat'in -aslında iktidar ortaklığından uzaklaştırılma diye tanımlanması gereken- kenara itilmesini ortaya sürmek, basitçe kötü niyet ürünü olamaz; burada bir görmezlik var.

Abdülhamit Bilici, yazının devamında, İslâm'ın, "bırakın insanları", hayvanlara bile saygıyı öğütleyen bir din olduğunu bir anekdot eşliğinde anlatıyor. (Gerçi bir hayvana yapılan haksızlığı gidermek için bir başka hayvanın kesildiği, biraz tuhaf bir anekdot, ama konuyu saptırmamak için bu fasla takılmıyoruz.) Ve yazısını Mehmet Akif'in şu dörtlüğüyle bitiriyor:
Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir!
(Bunları deyip yakınan şahıs, bildiğiniz üzre, "kahraman ırkım" diye şiirler döktürmüştür. Aradığı "Müslümanlık", göklerden yere inerse "kahraman ırk" onun neresinde nasıl yeralacaktır? Başka ırkların bu kahraman ırk karşısındaki konumu ne olacaktır? Şairimiz ayrıca "insanlık"ı "Müslümanlık"tan aşağıya yerleştiriyor. Bu, "Müslüman"a, "insan" karşısında âdetâ doğal bir üstünlük vermek mi demek? Bilici'nin şikayet ettiği pek çok sorunun kaynaklarına dair işaretleri buralarda bulabiliriz. Sapmamak, uzatmamak için atlıyorum.) 

Neler nasıl görünüyor?


Şimdi, yukarıda "burada dursun" dediğimiz fasla dönelim. Bilici'nin -Türkiye dahil- İslâm ülkelerinde eksikliğinden en çok yakındığı veya olmasını İslâm'a da uygun idealler olarak gördüğü şeyleri sıralayalım:

Adalet / yargı bağımsızlığı / ırk, dil, din ayrımı yapılmamalı / insan haklarının üstünlüğü / kaos-diktatörlük döngüsünden kurtulunmalı / "adam gibi" demokrasi olmalı / rüşvet ve yolsuzluk önlenmeli / kadınlar şiddet görmemeli / gelir eşitsizliği azaltılmalı / eğitim kalitesi yükselmeli / işçi ölümleri önlenmeli / verimlilik artmalı / azgelişmişlik aşılmalı / estetik duygusu-kavramı geliştirilmeli / çevreye saygı.

Cemaat'e dışarıdan bakanlar, orada, ciddî maddî imkânları ve kadro kapasitesi olan, devletin kritik kurumları yargı ve poliste belirleyici güç ele geçirmiş ve bunu kendi siyasî tercihleri doğrultusunda kullanmış bir grup, bir hareket görüyorlar. "Ahmet Şık-Nedim Şener olayı" basit bir şey değildir. Meselâ benim gibi birinin kendini bu gazetecilerden biri yerine koyup, her an sebepsiz yere, üstelik alâkası olmayan bir suçtan hayatının karartılabileceğini düşünmesi tabiîdir. 1. Ergenekon 
İddianamesi'ni okudum. Ek klasörlerinin iki yüz adedini de okudum. Binlerce sayfa. Bırakın orada derin devletin sahici sırlarının ortaya dökülmesini, Veli Küçük'ü doğru dürüst mahkûm edebilecek delil var mı, tartışılır. İlhan Selçuk'un neye dayanılarak sabaha karşı baskınıyla içeri atıldığını Zekeriya Öz çıkıp ortalama insanı tatmin edecek düzeyde anlatsın, Taksim'de gaz altında Klose taklası atarım. (Herhalde biliyorsunuz, ben Ergenekon davasının en kararlı destekçilerinden biriydim, esasen hâlâ çok hayatî bir dava olduğunu düşünüyorum.) Bunları uzatmak anlamsız. Sadece adalet, yargı bağımsızlığı vs. alanlarında dışarıdan bakanın ne gördüğünü somutlayabilmek için örnekledim. 

Cemaat'e dışarıdan bakan, azgelişmişlik, ekonomi, verimlilik gibi alanlarda, öncelikle, bir tür eğitimli İslâmî burjuva ve yönetici sınıfı yaratma faaliyeti görüyor. Peki işçi haklarına dair mevzularda? Cemaat'ten işçi sınıfının haklarını korumasını, genişletmesini, güvence altına almasını teşvik edecek bir öneri, bir hareket gören olmuş mudur? Sanmıyorum. Fakat buna rağmen, AKP ile papaz olduktan sonra sendikalar kurmaya kalkışıyor ve, "emek ile sermayeyi ruh ve ceset gibi bir bütün kabul etmekten" bahsediyor. Ne demektir "işveren ve işçiyi karşılıklı taraf ve güç kabul ederek; ortaya çıkan problemlerle meşgul olmak yerine taraflar arasında mülayemetle denge ve uyum sağlamak"? Şu demektir: "Biz işçi sınıfının hak ve mücadele örgütü değiliz. Dinî etkimizi de kullanarak işçinin uysal uysal çalışmasını sağlayacağız." Zekât, sadaka gibi kavramlara kutsallık atfeden bir Cemaatçi burada bir tuhaflık bulmayabilir; ama kapitalizmin ne olduğunu bilen herkes, sendika adı altında böyle bir iş yapılmasına pek fena adlar koyacaktır. Azgelişmişliğin aşılması, "adam gibi demokrasi" ve benzer konular bakımından iç açıcı olmayan bir manzara.

Cemaat'e dışarıdan bakanlar, iç örgütlenmesine dair hiçbir şey bilmedikleri ama örgütlü hareket ettiğini sezdikleri, başbakanı tukuklamaya -haklı veya haksız diye tartışmıyoruz şu anda- kalkışabilecek yoğunlukta operasyon gücüne sahip bir bünye görüyorlar. Cemaat'e karşı giriştiği temizlikte hükümetin yüzlerce savcıyı, binlerce polisi oradan oraya sürmesi gerekti! Bu nasıl bir güç, nasıl bir bünye? Üstelik bu bünye, pek çok yönüyle bugünkü iktidarın etrafında oluşmuş mekanizmaya benziyor, çok paraları var, çok elemanları var, TV'leri var, gazeteleri var, bunlar tek yerde alınmış kararla senkronize yayınlar, kampanyalar yapabiliyorlar, propaganda aygıtları olarak iş görebiliyorlar, vs...

"Irk, dil, din ayrımı yapılmasın" gibi dilek ve temennileri, Cemaat'e dışarıdan bakan birilerinin samimi bulması çok zor. Haydi, Senegalli ve Endonezyalı çocuklara Türkçe yarışı yaptırmanın geri planı gibi mevzuları şimdilik konu dışı bırakalım. Cemaat'in Türkiye'deki temel ırk ve dil ayrımı meselesinde -Kürt meselesi- yıllardır sergilediği militan tavrı gözönüne almamak mümkün mü? Cemaat'in Kürt politikası -ki böyle bir politika vardır- aşağı yukarı ılımlılaştırılmış bir '90'lar resmî politikası gibi. JİTEM yok, Yeşil yok, insanlar sokak ortalarında öldürülmüyor, ama hiçbir terör eylemine karışmamış yüzlerce kişi, kelepçelenip toplama kampındaymış gibi sıraya sokuluyor, hapse atılıyor. İste veya isteme, sonunda kendini siyasî muhatap olarak kabul ettirmiş silahlı Kürt örgütü ile görüşülmesin, Öcalan ve PKK muhatap alınmasın diye resmen sabotaj yayınları yapılıyor, kışkırtıcı işler hâlâ sürdürülüyor. "Silahlı örgüte diz çöktürülmeden görüşülmesin" demenin fiilî sonuçları belli değil midir? Cemaat'e dışarıdan bakanlar, KCK konusunda Cemaat sözcülerine kulak verdikçe, Cemaat'in âdetâ kendisiyle benzer bir işe kalkıştığı için KCK'ya bu kadar diş bilediğini düşünmenin eşiğine geliyor: Alternatif bir devlet örgütlenmesi oluşturmak. Bu sadece latife olabilir; ama Cemaat'in PKK ile Kürtler üzerindeki hakimiyet yarışından ötürü gayet tehlikeli ve kanlı sularda yüzmeyi göze alabileceğine dair çok işaret var.

Çevre ve estetik gibi konuları, Abdülhamit Bilici'nin özel duyarlılığı hanesine yazıyor ve geçiyorum. Çünkü dışarıdan bakanlar bu alanlarda Cemaat'in herhangi bir özgün tutumunu (veya hayrını) görmüş değiller.

Niye konuşuyoruz?


Esas olarak diyeceğimi dedim, ama bütün bunları niye konuşuyoruz, bu konuda da bir-iki laf ederek bitireceğim. Bugün tanımlanmış bir hiyerarşik yapı içerisinde bulunmayan Cemaat sempatizanlarının sayısının hayli fazla olduğunu sanıyorum. Bilmiyorum, sadece sanıyorum. Özellikle bu insanlar, özellikle iktidar çevresinden ve duygusundan zorla uzaklaştırıldıkları, hakarete uğradıkları, kendilerini tehdit altında hissettikleri bugünlerde, Cemaat hakkında söylenen her söze Tayyip Erdoğan'dan gelmiş gibi tepki gösteriyorlar. Ve Türk Müslümanı oldukları için, herhangi bir durumda dönüp kendilerinde kabahat aramaya alışmamışlar. Çünkü Kendine Müslümanlık, bizdeki asıl din. Halbuki böyle bir altüst olma, savrulma dönemi, pek çok şeyi gözden geçirmek için fırsat da olabilir. Önerim, "iktidar" hissini nasıl bu kadar kolayca benimseyebildiklerinden başlamaları, meselâ.

Dönüp kendine bakma konusunda şu ana kadar ikna edici olamadıysam, Hrant Dink cinayetini, öncesini ve sonrasını hatırlatayım. Geçenlerde Twitter'da biri -muhtemelen Cemaat'e yakın birisi-, "Kardeşim, her şeyi de getirip Dink cinayetine bağlıyorsun!" diye çıkıştı. O sırada yine bitiştirilmiş twitlerle bildiri yazmaya çalışan eski polis müdürü Ali Fuat Yılmazer'e laf ediyordum, "Hrant Dink cinayeti hakkında bildiklerinizi anlatmazsanız size kulak vermeyeceğiz," diye. Bakın yine lafı buraya getirdim. Niye? Çünkü güya ne yapıyorsa demokrasi, insan hakları, gelişme, adalet vs. için yapan Cemaat'in pek çok has adamı, bu cinayet öncesinde devletin basbayağı önemli yerlerindeydi. Cinayet işlenirken oralardaydılar. Cinayetten sonraki süreç içerisinde, paşaları deste deste içeri atabilecek kuvvete kudrete eriştiler. Cinayet soruşturmasında, davasında adaletin yerine gelmesi için yardımcı olmadılar. Bildiklerini anlatmadılar. Bu pisliğe devletin bütün kurumları ve devlet içi etkinlik yarışındaki bütün fraksiyonlar karışmıştı. Cemaatçilerin katılımı yoksa, pisliği ortaya döküp insanlığa hizmet edebilirlerdi. Ya da Müslümanlığa; artık nasıl adlandıracaksak...

Hemen bitirilmezse kitap hacmine doğru evrilebilecek bu yazıya noktayı koyuyorum. Sanırım Cemaat yönünden, "haksızlık, hakaret, ne münasebet!" yollu sağanak yağış-kasırga, Cemaat'e karşı olan sol taraftan "ne özeleştirisi! bu ne hoşgörü! onlar düşman!" yollu dolu-kar-fırtına, bir sürü şeyin altında kalacağım. N’apalım... ilk defa olmayacak. Derdim cemaatler, örgütler değil, insanlar.

 

Cemaat ile aynı dünyada mı yaşıyoruz? 2

 
Hükümet, Cemaat'le ilişkili polisler ve şeflerine yönelik operasyonu tam bir rezilliğe dönüştürdü. Usûl tanımama, hukuksuzluk filan gibi yapısal meseleler bu operasyona özgü değil, bir kenara bırakalım. Arkadan kelepçelenmiş polis müdürleri, şüphesiz bir kabadayılık gösterisinin simgeleri. 76 milyonluk bir ülkede iktidarın hakkını verebilecek iktidar sahiplerinin tenezzül etmeyeceği türden, tam küçük adam işi mizansenler.

Niyeyse, bu operasyonun başındaki isim olmaya en çok Efkan Ala'yı yakıştırıyorum. Niye, bilmiyorum.

Kısa süre öncesinin heybetli polis şeflerini ellerini arkalarında birleştirmiş, fotoğraf makinelerinin menzilinden çıkmaya çalışırken gören herkesin aklına şüphesiz aynı manzara geliyor: Kelepçelenmiş Kürt siyasetçilerin meşhur fotoğrafı. Bu sahne zihinlerde beliriyor ve güncel, somut sahnenin içerdiği anlamı değiştiriyor. Polis müdürlerinin bileklerine takılmış kelepçeler, kelepçe gibi algılanmıyor. Kimileri bu kelepçelere tatil yeri bilekliği muamelesi yapıyor: hesaplar birikmiş, ödenecek. Oysa kelepçe sahici. Polis müdürlerinin, bu kadarını beklemediklerini belli eden yüz ifadeleri sahici. Kolay değil, "Alın bunu!" starlığından, alınan rolüne indirilmek.

Bu bir cezalandırma operasyonu. Gerçek suçla, hattâ disiplin meseleleriyle, hukukla, usûlle ilgisi yok. Hükümet eski müttefikine diz çöktürmek istiyor. Dolayısıyla birileri tutuklanacak. Simgesel, ses getirecek isimlerden birkaçı. Ömürlerinden bir parça kesilip alınacak. Çalınacak. Polis şeflerinin haksız yere içeri atılacak oluşu, kimse haksız yere hapislerde çürümesin diye uğraşıp didinenleri de harekete geçirmiyor, daha önce haksız yere ömürlerinden yıllar çalınmış olanları da üzmüyor. Neden? Herkesin cevabını bildiği, yalnız Cemaat'tekilerin asla duymadığı soru.

"İlk"ler yaşanıyor


Polise yönelik Cemaat operasyonu, bir yandan kaçınılmazdı, çünkü hükümet, Cemaat ile kapışmayı getirdiği ve kapışmanın algılanmasını istediği düzeyde, daha fazla eylemsiz kalamazdı. Gün geçtikçe bu konudaki inandırıcılığın aşındığını tesbit etmiş olmalılar ki, saldırıyı cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasına erteleyemediler. Çünkü ne de olsa Cemaat tabanından bir miktar oy alacaklardı. Hükümet açısından konu edilecek çok özel bir şey yok. Belki azıcık nüans ekleyerek şunu tekrarlasak yetecek: Bu operasyonla hükümet, hukuk diye bir yapının Türkiye Cumhuriyeti'nde artık bütünüyle ilga edildiğini, bundan böyle kimsenin hukuka güvenemeyeceğini kesin dille duyurdu. Bu bir duyurudur: hukuk benim! Hükümete kafa tutmaya cüret etmiş koskoca polis müdürlerini bu hale düşüren, sıradan faniye neler yapmaz! 

Bu "flaş" gelişme, bütün gürültüsüne rağmen, polise yönelik Cemaat operasyonunun getirdiği önemli bir yenilik değil. İktidar partisi, özellikle lideri, adımlarına engel olacak herhangi bir hukukî yapıya tahammül göstermeyeceğini her vesileyle dile getiriyor, yasama ve yargıyı fiilen yok etme planını gizlemiyordu.

Son operasyona rengini veren, bu değil; ilk defa şahit olduğumuz bir hadise: "Hizmet gönüllüleri"nin hak arama mücadelesi için "sokağa" çıkması. Bu olgunun öbür yüzü, yine bir ilk: Cemaat, gözaltına alınan polislere açıkça sahip çıktı, hükümetin "kanun benim!" duyurusuna karşılık, "elemanlar benim," demiş oldu.

Böylelikle, şimdiye kadar başkalarının onlara atfettiği, kendilerinin resmen reddettiği ilişki ve ağın varlığına dair tartışmasız bir kanıt sunmuş oldular. Savcılara da operasyon çekilirse, bu alanda da aynı kanıtı sunacaklar, bu kesin; çünkü polisler için Adliye önünde nöbete giden ahali, bu defa savcılar kelepçelenip götürülürken herhalde ortalıktan toz olmayacak. Böylece, "polis ve savcıları örgütlemiş Cemaat" tablosu, hayal ürünü olmaktan çıkıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Ne fark eder, herkes zaten biliyordu, diyebilirsiniz. Öyle değil. Çok şey fark eder. Bu, muazzam bir güven zedelenmesi yaratacaktır. Cemaat'e yakınlık duymayan, ancak haklarında ileri sürülenlere de itibar etmeyen geniş bir kesim için. Belki Cemaat'in elinin kolunun nerelere uzandığına dair fazla bilgisi olmayan taban için bile. Sonuçta, "Türk okulları", "dershaneler", "eğitim yuvaları", "yurtlar", "gençlere destek"... motifleri, bir din âlimine yakınlık ve onun sözüne uymakla elde edileceği umulan iç huzuru ve bağışlanma-temizlik, kabul edelim ki, pek çok insan için, Cemaat'e yakınlaşmanın esas güdüleri olmuşlardır. Bol kutsallıkla perdelenmiş bu mizansen içerisinden, çeşitli organize işler peşindeki polislerin, savcıların eylemlerinin herkese görünmüyor, bilinmiyor olması elbette muhtemeldir.

Yakın dönemin, ortaya döküldüğünde çok baş ağrıtacak polis-savcı marifetleri o kadar fazla ve çeşitli ki, Cemaat'in polis müdürlerinden herhangi birinin bunlardan birine, ikisine karışmamış olmaması zayıf ihtimal. Eğer organize bir şekilde, "madem öyle, beraber batarız" isyanına girişmezlerse, hükümet çoğunu kolaylıkla bertaraf edebilir. Öyle anlaşılıyor ki, Cemaat, başbakan ve yakın çevresine o beklenmedik savaşı açarken, hasmının "kapasitesini" hiç mi hiç öngörememiş.

Bu öngörüsüzlük, Cemaat açısından bir başka handikapa da yolaçıyor. Cemaat'in devlet içindeki örgütlenmesini ve faaliyetini bilen ve Cemaat'in gücüne aşırı güven duyan insanların morali epey bozulacak. Darbeci subayları, devletin katil şebekelerini yönetmiş paşaları, anlı şanlı yazarları, gazetecileri tuttuğu gibi içeri atan, 17 Aralık ertesinde her gün ortaya bir tape çakan, Tayyip Erdoğan gibi bir öfkeli muktedire kafa tutan bir güce yakın olmaktan insanların aldığı tatmin duygusu ve bu sayede pekişen bağlılıklar riziko altına, sallantılı bir döneme girecek.

Aşağıda yeniden değineceğim: Cemaat'tekilerin dünyayı algılamakla ilgili çok ciddî sorununun olduğundan şüpheleniyorum. Kendi yarattıkları gerçeklik gözlerini öylesine alıyor ki, sanıyorum, bundan başka hakikat göremiyorlar. Öbür ihtimal, çoğu zaman çocuk kandırma amacıyla yapılıyormuş gibi duran güdümlü izahatlarının, manipülatif yorumlarının ve özellikle gerekçelendirmelerinin sahiden bizi kandıracağını varsayıyor olmaları.

Cemaat'e başka kimse sahip çıkacak mı?


Bu acılı soruyu Cemaat'in önde gelen insanları soruyor mudur, bilmiyorum. İzlenimim, henüz bunun gereğini kavramadıkları yönünde. Halbuki acilen sormalılar. Kendilerine hınçla bakan, belki "oh olsun!" diyen insanların hiç değilse bir kısmının haklı olup olamayacağını düşünmeliler. Çok kısa süre öncesine kadar şu başımızdaki küstah ve zalim muktedirlerle iktidarı paylaşmıyormuş gibi yapamazlar ki!l

Bugün zulme uğradığından bahsettiğimiz insanlar, TC devletinin polis şefleri! Aralarında hiçbir işkenceye katılmamış, kimseye haksız yere zor kullanmamış, devletin verdiği yetkiyi başka özel amaçlarla (Cemaat işleri dahil) kullanmamış, sadece "hırsız yakalamış" olanları varsa, onlar için hep beraber seferber olalım. Ancak, hele geçtiğimiz yıllardaki -üstelik önemli- birtakım davaların yürütülüş tarzına, Cemaat mağdurlarından Ahmet Şık'ın deyişiyle Cemaat'e "dokunanın" nasıl yandığına şahit olmuş, Cemaat'in TV kanallarından cerahat gibi akan Kürt düşmanlığına uzun zamandır maruz kalmış bunca insan, herkes elini vicdanına koysun, tam da şu noktada hazin hazin gülümsemez mi? Polis şeflerinden tutuklanıp cezaevine konacaklar olursa, eminim, birileri kelepçeli KCK gözaltıları fotoğrafını çerçeveletip onlara gönderecektir.

Yarattıkları nefret, "kefen giymeden vatan için ölmeye geldik" naralarıyla giderilecek cinsten değil. Üstelik, bunca insanı mağdur etmişken, mağdur olduğunuz ilk anda "vatan için ölmek"ten dem vuruyorsanız, bir çeşit taraftarlık bağıyla bağlı insanlar dışında kimse size güvenmez. Bu, Türkiye Cumhuriyeti'nde doğup büyümenin insana kazandırdığı bir haslettir: birileri davasını elinde bayrakla savunuyorsa, "vatan için ölmek"ten bahsediyorsa, onun, arkasına devlet gücünü alıp bizi öldürebileceğini biliriz.

Bu yüzden, normalde devlet zulümlerine karşı harekete geçmesi beklenecek demokrat, solcu, "Gezi'ci":) vs. kitlenin şu anda mağdur edilenlerin kimliğini, geçmişini bir yana bırakıp haksızlığa isyanda Hakan Şükür ve Ekrem Dumanlı'ya destek vermesini beklemek hayal. Tabiî Cemaat bir kontra çekip öyle bir özeleştiri yapabilirdi ki, demokratım diyen insanlar mevcut haksızlığa da karşı çıkmak zorunda kalırdı. Ama öyle görünüyor ki, bu ancak dünya yıkılıp yeniden kurulduğunda mümkün olabilecek. Kendi hakkındaki bu "kusursuzluk" yanılsaması ve bu devlet-içi sabıkasıyla Cemaat'in toplumun başka kesimlerinden destek bulması, dayanışma görmesi imkânsız. Böyle bir desteği görebileceği, farklı bir varoluş tarzını Cemaat'in aklından bile geçirmediğinin işaretleri de bol.

Cemaat ile tartışmanın imkânsızlığı


Şimdiye kadar Cemaat ile ilgili -gayet edepli- birkaç yazı yazdım. (Meselâ: "Cemaat dışarıdan nasıl görünüyor?") Bunlar üstüne, Cemaat'e yakın çeşitli insanlarla tartışmalarımız oldu. Twitter'da da, münasip üslûpla itirazlarını dile getirenlerle ve tabiî hot zot edenlerle karşılaştım. Bütün bu iletişim tecrübesinin ortak özelliği şuydu: Cemaat'e mensup veya yakın hiç kimse, bu örgütlü topluluğun da birtakım yanlışları olabileceğini, hattâ en ufak yanlışı olabileceğini kabul etmiyordu. Ne devlete tapması, onlar demokrasinin en tutkulu aşıklarıydı! Milliyetçilik mi! Hâşâ! Kürt düşmanlığı? Ne münasebet! Örgütlü mü? Ne örgütü? Polis, savcı? Vatanperver insanlara iftira atılıyor! Ramazan Akyürek? Asla bizimle alâkası yok, hiçbirimiz tanımayız bile! Hrant öldürülürken, cinayet örtülürken Ali Fuat Yılmazer neredeydi? Haberi bile yoktu adamın, çamur atmayın!

Bunları anlatmamın sebebi, teşhis ettiğimi sandığım bir tuhaflık. Cemaat'ten insanlarla aramızda, (1) basitçe, karşımızdaki gerçekliği algılama ve anlamlandırma konusunda, (2) düşünme-tartışma yöntemi konusunda muazzam farklılıklar var. STV'deki diziler aracılığıyla yapılan Kürt düşmanlığından sözettiğinizde, hemen "Hocaefendi"nin şu demecine veya Cemaat'i temsil kabiliyeti olan birinin şu yazısına yönlendiriliyorsunuz. Oralarda size söylenen şeyleri söylendiği şekliyle bulamadığınız gibi, bulduğunuzla yetinseniz, yine ilk sorunuz geçerli kalıyor, üstelik iş daha da karışıyor: Madem böyle düşünülüyor, o halde o Kürt düşmanlığı niye yapılıyor? Cemaat'in emeli demokrasiyse, niye öncelikle polis ve savcılar arasında örgütleniyor? Bu soruyu soramıyorsunuz bile, çünkü böyle bir şey yokmuş gibi davranılıyor(du). Yine Hocaefendi'nin demokrasiyi övdüğü bir vaaza vs. yönlendiriliyorsunuz. "Türkçe Olimpiyatları" nedir? Cemaat'in olmazsa olmazı gibi bir milliyetçilik hadisesi var ortada, kimse bunun varlığını bile kabul etmiyor. Her türlü tartışma konusu, komedi filmlerindeki sabun gibi, bir türlü tutulamıyor, kayıp oraya buraya fırlıyor.

Bir süre öncesine kadar Cemaat hakkında daha katı düşünüyordum. 17 Aralık süreci beni iyice korkuttu. "Kim bilir neye güveniyorlar..." diye geçirdim içimden. Arkadaşlarımla, meşhur ses kayıtları üzerine, "intihar saldırısı yapıyor olamazlar herhalde" diye tartıştık. Oysa gördüm ki, ortada öyle yıkılmaz bir güç yok. Birçok alanda doğru dürüst kalifiye elemanı olmayan, bu açığı Cemaat kadrolarıyla kapatabilen bir hükümet bile dönüp sarsıcı darbeler indirebiliyor Cemaat'e. Buradan hareketle, Cemaat'in belki de hem kendi konumunu hem karşısındakinin kapasitesini yanlış değerlendirdiğini düşündüm. Bahsettiğim tartışmalara girince, Cemaat'çilerin "gerçeklik sorunu"nu daha bir fark ettim. O zaman, bütün o fuatavni debdebesi gözüme başka türlü görünmeye başladı. Sanırım, hem güç ilişkilerini yanlış tarttılar hem kendilerine atfettikleri vazgeçilmezlik gözlerini bağladı.

Bitirirken, bütün bu meseleyi kavramakta herkes için hayatî olduğuna inandığım bir soruyu ifade etmeye çalışayım: Polisin cinayetlerinden, saldırılarından, genç polislerin kinle, hınçla dolu eğitilmesinden, polisin her vukuatında bozulan mobese kameralarından, delil karartmalardan, delil icat etmelerden sorumlu görülmek için Cemaat bundan daha fazlasını yapamazdı. Düşünün, daha savcılar-davalar faslına gelmedik bile. Böyle bir konumda, aynı burnundan kıl aldırmazlıkla devam edebileceklerini sanmaları, Cemaat için yolun sonu demektir. Çok derinlere inen, köklü bir özeleştiri ile, başka bir varoluş tarzına evrilmeleri mümkün mü, onu ben bilemem. (Mustafa Akyol, Cemaat'i "topuz"u değil "nur"u tercihe davet ediyor:"Cemaat, Nur ve Topuz") Ancak, bunu denemeye dahi kalkışmazlarsa, iktidar odaklı bir varoluş perspektifinin bir dinî cemaati nasıl eritip yok ettiğine dair bir öykünün kahramanı olarak anılacaklar.

Tek tesellileri, mevcut iktidarın utanmaz arlanmazca çalıp çırpma işlerine bulaşmamaları ve bunları ortaya çıkarmanın gururu olacak. Bu da öykünün bir yerinde geçecektir mutlaka. Tabiî henüz tam bilmediğimiz, "bu kavga niye çıktı, bu çatlak niye oluştu?" sorularının, "kavga bir yerden patlak vermese biz bu yolsuzlukları bilecek miydik?" sorusunun cevaplarıyla birlikte.

 

Cemaat hakkında, 3,5 yıl önce 3

 
Sandıkları karıştırıp birşeyler buldum, bunları bugün tekrar okuyunca kendimi pek garip hissettim. Böyle durumlarda yazan insanın tek çaresi illeti okurlarına da bulaştırmaktır. Ama inanın amacım kişisel selamet ya da "ben demiştim"cilik yapmak değil. Bugünün riyakârlıklarının daha berrak gözükmesi için altlarına sözlerden mâmûl parlak bir madenî tepsi sürmek. Cemaat'le başlayacağım, AKP ve başbakanın hallerine geleceğim. Bunların tâ bilmemne zaman yazıldığını düşünmek size de tuhaf duygular yaşatacak, eminim. Önce 9 Ekim 2010 Cumartesi günü Taraf gazetesinde yayımlanan bir yazımın büyük bölümünü sunuyorum (sonundaki notu da, konuyla ilgisiz olmasına rağmen korudum, çünkü onun da yine bugünün başka bir -uğursuz- konusuyla doğrudan bağı var):

“Cemaat” örgüt müdür, değil midir, nedir?

Hanefi Avcı’nın kitabı yüzünden içeri atılışı, mâlûm “cemaat” sorununu yeniden önümüze koydu.

(...) Hanefi Avcı’yı da, kitabının zamanlamasını da, tavrını da, tutuklanıp hapse atılışını da gayet şaibeli görüyorum, inandırıcı bulmuyorum. “Hrant Dink cinayeti her şeyiyle aydınlatıldı ya, daha ne istiyorsunuz?” diyen bir polise kim güvenebilir? Öte yandan, kendisinin “Devrimci Karargâh” soruşturmasıyla ilişkilendirilme şekli de pek magazinel ve inandırıcılıktan yoksun. Hepsi bir yana, tutuklanması için nasıl bir sebep var acaba; kaçacak mıydı? Bunları bir kenara koyalım.

Her türlü cemaatleşmenin devlet tarafından onyıllar boyu denetlendiği, yasaklandığı, bastırıldığı, kullanıldığı, velhâsıl rezil edildiği bir toplumda herhangi bir cemaat hakkında konuşurken elbette dikkatli olmak gerek. Ancak eğer bugün cemaat der demez herkesin aklına ilk gelen topluluktan, Fethullah Gülen cemaatinden bahsediyorsak maalesef bu kadar dikkatli olamayacağız. Zira ortada sabır taşıran bir durum var.

Fethullah Gülen, Türkiye siyasî hayatında yeni boy göstermiş bir figür değil. Komünizmle Mücadele dernekleri âleminden yetişmiş sıkı bir anti-komünist, milliyetçi din adamı olarak uzun yıllardır ortada. Son zamanda da, kendisine ne tür ilişkiler içinde, nasıl bağlı olduğunu kimsenin bilmediği bir “cemaat”in devletin şurasında burasında mevkiler ve mevziler kazandığına dair iddiaların ardı arkası kesilmiyor. Fakat bu iddialarla ilgili hiçbir ciddî araştırma-soruşturma yok. Haydi bu yok, cemaat veya Fethullah Gülen de bizleri insan yerine koyup şüpheleri dağıtma yönünde çaba göstermiyor.

“Cemaat” hakkında konuşulurken genellikle şu yanılgıya düşüyoruz: İnsanlar görevlerini doğru dürüst yapsınlar, hangi cemaate mensup olurlarsa olsunlar, bize ne, diyoruz. Genel olarak elbette böyle. Ama herhangi bir cemaatin mensupları, iddia edildiği gibi, polis içinde, devlet kademelerinde tuttukları yerleri, birbirlerini kayırmak, düşman gördüklerini tasfiye etmek için falan kullanıyorlarsa, burada cemaatlerin özgürlüğünden sözedilemez ki artık.

Eğer sözkonusu cemaatin, kişisel yaşantıları düzenleme, ibadet, sosyal yardımlaşma vs. dışına taşan, hele örgütlü faaliyeti varsa, hepimize karşı sorumludurlar. Niyetlerini, amaçlarını, faaliyet tarzlarını açıklamak zorundadırlar. Aralarındaki ilişkinin niteliğini de. Bunları yapmadıklarında, illegal siyasî parti gibi bir şey olurlar. Ona göre muamele görmeleri gerekir.

Hiçbir zaman, “her şeyi Fethullahçılar yapıyor, devleti de ele geçirdiler, şunu yaptılar, bunu yaptılar” diye düşünmedim. Ama “Fethullahçılar” diye bir insan topluluğunun varolduğuna, aralarında tanımlı birtakım ilişkilerin olduğuna, en önemlisi, Fethullah Gülen’in, talimatı mı diyelim, tavsiyesi mi, yönlendirmesi mi, artık neyse, bunlara göre davrandıklarına inanmamız için sanırım yeterince sebep var.

Burada, yukarıda kısaca değindiklerimin dışında başka meseleler de var elbette. En tepedeki bu tek kişi o makama nasıl gelmiştir? İslâm dini, “takvası kuvvetli birine biat edin, o ne derse yapın” diyor mu? Böyle değilse, Pennsylvania’da birtakım şuralar, meclisler mi toplanıyor, bilmediğimiz? Haydi haddimi aşmayayım, bu kısmına ben karışmayayım, ama ilmi kuvvetli birileri çıksın, bu tür bir ilişkinin en azından “kabul edilebilir” olduğunu anlatsın, anlayalım. 

Fethullah Gülen cemaati konu edilirken bir vahim hata da memleketin mâlûm laikçi taşkafaları yüzünden devamlı tekrarlanıyor. Cemaatin dinî kimliği öne çıkarılıyor, Türkiye’ye şeriat düzeni getirmek için çalışan mollalar örgütü gibi sunuluyorlar. Halbuki Fethullah Gülen’in ayırt edici yanı milliyetçilik. Gülen bu milliyetçilik üzerinden, iktidarda kim olursa olsun, TC devletinin değiştirilmesi teklif dahi edilemez çizgileriyle -ve hemen her dönemdeki görevlileriyle- uyum içinde varolabildi, varoluyor. Onu AKP hükümetinin ya arkasındaki güç ya da türevi gibi sunuyorlar. Oysa Gülen’in esas ilişkisi hükümetlerle midir devletle midir, sanki daha ilginç konu.

Bana kalırsa, Fethullah Gülen’i her şeye rağmen devlet açısından sorun haline getiren etken, bizim için de böyle bir cemaat örgütlenmesinin yaratabileceği tehlikeyi azaltıyor. İkilem gibi görünecek ama bu etken, cemaatin yaygınlığıdır. Bu kadar genişlediğinizde, hele başkalarınca kolay kolay denetlenemez olursunuz, öbür yandan da radikalliğiniz, homojenliğiniz mecburen azalır. Bir bakmışsınız ki, MHP’lileri mumla aratacak insanlarla demokratlar birarada bulunabiliyor.

Tabiî bununla mesele bitmiyor. Bu çeşitlilik, sizin topluca etkinlik mücadelesi yürütmenizi engellemeyebilir. “Hoşgörü” gibi kavramlar etrafında toparlayabilirsiniz faaliyetinizi. Esas olan, hiyerarşik ilişki içindeki bir insan grubunun toplumdaki etkinliğiyse.

Bu kadarcık yerde halledilemeyecek bir mevzu. Şöyle bitireyim: Eğer özellikle devlet görevlileri arasında, meslekî hiyerarşi dışında başka bir hiyerarşiye dayalı ilişkiler -Ergenekon gibi- varsa, bu örgütlü suçtur. Yok eğer Gülen cemaatinin bu taraklarda hiç bezi yoksa, bunca şeyden sonra artık toplumu aralarında hiyerarşik ilişki olmadığına, devlet içinde etkinlik mücadelesi yürütmediklerine ikna etmek boyunlarının borcudur. Denemezlerse veya edemezlerse haliyle aksini düşüneceğiz.


[ 2010 Ekim'inde bu yazının sonunda şöyle bir not yeralmış - güler misin ağlar mısın... ]

Garip ama gerçek: “Yasak kalktı” haberi
Geçen hafta size profesyonel ağırlıklı video paylaşım sitesi vimeo’ya erişimin yasaklandığını ve bundan gördüğüm zararı yazmıştım. Yasak sonradan kalktı. Üstelik birkaç gün içinde. Bunu eşeği kaybedip yeniden bulduğuna sevinmek mi saymalıyız, gelecek için tehdit olarak bir kenara mı kaydetmeliyiz, iyiye mi yormalıyız, bilemedim. Her halükârda, madem “yasakladılar” diye yazdık, “yasağı kaldırdılar” diye de not düşmek zorundayız.
 
 
 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.