Ümit KIVANÇ
Ümit KIVANÇ

Gazete: Gazete Duvar

2021’e erişim engeli!

  • 3.01.2021 00:00

 Dünya tarihinde böylesine şanslı siyasî parti, lider ve iktidar müessesesi görülmemiştir. Buna binaen, büyük kanadı üç yüzden fazla insanın öldüğü kanlı geceyi “Allah’ın lütfu” diye niteleyip oyunu artıran, memleket ahalisinin yarısına sabah akşam hakaret ve tehdit yağdırırken alkışlanan, öbür kanadı bu tehdit yağdırma işini ete kemiğe büründürerek, kafasını beğenmediği beş-altı milyon insanı “haşere” diye damgalayan, akrabalık iltisaklılarıyla falan beraber sekiz-dokuz milyonu aşan bu kitleyi “itlaf” etme teklifini ortaya atan, “temizlik”ten sözederek, gelmiş geçmiş ezcümle katliamcılar, soykırımcılar silsilesinde liste başına oynayan -ki, evvelce gösterdiği marifetler nedeniyle bu listeye zaten birçok defa girip çıkmış bulunan-, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne, insan haklarına duyduğu nefretin tazyikiyle üç tarafı denizlerle çevrili yurdun her üç tarafında aynı anda deprem yaratabilecek üçüncü kanadın da katılımıyla, tam teşkilatlı kanunsuz baskı rejimi kurmaya girişmiş iktidar koalisyonu, biçilen rolü oynamaya hazır muhalefet topluluğuyla yanyana, kendine şans getirmiş her şeyi koruma azmindedir. Bizzat dünya sisteminin, çalkantılar içerisinde helak ve egemenlerince ille de korumaya ve derinleştirmeye çalışılan eşitsizlik uçurumundan düşmek suretiyle telef olarak açtığı alanda silahlı kuvvetlerimiz cirit atmakta, silahlı hava araçlarımız yukarıdan tempo tutmaktadır. Bu da, mevcut iktidarın kaybedilmiş milyonlarca metreküp Osmanlı toprağını geri alma noktasında şu ana kadar karşımıza çıkmış tek ciddî seçeneği vücûda getirdiğini göstermektedir. Evet, burada metreküp değil kilometrekare demek gerekmektedir; bu, bilgimiz dahilindedir; onca toprak, İngiltere’nin plastik çöpü misâli alınıp buraya getirelecek değildir; biz sizi denemek için böyle söyledik. Hattâ denizler için de mil kullanılır. İkinci olarak, ihraç ürünü zırhlı araçların direksiyonunda, tek kolunu camdan dışarı uzatmak sûretiyle “hareket”in simgesi el hareketini yaparak, dünyaya bu “fotoğrafı” vererek sınır geçen üniformalı resmî görevlilerimizin özgüveni göstermektedir ki, iktidarda büyük-küçük yoktur, dış harekâtta da resmî-gayriresmî yoktur. Türk’ün Cihan Hakimiyeti de haliyle yakındır. İcabında Çin aşısını vurmaya İstanbul’dan sınırdışı edilecek Uygurlardan başlanır, Suriyeli paralı askerler cepheye sürülür, millî gayeden vazgeçilmez. Geçilseydi Alparslan’ın torunları Belucistan’da cihatçı örgüt kurmuş yürütüyor olurlardı. Halbuki ne yaptılar? Arayıp tarayıp peygamberin hadisini buldular, onu gerçekleştirmek üzere Fatih’i ürettiler. İleride köprüsünü de yaptılar. Evet, gerçi arada biraz zaman var, fakat o esnada yolcu garantili hızlı tren veyahut WhatsApp olmadığından yavaş geçmiş görünüyor. Yoksa Hititlerin Eti Türkleri ilan edilmesiyle İstanbul Rumlarının yabancı kabul edilmesi arasındaki mesafe, market kuyruğundaki iki maskeli şahıs arasındakinden azıcık hallicedir. Bu sayede Topal Osman’ın torunları parklara hiç çekinmeden faşist fikir babalarının adlarını verebilmektedir. Nitekim sınır geçen askerî araç sürücüsünün ve fethedilmiş okuldaki tahtaya parti amblemi çizen Özel Kuvvet elemanının, bütün üniformalılıklarına rağmen gözlere soka soka yaptıkları, siyasî parti simgesi hareketi, ana muhalefet partisi lideri otobüsten, başka muhalefet elemanları, cam arkası veyahut açık alan fark etmez, her yerden göz çıkara çıkara yapabilmektedirler. Bu cümleden olmak üzere, sınır ötesinde kalkışılan her işte, muhalefet partileri, camdan hareket yapan üniformalı sürücünün yan koltuğuna birer temsilci oturtmaktadırlar. Sorarız size: Bu büyük şans değil de nedir? Harf almadan cevap verin. Süre de önemli. Peki, ya evrensel salgına ne demeli? Şansın böylesi! Az öteden işitilebilen en ufak itirazı boğmaya, kesintisiz estirdiği dehşet kasırgasıyla, köşe bucak hiçbir yerde en ufak dayanışma kırıntısı bırakmamaya kararlı yöneticiler için, herkesi eve kapanmaya, birbiriyle görüşmemeye, hele kalabalık halinde hiç toplanmamaya sevk eden, insanları birbirlerinin gözünde muhtemel virüs taşıyıcı, potansiyel tehlike haline getiren, kaçınılmaz olarak, herkesi iktidarın himmetine muhtaç konuma sokan salgını da bir nevi Allah’ın lütfu saymak tuhaf vaziyet mi olurdu? Hukuka düşkün toplum olmadığımız bilinmektedir. Fakat bilinen pek çok şey gibi, fazla söylenmemektedir. Yani 2020 sonuna yaklaşılırken, kavram ve zemin ve mekanizma olarak hukuk denen toplumsal varlığın tabutuna son çivi hak ettiğinin anca elli sekizde biri kadar gürültüye yolaçarak çakılabildiyse, bunda şüphesiz hukukun bünyemize uygun bulunmayışının rolü büyüktür. “Niye elli sekizde bir?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Yerinizde olsam sormazdım. Ders almıyorsunuz. Az evvelki metreküp hadisesini hatırlayın! Yine de reform sayıp cevap vereyim. Ben de diyorum ki: Niye olmasın? Yetmiş dokuzda bir desem rahat edecek miydiniz? Meselenin özü zaten burada yatmaktadır: Yazıyı ben yazıyorum, elimi tutabilecek kimse yok, nereye istersem uzatırım, neyi istersem alır, istemezsem atarım, elli sekiz de benden sorulur, yetmiş dokuz da. Ha, genel yayın yönetmeni gelir, “yetmiş dokuz diyemezsin, altmış yedide bir diyeceksin!” der, beni kovar. Atanmış adam ne de olsa. Kovar ama evden çalıştığımız için hapse atamaz. Zaten binada hapis katı yok. Bizim maaşlardan kesip yapacaklar, tahminim. İtiraz edeni kovarlar; o da tahminim. Diyeceksiniz ki, hakkınız hukukunuz yok mu? E, yok! Haklarımız yok, tahminlerimiz var bizim. Aşağı yukarı böyle bir şey işte. Ha, niye yok? Çünkü yok ettiler. Nasıl yok ettiler? Kolayca. Çünkü varolduklarını bilmiyorduk. Gerçekte hukuk nedir, onu da bilmediğimiz için, yok ederlerken de hissetmedik. Bilmediğimizi kabul etmek istemediğimiz, çünkü eskiden de birşeyler kötüydü, hem de hayatî şeyler kötüydü, dersek façamız bozulacağı ve kendimizden şüphe duyabileceğimiz ve işin kötüsü, kimsenin gelip bizim adımıza iyi birşeyler yapması ihtimali olmadığı ve iş kelimenin tam anlamıyla başa düştüğü fakat bizim başımızın etrafında dönen hayal, masal, kurmaca ve yalan haleleri gözümüzü aldığı için, hislerimizi köreltmek zorunda kalıyoruz. Çünkü aslında vurduklarında acıyor. Buna çare olarak, “acıyor ama ondan değil” diyoruz. “Biz de bir tane çakarsak görürsünüz!” diyoruz. Fakat karşılıklı çaka çaka nereye varılacak, onu de kestiremiyoruz. Zaten çakacak halimiz yok, çünkü bizde sopa yok. Çare olarak hep beraber Nihal Atsız Parkı’na pikniğe gidiyoruz. Maskelerimizi takıp kuyruğa giriyor, aşı sırası bekliyoruz. “Sen 65’sin, kaybol gözümüzün önünden!” demezlerse hep beraber, derlerse muktedirlerin uygun gördükleri seçilmek, gerikalanımız gözden çıkarılmak ve Somali veyahut So’suz sade Mali’de kiralanacak topraklara gömülmek sûretiyle, aşı oluyoruz. Oradan buradan toprak kiralamak büyüklüğün şânından. Gömülecekler olmuyor; yanlış anlama doğmasın bu noktada. Noktasında yani. Fethin yerini kiralamanın alması noktasında. Onlara aşı vurulunca bize de vurulmuş sayılıyor. Böyle bir manzara içerisinde, insanların hayatlarını canının istediği gibi gasp eden, yoksulluğu ipine takmayıp, iktidar kaybetmeyi hayatını kaybetmeye eş kılmış çemberdekilere, oradan da kendine akıttığı zenginliğin keyfini çıkaran, buna paralel olarak, çocukların, gençlerin beynine zehrin en berbatını, etrafa da döke saça şırınga eden, belki eşitsizliğe karşı, adaletten yana bir insânî ağırlık yaratabilecek inanç hassasiyetlerini, modern zaman şeyhülislâmı rolüne soyunmuş -aslında giyinmiş; fakat uyduruk şeyi giyince soyunmuş gibi duruyor- emirberler aracılığıyla, basbayağı dünyevî hırs ve çıkarlarına hunharca alet eden, kurban eden muktedirlerin, kendilerini az buçuk zora sokabilecek yegâne dizgin ve fren alet edevatından son kalanları da berhava edebildikleri şu salgın yılının bitmesini hiç istemeyecekleri tabiîdir. Nihayet, yılbaşı eğlencesini yasaklamaya ilişkin yüzyıllık özlem, tersten dolanarak da olsa, nihayet ilk defa fiilen gerçekleştirilmektedir. Evet, nihayet çarpı 2; doğrudur! Bir yılın gelmeyecek nihayetinden bahsediyoruz burada. Yasağın KHK ile güvenceye alınması için, arabası geçerken hepimizin yol kenarındaki hendeklere atlayıp kaybolması gereken mühim adamlardan birinin el pençe divan duran bir hizmetliye -suratına bakmadan- bir kağıt uzatması yeterlidir. Dolayısıyla, görülen lüzum üzerine, bilumum iktidar, ikbal ve bekâ kurumlarıyla birlikte, bütün bu kutlu gelişmelere sahne olan senenin içinde kalınmasına, şimdilik daha ileri gidilmemesine karar verilmiştir. Osmanlı da Rumeli’ye geçmek için bir müddet beklemişti. İşbu sebeple, bir sonraki seneye erişim engeli konmuştur. İlle oraya geçmek isteyen olursa bunu ancak kendi gayretleriyle başarabilecektir.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.