Necmettin Erbakan’ın 10. ölüm yıldönümü anma toplantısına bütün muhalif partilerin katılması tartışmalara yolaçtı. Tepkiyi yayan ve büyüten, özellikle CHP’nin ve HDP’nin anma toplantısına katılmakla yetinmemesi, partileri temsilen yapılan konuşmalarda Erbakan’ın ölçüsüz ve isabetsizce övülmesiydi.

Necmettin Erbakan Türkiye siyasî tarihinin kendine has figürlerinden. İslâmcı siyaseti ete kemiğe büründürdü, yerleşik nizama kabulünü sağladı, hattâ iktidar ortaklıklarına ve kendi şahsında başbakanlığa taşıdı. 

Bu anti-demokrat, anti-semitist şark siyasetçisini yalnız din sosuna bulanmış siyaset üzerinden anmak ve konuşmak doğru olmaz. Zira Erbakan, 1980 sonrasında, adalet duygusunun ezildiği hoyratlık, vicdansızlık, yolsuzluk, acımasızlık ortamında, itilen kakılan, yok sayılan ahalinin akabileceği bir “adil düzen” kanalı açmış, iktidara uzanmasını sağlayan halk desteğini yalnız din istismarından değil, buradan da kazanmıştı. İslâmcı yasal siyaset teşebbüsünün vücut bulduğu Millî Nizam Partisi de, 1970’lerin Milliyetçi Cephesi’nde koalisyon ortağı olan Millî Selamet Partisi de esasen taşra küçük sermayesine, esnaf-zanaatkâra dayalıyken, 1995’te her beş seçmenden birinin oyunu almayı başaran Refah Partisi, öyle görünüyordu ki, epeyce emekçiyi de cezbedebilmişti.

Yoksulları akın akın Refah Partisi’ne yönlendiren 1980 sonrası ortamını bugün gözümüzde canlandırmamız kolay değil. Yoksulluktan bahsetmenin “köhnelik-dinozorluk” sayıldığı, soğuk bir kılıcı andıran vicdansızlık, hoyratlık ve salgın misâli yayılan şımarıklıktı bu ortamı belirleyenler. Köşeyazarlarının bıyıklarını kesip 7/24 gülümsemeye giriştikleri, ceketleri fora edip pırıl pırıl beyaz gömleklerini sıvayıp kollarını göğüslerinde kavuşturdukları, iş çıkışında gurmelik yarışında buluştukları o ortamın yoksul ahali üzerinde yarattığı itilmiş-kakılmışlık hissini anlatmaya romanlar yetmez. Allah-peygamber garantili “adil düzen” sloganıyla yoksul kitlelere yaklaşan, sempatik, yer yer komik, yumuşak tavırlı bir lider, tam da sahipsizlik haleti ruhiyesine sokulmuş büyükşehir varoş ahalisinin sığınabileceği bir figürdü. Erbakan ve Refah Partisi’nin o dönemde doldurduğu bu boşluk muarızlarınca genellikle konu edilmez.

“Adil düzen” sloganı ne kadar hakikiydi? Erbakan her istediğini yapabilecek kudreti elde etse, sahiden yoksulun hakkını mı gözetecekti? Yoksa alıştığımız-bildiğimiz sağ kitle siyaseti âdetlerini takip ederek, yandaşlarını ihalelerle zengin eden klasik sağcı politikacıya mı dönüşecekti? Muhtemelen öyle olacaktı. Üstelik, yine muhtemelen, monolitik-homojen zihniyet-kültür inşasına kafayı takmış, baskıcı bir yönetim kurmaya çalışacaktı. Bunları çeşitli zamanlarda takındığı çeşitli tavırlardan, kendini güçlü hissettiği anlarda söylediği kimi sözlerden çıkarabiliyoruz. Demokrasiye lüzum yok, diyordu, çünkü herkes zaten günün birinde bizden olacak! Her fırsatta, “Bu ülkenin yüzde doksan dokuz virgül dokuzu Müslümandır!” diye haykırıyordu; İttihatçı pratiğine adını koymadan sahip çıkarak.

Size Erbakan’ın siyasî kişiliği ve macerasını derli toplu sunan bir yazıyı tavsiye ederim. Ayşe Hür’ün 2014 Mart ayında Radikal’de yayımlanan yazısını okursanız, Necmettin Erbakan hakkında yeterli fikir edinebilirsiniz. (Yazının uzun versiyonu daha önce, 2011’de Taraf gazetesinde çıkmıştı, Radikal’deki bazı değişiklikler içeriyor.)

 

Siyasî miras

 

Benim kuşağımdan insanlar için Erbakan, her şeyden ama her şeyden önce, solcu gençleri üçer beşer, Alevileri ellişer yüzer katletmeyi misyon edinmiş bir koalisyonun ortağıdır. Ayrıntıya girmek bu yazıyı saptırır ve uzatır. Belki sadece Erbakan’ın 1980 ertesinde de, MHP’nin o sıradaki kılıfı olan MÇP ile seçim ittifakı yaptığını hatırlatmak uygun düşer.

Eğer Erbakan’ın siyasî mirası diye bir şey üzerine konuşacaksak, tereddütsüz şu tesbiti öne sürebiliriz: Zaman zaman insanları tebessüm ettiren, durduk yerde gerginlik çıkarmayan, dolayısıyla istişareye açıklık vaat eden üslûbu dışında, Necmettin Erbakan’ın Türkiye siyasî kültürüne herhangi bir olumlu katkısından sözedemeyiz. Ama aksini, yani olumsuz katkılarını, genel olarak dindar sağcılığın zihniyet dünyasına yerleştirdiği önyargıları, başkalarıyla birlikte yaşamayı imkânsızlaştıracak takıntıları, şark kurnazlığını dindar siyasetçilerin hayat tavırlarına enjekte ederek, art niyeti meşru, mübah göstererek ahlâkın dindar siyasetle bağını koparışını uzun uzun konuşabiliriz. Bu bağlamda da Levent Gültekin’in sahici ve kapsamlı bir derleme-toparlama niteliğindeki yazısını hararetle tavsiye ederim. Gültekin burada Erbakan’ı, “toplumsal bütünlüğü tahrip eden, liyakati bütünüyle devre dışı bırakan, dinî inanç temelli… ‘biz ve onlar’ ayrımına dayalı yönetim anlayışı”nın, “akla, bilime önem veren özgür bireyler yerine esas amacının dindar nesil yetiştirmek olduğunu söyleyen… siyaset anlayışı”nın, “ahlâktan, dürüstlükten, nezaketten uzak, içi boşaltılmış din anlayışı”nın “fikir babası, kurucu lideri, hocası” olarak niteliyor. Gültekin’in -kendi ifadesiyle- “Erbakan Hoca ile kişisel olarak tanışmış, erken gençlik yaşlarında ona büyük hürmet, saygı duymuş, dahası onun evinde, onunla günlerce başbaşa sohbet etmiş, bir kısım eleştirilerini, öfkelerini, yaşadığı hayal kırıklıklarını onun yüzüne karşı söylemiş, bu nedenle de onun arkasından konuşmamaya özellikle dikkat eden biri” olduğunu unutmayalım, bu hükümleri kafamızda tartarken.

Gelelim mâhut soruya: Bu nitelikteki bir siyaset adamı için düzenlenen anma toplantısına muhalefet partilerinin katılmasının anlamı var mı, varsa ne?

 

Ayarsızlık
 

Bu anlam arayışını azıcık ayrıntılandırarak sürdürmeyi öneriyorum: Başlıbaşına katılmaları mı sorun yoksa katılımı davete icabetle, nezaketle sınırlı tutmayıp, gerçekdışı düzlemde, üstlerine vazife olmayan methiyelere girişmeleri, işgüzarlıkla siyasî bulanıklık yaratmaları mı?

Erbakan’ın -tam da alay eder gibi gülen- fotoğrafı önünde sıralanmış ezcümle muhalefet temsilcileri görüntüsü, tabiî, memlekette sahici demokrasi, hukuk devleti, insan hakları isteyenlerin moralini bozan bir manzara. Öte yandan, iktidar koalisyonunun bizzat cumhurbaşkanı eliyle kanca attığı Saadet Partili “nüfuzlu” şahsiyet Oğuzhan Asiltürk’ün bir yanında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, öbür yanında HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar ile göründüğü fotoğrafın huzursuz edici tesiri yalnız bu kampa yönelik değil. Şurası açık: Muhalefet nâmına kim varsa ya en üst düzeyde ya fena olmayan bir seviyede temsil edildiği böyle bir topluluğun, hangi vesileyle olursa olsun biraraya gelişi önemli siyasî adım sayılır. 

Ancak biraraya geliş vesilesinin bizzat muhalif saflarda doğuracağı şüphe ve endişelerin böylesine umursanmayışı da, Ekrem İmamoğlu’nun Alparslan Türkeş’i anmasına rahmet okutturacak şuursuzluk ya da hoyratlık. Tabiî bu sadece üslûp sorunu da değil. Çok kişi, haklı olarak şu soruyu sordu: Tamam, biraraya geliyorsunuz da, nerede, hangi zeminde, ne için geliyorsunuz? 

Şüphesiz, tam da bu esnada CHP’li belediyelerdeki grevler karşısında takınılan tavır yüzünden muhalefetin sol ve solcana saflarında tedirginlik, memnuniyetsizlik, giderek tepki doğuyor, büyüyorken bu Erbakan’a methiye müsameresinin sergilenmesi hem bir tür siyasî beceriksizliğe yoruldu hem de muhalefetin toplu siyasî hedefinin ne olduğuna, şayet bugünkü iktidar koalisyonu def edilebilirse oluşturulacak devlet-toplum ilişkisinin hangi zemin üzerine oturtulacağına dair bolca tereddüt yarattı. 

Şahsen, muhalefet partilerinin ilk bakışta pek de anlamlı görünmeyen işler de dahil olmak üzere, her vesileyle biraraya gelmesini, tartışmasını, birbirini varsaymasını yalnız elzem değil kaçınılmaz, onsuz edilmez görenlerdenim. Ancak bu diyalog havası, Erbakan’ın siyasî mirasını kucaklamaya varacak bir apolitiklikle oluşturulacaksa bundan kimin nasıl bir sonuç umabileceği belirsiz. Ortak siyasî hedefin bulanıklaşması, bugün muhalefetin karşı karşıya kalabileceği en ciddî handikaplardan. Bizde siyasetin büyük kısmı sadece bazı başka işlerin -meselâ ihale işleri, meselâ savaşımsı işler- yürütülmesi için sarf edilmesi zarurî laftan ibaret görülüyor; ama maalesef fikirler ve hedefler de anca lafla tarif edilebiliyor ve edilen her laf önemli. Ayrıca şu anda milyonlarca insan, çapları üstlerine düşen göreve pek de münasip olmayan siyasetçilerin ağzından çıkacak lafa bakıyor; çaresizlikle, umutla.

Meselâ CHP lideri Kılıçdaroğlu, lafa, “Türkiyenin ihtiyacı olan ezgiyi bir kez daha bu salonda seslendirmeye başladığımıza inanıyorum,” diye başlıyor ki, o salonda bulunulmasının uygunsuzluğunu kenara itmemizi talep eden, bunu ne uğruna yapacağımızı imâ eden, siyaseten meşru bir cümle bu. Fakat hemen “kırgınlıklarımızı ve acıları gidermek”ten girip, mevzuyu bütün geçmişi geride bırakarak helalleşme”ye bağlıyor. Bari “bütün” demese ya! Üstelik bunların ardına şunu ekliyor: “Merhum Erbakan Hoca’dan öğrendiğimiz de budur”!? Niye böyleymiş: Çünkü “lideri olduğu siyasi partiler kapatıldığında dahi Cumhuriyet’e olan bağlılığından geri adım atmamış, ülkeyi kutuplaştırmamış”! Bak sen! Yapmadı, çünkü yapamadı. Çünkü korkaktı. Üstelik Susurluk Skandalı ertesindeki tavrıyla resmen devletin derinliklerine mesaj yollamıştı, “ben fırsatı değerlendirip size dokunmayacağım, siz de beni kabul ediverin” diye. Sivil siyasetçinin yapacağının tersini yaptı, Susurluk ertesinde devlet içi temizlik fırsatı doğduğuna sevinen ve bunu zorlamaya çalışanlara cephe aldı, onlarla alay etti, karanlıkta iş gören zorbalara el uzattı. Onlar da dalgalarını geçtiler. Birkaç ay sonra 28 Şubat’ta o ele cetveli indiriverdiler.

Erbakan’ı anma toplantısında HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar da hayret uyandıran sözler etti. Sancar, Necmettin Erbakan’ın, “Kürt sorununda (…) barışçıl, demokratik çözüm arayışları”nda “çok önemli ve özel bir yeri olduğunu hatırlamak lazım” geldiğini -neye dayanarak, bilemiyorum- söyleyiverdi. Sancar’a göre Erbakan, “samimiyetle çaba harcıyor, cesaretle girişimlerde bulunuyordu. Kürt sorununa yaklaşımı meseleyi diyalog, siyaset ve bu topraklarda kardeşlik hukuku içinde çözme esasına dayanıyordu. Eğer Erbakan Hocanın çabaları sonuca ulaşsaydı, müdahaleyle karşılaşmasaydı şu an çok farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.” Nasıl yani? “Müktesebatının bu çok kıymetli tarafı,” dedi Sancar, “öne çıkarılmıyor, biraz gölgede tutuluyor.” Böyle bir Erbakan’la biz rastlaşmadık. Sahiden gölgede kalmış olmalı.

Yine belirtmeliyim: Vesile uygunsuz olsa da, hele HDP’nin öbür muhalefet partilerinin temsilcileriyle eş muamele göreceği bir platforma katılmasını anlıyorum. Başka hemen hiçbir platformda böyle bir eşit muamele imkânı bulamıyorlar ve her gün beş-on, bazen daha fazla yöneticileri, üyeleri hapse atılıyor, hüküm giyiyor, şu veya bu şekilde baskı görüyor, il-ilçe binaları basılıyor, nefessiz bırakılmaya çalışılıyor bu parti. Bu yüzden her diyalog ortamını değerlendirmek istemelerini -içimize sinsin sinmesin- anlıyorum. Peki, ama, şu yukarıda aktardığım sözlerin söylenmesi mecburî miydi? Sanmıyorum.

Önemli bir ayarsızlık problemi olarak gözüken şu işgüzarlıkla bezeli koşulsuz angajman tutumunun muhalif saflardaki asabiyeye faydası olmuyor. Çünkü buluşmalar hep demokrasi, hukuk devleti, insan hakları perspektifine uzak zeminlerde gerçekleşiyor, değişim-dönüşüm enerjisinden, moral birikimden yiyor.

Belki bu büyük siyasî meselelerin arasında garip görünecek, ama şu ayarsızlık sorununa yolaçan bir başka etkeni de araya sıkıştırayım: Nezaket deyince tek bir şey anlıyoruz. Nezaket kendini iptal edip muhatabına saygılı davranmak değil. Fikrine, siyasetine hiç katılmadığın bir şahsiyet için yapılan anma davetine, seni sen yapan şeyi kapı dışında bırakmadan da, başkasının kılığına girmeden de katılabilirsin. Nezaket, işte, hem o mesafeyi hem de teması sağlar. Nezaket, ailede, mahallede, Türk Millî Eğitimi’nde öğretilmeyen erdemlerin başında geliyor.

  • Abone ol