Muhalefet sözcülerinin konuşmalarından anladığım, iktidardakiler gidiyor, ama yerlerine kimse gelmiyor. Söylem yalnız düzen-içi muhaliflere özgü de değil. “Aşırı”sıyla, aşırı olmayanıyla bütün muhalefet, iktidarın “gidici” olduğunu tekrarlayıp duruyor. Hattâ, bu söyleme göre düşünülecek olursa, iktidarın kendisi de bu tesbitte muhalefetle anlaşıyor. Kendisi de gidici olduğunu biliyor, hattâ pek çok işi bunu bildiği için ya çabuklaştırıyor ya tavsatıyor ya unutturuyor vs..

Güzel ortam. Şikâyetçi olduğumuz zalim, talancı hükmedenler güruhundan kurtulacak olma hissinin yüreklerimizi ferahlatması beklenir. Peki niye böyle değil? Niye ferahlayamıyoruz?

“İktidar gidici” sözünü her duyduğumda aklıma iki şey geliyor: İlki bir anı; bugünü kuran hatıra. İkincisi soru; anca cevabını bulursak ferahlayacağımız soru.

 

Hatıranın hatıra getirdikleri

 

Hatıra şu: 7 Haziran 2015’te genel seçimler yapıldı, AKP tek başına iktidar olmasına elverecek çoğunluğu kaybetti. Oy oranı, bir önceki seçimde neredeyse yüzde elliyken yüzde kırk birin altına inmiş, tek başına iktidar için Meclis’te 550 koltuktan 276’sına oturması gerekirken ancak 258’ini alabilmişti. Ya CHP ile, “ulusal uzlaşma” mealinde bir büyük isim altında koalisyon yapacak ya da seksener milletvekili çıkarmış MHP veya HDP’den birini yanına alacaktı. Bu yollara girmedi, çoktan inşa edilmiş, hattâ trafiğe açılmış bulunduğundan hiçbirimizin haberinin olmadığı başka yola saptı. Muhataralı bir yoldu, oradan gidiş çok cana mal oldu, hayatlar, ocaklar söndü, ruhlar yaralandı. Fakat hesap tuttu. Kanlı tercih, ensesine silah dayanmış toplumun can havliyle oy kullandığı 1 Kasım 2015’te AKP’ye yeniden tek başına iktidarı getirdi. Yine, çoğumuzun haberdar olmadığı bir gelişme yaşanmış, ancak geceleri geç saatlerde, üniformalı özel harp elemanlarının paylaştığı kurt işaretli, üç hilalli “harp sahası” fotoğraflarından mânâ çıkarabilenlerimiz bunu ucundan kıyısından sezebilmişti. Suriye harekâtlarında da yinelenen manzara, AKP’nin MHP’yi çoktan yanına almış olduğuydu. Ya da MHP’nin sözcülüğünü ve sivil âlem içindeki uzantılığını üstlendiği devlet-içi kuvvet mihraklarının yanına geçmiş olduğu. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi süreci birleşmeyi tamamına erdirdi. Böylece, gerçekte halk iradesinden hayli uzakta, sıradan insanın erişemeyeceği, habercinin ulaşamayacağı yerlerde iş gören, hukuktan vazgeçmiş, yargı mekanizmasını doğrudan yürütmenin parçası haline getiren, ancak dayanağını yine de oy desteğinde arayan ucûbe iktidar koalisyonu oluştu.

7 Haziran ertesindeki kanlı sürecin ilk hedefi, şüphesiz, Türkiye’nin batısında da karşılık bulmaya başlamış demokratik-kitlesel Kürt siyasetinin devre dışı bırakılmasıydı. Özyönetim gibi, ancak bunun açıkça telaffuz edilmesini mâkûl kılacak koşullar oluştuktan ve tartışma konusu olarak yaşaması garantiye alındıktan sonra ortaya atılabilecek sloganı sıradan gündelik talep edâsında, tuhaf bir rahatlık içerisinde harcayan PKK stratejisinin de katkısıyla, ülke birden kendini savaş ortamında buldu. (Çatışmanın dinamiği de burada konumuz değil, kitle partisine gösterilen teveccühün silahlı örgüt nezdinde yarattığı tedirginlik de, konunun Suriye -YPG- bağlantısı da.) Yer yer fetih, yer yer “tedip harekâtı” üslûbunda sürdürülen askerî operasyonun eşlik ettiği siyasî süreç, bütünüyle bugünkü koalisyonun müstakbel oluşumuna ve tercihlerine hizmet edecek şekilde cereyan etti. Daha doğrusu ettirildi. Muhalefetin külliyen gönüllü ve şuursuz katkısıyla. Vara vara, “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz,” cümlesine, Kürt siyasetçilerin bir defa daha Meclis’ten hapse gönderilmesine varan süreçte muhalefetin işbirliği şüphesiz, her zaman olduğu üzre, akan suları durduran şu mâhut “devlet çıkarı” kartı ortaya sürülerek sağlanmıştı. 

AKP bu zorlu süreçten başarıyla çıkmış görünüyordu. Oysa zafer sadece Erdoğan ve etrafındaki dar çembere girebilenlerindi. Parti, tek-adamlığa uzanan lideri tarafından tahrip edilecek, ezilip, liderin işlerini gören halkla ilişkiler teşkilatı ve hizmet örgütüne indirgenecekti. 317 milletvekiliyle AKP, 40 sandalyeli MHP’ye muhtaç, bir vakitler güya şiddetle yakındığı devlet-içi seçilmemiş kuvvetlere tâbi hale düşmüştü. Muhalefetse, iktidar sahiplerinin hesaplarında kaale alınan etken olmaktan bile çıkmıştı.

7 Haziran 2015 ertesinde, her şey hepimizin gözleri önünde cereyan ederken, başta CHP, ezcümle muhalif ya da müstakbel muhalif siyasetçiler neden o kanlı akışa engel olmayı akıllarından geçirmediler? Şu son Garê operasyonundan sonra takındıkları tavrın benzerini o vakit alsalar, beş buçuk yıl gibi kısacık sürede başımıza gelen bunca felaketi yaşar mıydık? Geçmişi kurcalamak için sormuyorum soruyu. Güvenemediğimden soruyorum. Muhalif siyasetçiler, bir kısım devlet görevlisi önlerine yeni bazı “hassas dosyalar” koyduklarında tekrar aynı kurucu günahları üstlenmeye dönecekler mi? (Neyse ki, skandalı izah etmesi için savunma bakanı gönderildiğinde esas duruşa geçmeyen muhalefeti derhal “bir daha oynatmam!” diye azarlayan lider muhalif siyasetçileri diri ve uyanık tutmak için gayret gösteriyor.)

Olabildiğince basitleştirelim durumu: HDP’siz siyasî denklem ancak baskıyla zorla kurulur. Bu “Yenikapı sahnesi”nde muhalefete düşecek rol belli. Başka rol ve memlekete fayda için muhaliflerin bugüne kadarkinden tamamen farklı kafayla, tamamen farklı çalışma tarzıyla, dönüşüm geçirmeleri gerekiyor. HDP’yi dışlamamak gibi, muhtemelen seçmenlerinden önce kendilerine zor gelen ilkel adımları atmaları gerekiyor. Tabiî başta, beş-altı milyon insanın oyunu almış partiye karşı ayrımcılık yapmaya haklarının olmadığını kabullenmeleri lazım. Hukuku onarmaya başlamak için uygun basamak sayılır.

7 Haziran 2015 ertesinde olan bitenin hesabının görülmesi bu bakımdan hayatî. Muhalefetin çıkıp, o kanlı yolda hükümdarın tahtıravanını taşımış olmanın bedelini, hesabın kendi payına düşen kısmını ödemekten kaçınmadan, yoğun bir eleştiri kampanyasına girişmesi gerekir. Sadece temizlenmek için değil. 7 Haziran ertesine ilişkin olarak yürütülecek bir siyasî atak, bugünkü iktidarı gayrimeşru kılacak pek çok ayrıntıyı ortaya dökecektir. Ve bunlar tam da, sağlıklı siyasî değişim için ortaya dökülmesi, bilinmesi, üstesinden gelinmesi gereken mevzular.

 

Soru içinde sorular

 

“İktidar gidici” denir denmez aralanan kara bulutların arasından bir uğursuz kuş peydah oluyor. Ağzında bükülmüş kağıt; getiriyor. Kargacık burgacık olmayan, daha çok, meselâ “eski yazı”dan yenisine yeni geçmiş insanların harflerinde görülen dalgalanmaları barındıran harflerle, acemiliğin tesiriyle, karıştırılmadan okunmasını garanti altına almak için elyazısı harflerine özgü bağlantı hatlarını içermelerine rağmen bunları bitiştirmekten özenle kaçınarak şöyle yazmış birisi: “Peki kim gelecek?” Dikkatle bakıldığında, “kim”in yerine önce “ne” yazıp sildiği, “kim”in üç harfini “ne”nin silik kalıntısı üzerine çizdiği anlaşılıyor.

Kuş gitti. Kağıdı bıraktı, gitti. Etrafta birilerini arandım. Herkesin elinde kıvrık ufak kağıt, okuyan başını kaldırıp sağa sola bakıyor, bir mânâ bulmaya çabalıyor.

Az sonra fark ettim ki, hiçbirimiz kuşun gelip elimize kağıt tutuşturmasıyla, bunu kimin yazdığıyla, niye böyle tuhaf eyleme kalkıştığıyla ilgili değiliz. Çünkü o soru hepimizin zihnini bunlardan evvel, bunlardan fazla meşgûl ediyor.

Sizin var mı cevabınız? Bu iktidarın bu haliyle devam etmeyeceğinden pek emin konuşuyoruz, her ağzımızı açtığımızda. 

“Bunlar gidince kim/ne gelecek?” sorusu iki kademeli. İlki gidinceye kadarki zamana, ikincisi sonrasına ilişkin.

İlki bizzat başka sorular barındırıyor: Sokaklarda peşpeşe cinayetler işlenirse, şu ya da bu grubu galeyana getirecek yerler bombalanırsa falan da mı gitmeyecek? Yaygın tutuklamalar, toplama kampı benzeri uygulamalar başlarsa da mı gitmeyecek? Uygun zamanda, sivilleri de öldürecek bir TAK eylemi, meselâ? Muhalefeti zar zor yönelip narin narin yürüdüğü demokrasi-hukuk yolundan döndürmeye yetmez mi? İki eylem yeter mi? Şunu unutmayalım: Dışarıdaki seferler, fetih hayalleri, fiyakalı komando görüntüleri, Suriye şehirlerinde Türk bayrakları… bunlar artık kamuoyu desteği getirmiyor. Getirse de anlık heveslerden ibaret kalıyor bu destekler. Yani kanla, bombayla, zorbalıkla varılacak hedefler maalesef yine içeride. Olmaz mı? “Artık bu kadarını da yapamazlar” mı? O bahsi çoktan geçmedik mi?

Buradaki bağlamımız açısından şöyle sormalıyız: Böyle işlere kalkışılırsa muhalefet oyuna mı katılır, fezlekeler konusunda -şimdilik- vaat ettiği gibi, “niyetinizi, planınızı biliyoruz, buna meydan vermeyiz!” mi der?

Sorumuzun ikinci kademesiyse, umulan müstakbel iktidar değişiminin sonrasına dair: Kimler, hangi ilkeler üzerinde yapılmış nasıl bir anlaşmaya dayanarak nasıl yönetecek? Bir tür “ulusal uzlaşma koalisyonu” havası mı yaratılacak? Böyle bir uzlaşmanın sahiden “ulusal” olabilmesi için HDP’yi katmak şart. Olabilecek mi? Kahvaltıdan ertesi sabaha kadar bütün hayatımızı kaplayan siyasetin dokunamadığı tek alan, “devlet politikası” dokunulmaz kaldığı sürece bu nasıl mümkün olacak? Hangi siyasetçiler, bu alana dokunulmazsa göstermelik kalacak “güçlendirilmiş parlamenter rejim”in kararlı kurucuları olarak, dağınık-problemli muhalefet cephesine kılavuzluk etmek üzere, başına geleceklerden korkmadan topluma liderlik etmeyi göze alacak?

Bizimki gibi toplumlarda kitlesel destek için şart olan “güvenilir lider” koltuğuna bu lider bolluğunda kim oturabilir? Şark politikasında halk heyetlere güvenmiyor. Belki medenî ilişkiler içinde, üzerinde anlaşılmış kurallara göre birlikte iş görülen ve herkesin her an öbürünün ayağını kaydırmaya çalışmadığı heyetlerle hiç karşılaşmadığı için. Aksi gösterilebilir mi? Fantezi değil, yakın dönem müstakbel siyasetinin can alıcı ayrıntıları bunlar.

“Hedef” sorununa geçelim. “Güçlendirilmiş parlamenter rejim”, seçmen çoğunluğunda heves uyandıracak bir siyasî hedef midir? Olsa olsa bir hedefin açılımı sayılabilecek bu sözün içini doldurmak kolay değil. Neden kurtulmak istiyoruz bugünkü iktidardan? Yerine ne koymak istiyoruz? Bu konularda kaşar kitle politikacısı vaatleriyle kazanılacak karşılaşma yok artık. Muhalefete toplumun silkinmesini sağlayacak hedef lazım. Kitlelere ilan edilecek siyasî hedef, her şeyden önce ona ulaşma isteği uyandırmalı. Nedir bu?

Gitsinler. Niye? Çünkü adil değiller, çünkü açgözlüler, çünkü zorbalık yapıyorlar, çünkü dalaveracılar, çünkü memleket hayrına çalışmıyorlar.

Peki kim gelecek? Ne gelecek?

Parçalı, çelişkili muhalefet bu soruya cevap vermemizi sağlayabilirse gerçek bir muhalefet cephesi haline gelecek.

  • Abone ol