Gezi İsyanı bastırıldığında henüz küme düşmemiştik. 15 Temmuz darbe girişimi ertesindeyse mütemadiyen küme düşmeye koyulduk. Hep bir alta, hep bir alta…

Bu elbette esas olarak tepeden aşağı yürütülen, sistemli tahrip operasyonlarının sonucu. Ancak devlette hukuk ve kurumsallığın -kendisini devlet yapan şey-, siyasette demokrasinin -siyaset diye bir şeyin varolmasının koşulu- kalmadığı sürecin bu kadar kısa sürede, bu kadar kolaylıkla sonuca vardırılabilmesi, şüphesiz, bütün bunların öncesinde varolan zemin üzerinde mümkün olabildi. Yerleşik hukuksuzluk ve anti-demokrasi zemini üzerinde.

Türkiye’de devlet hiçbir zaman kendi yasalarına tâbi olmadı. Yaşantısını gündelik fırsatlardan faydalanma, devletin ayağına dolanmama, başına bela almama üzerine kuran halk da “yasallık” -giderek: hukuk- kavramıyla neredeyse hiç tanışmadı. Hukuk kisvesi altında önümüze sürülen şeyin muktedirlerin ihtiyaçlarına göre, “görülen lüzum üzerine” nasıl eğilip bükülebildiğine ve her an kafamıza indirilebileceğine dair bilgi, herkes için geçerli ortak kurallara saygının yerine, zihinlere yerleşti. Bütün o anlaşılmaz sözler ve birbirini doğuran, birbirine dolanan kurallar, cüppeler, yüksek kürsüler, ayağa kalkmalar, çıt çıkarmamalar sonuçta devleti korumak için - bilginin özü buydu. Halk sağduyusu, bu nedenle, hukuku her anlamda uzak durulmasında fayda olan bir labirent olarak kavradı.

Meşhur ve mâhut “devletin menfaati sözkonusuysa gerisi teferruat” düsturuna göre kurulmuş organizasyon, kağıt üzerinde ve başkent caddelerinin iki yanında birçok kurum barındırıyordu. “Kurumsallık”sa, bizzat kurumların başındakiler tarafından loş koridorların kuytu köşelerinde tacize tecavüze uğratılıyordu. Kimi zaman da aile meclisi kararıyla öldürüldü, başı ezilip yol kenarına atıldı. 

Devletin özü olarak sunulup ona göre muamele görmesi beklenen laiklik zaten yoktu. Vatandaşlar 1. Sınıf, 2. Sınıf, 3. Sınıf diye muteberlik sıralamasına sokulurken dinî ve mezhepsel aidiyetleri belirleyici oldu. Din işleri devlet dairesine bağlanıp başına tek mezhepten müdür kondu. Yurttaşlık hakları tanınmayan yurttaş grupları meydana getirildi.

Devletle başını belaya sokanın güvenceleri son derece sınırlı, buna karşılık, hele silahlı devlet görevlilerinin toplumla ilişkisi her türlü keyfîliğe açıktı. “Kanun benim”, eline düşmüş vatandaşa karşı devlet görevlilerinin tanıdığı tek kanundu. Devlet yetkisi edinmişlerin işledikleri suçlarda cezasızlık kuraldı. Cumhuriyet bu iş için gerekli kanunu Osmanlı’dan mahfaza içinde devralıp baş köşeye koymuştu.

Askerî vesayet altındaki Türkiye Cumhuriyeti rejimi için “kısmî demokrasi” denmesi sanırım münasip olacaktır. “Kısmî laik” diye de niteleyebiliriz. “Kısmî hukuk devleti” de tuhaf kaçmaz.

Yasallık, kurumsallık, hukuk devleti ve demokrasi olmanın aslî gerekleri hep öbür kısımda kalmıştı. Varolmayan kısımda!

Yine de devletin doğrudan zarar görmeyeceği garantilenen durumlarda (diyelim borç-alacak davaları) kısmî yasallığın; yasaklı, sakıncalı alanların (diyelim silahlı kuvvetlerin harcamaları) korunması, devlet ve kısmen siyasî iktidar mensuplarının ayrıcalıklarının kollanması koşuluyla kısmî kurumsallığın, “millî politika” ve “kırmızı çizgi” esaslarına uyulması koşuluyla kısmî kuvvetler ayrılığının varlığından sözedilebilirdi. Tıpkı gazetecilik adı altında Genelkurmay bülteni çıkarmayı meşru ve etkili kılabilmek için bir yandan gazetecilik de yapmak nasıl zaruri idiyse, önümüze sürülen, DNA’sıyla oynanmış hukuk, kurumsallık ve kuvvetler ayrılığının bunların sahicisi gibi algılanabilmesi için de ortada kulak memesi kıvamında kâfi miktarda hukuk, aldığı kadar kuvvetler ayrılığı bulunmalıydı. 

Buna ilaveten, hukuk ve kurumsallık kavramlarına sahip olma iddiası dahi askerî vesayet rejimini şu andaki rejimimizle kıyaslandığında daha ciddî, daha kurumsal gösteriyordu. Hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları alanlarında bilerek bırakılmış eksik gedik, hep “zaman”la, “şartlar”la açıklanıyor, günün birinde bunların giderileceği yineleniyordu. Bu hernekadar dış baskıları geçiştirme hilesinden ibaret idiyse de, söylem zaman zaman kendini gerçek yerine geçirebiliyor, en azından beklentiyi canlı tutuyordu.

Böylece devletler süper ligine girilemese bile, düşme tehlikesinden uzak, birinci ligte oynanabiliyordu.

Kuvvetler ayrılığını, parlamento iradesini ortadan kaldırıp bütün yönetme erkini tek-adam elinde toplayan başkanlık rejimi takımı dağıttı, kulübü batırdı. Kümeleri ardarda düşme süreci başladı.

7 Haziran seçimlerinden, hem tek başına iktidar şansını yitiren Erdoğan ve partisinin hem Kürtlerin başarısına hınç duyan ırkçı-milliyetçilerin ve ulusalcı devlet bürokrasisinin aklını başından alan radikal bir sonuç -80 HDP milletvekili!- çıktığında, doğrudan, seçim sonuçlarını tanımama, “millî irade”yi iptal etme operasyonuna girişildi. Ve bütün bu kesimlerin elbirliği, muhalefetin işbirliğiyle devletin meşruiyet zemini, çerçevesi ve olduğu kadarıyla kurumsallığı deprem görmüşe çevrildi. Asker vesayetine karşı demokrasi ve hukuk devletinin en büyük dayanağı olan seçimli-parlamentolu yapı, seçim sonucunun tanınmayışıyla, taşıyıcı sütunları yıkılmış, sallanan, işlevsiz, köhne binaya dönüştü. 

15 Temmuz’a gelene kadar, neredeyse her gün, olmuyorsa her hafta, devletin kurumsal yapısını şurasından burasından aşındıran, törpüleyen yıkım ve hafriyat işlemleri yapıldı. Darbe girişimi böyle bir yıkım ve hafriyat faaliyetinin ortayerinde çıkageldi. Melül melül gökyüzüne bakan paslanmış demirlerin, “ecel” temalı enstalasyonlar gibi yol kenarlarına sıralanmış molozların üstüne kan sıçrattı.

Darbe ertesinde ortaya çıkan manzara, öncelikle, devletin aslında hiçbir zaman sandığımız ölçüde dahi kurumsallaşmış olmadığını, yasallık-keyfîlik dengesi bir yana, devletin hatırı sayılır bölümünün başka bir iradenin denetiminde bulunduğunu gösterdi. 

Operasyon üstüne operasyon yapılarak bitirilemeyen Fethullahçıların ordudaki, polisteki, bakanlıklar ve irili ufaklı bilmemnekadar devlet birimindeki oranları hayalgücümüzün kavrayamayacağı yükseklikteydi. Verilen -doğru mu, bilemediğimiz- sayılar öyle uçuktu ki, hakikati ve anlamını kavramakta zorlandık. 81 il emniyet müdürünün 74’ü bunlardan, deniyordu meselâ; 7000 istihbaratçının da 6500’ü! Aradan beş sene geçti, hâlâ ordudan Fethullahçı ayıklıyorlar.

Tıpkı bambaşka bir merkezden emir alan örgütlü elemanların neredeyse bütün devlet bünyesini kaplama süreci gibi, bunların temizlenme süreci de devletin kurumsallığı ve yasallık gibi kavramların gazoz olduğunu gösterdi. Ne kadarcık yasallık kurumsallık var idiyse, o da OHAL ve KHK’lar dönemiyle birlikte ortadan kalkmıştı.

“Allah’ın lütfu” pratiği, yani fırsat bu fırsat denerek her türlü “sakıncalı şahsın” mümkün her yerden temizlenmesi, herkesçe solculuğu bilinen insanların “FETÖ’cülük”ten içeri alınması, suç işlememiş insanların akla mantığa sığmaz, düzmece suçlamalarla, bütünüyle keyfî kararlarla hapsedilmesi, ömürlerinin gasp edilmesi, bağımsız basının, gazetecilerin tepesine binilmesi gösterdi ki, yargı artık yürütmenin kolu olmuştu. Düşmüştük. Alt kümeye, oradan bir alta…

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak, ülke olarak küme düşmesinden sözetmek fantezi değil. “Monşer”lerin salon sohbetinde kanape niyetine dolaştırılacak mevzu gibi duruyor; öyle değil. “Küme” meselesi, ciddî mesele. Dünyanın en tecrübeli uluslararası gazetecilerinden Robert Fisk, efsanevî kitabı Ortadoğu’nun Fethi’nde, Hafız Esad ve Saddam döneminden sözederken şöyle yazmıştı (toparlayarak aktarıyorum): “Suriye’ye Avrupa’dan gelirseniz bir polis devletiyle karşı karşıya olduğunuzu, Irak’tan gelirseniz bir demokrasiye ayak bastığınızı düşünürsünüz.” Bu bir “küme” farkıdır. Eğer gençlerinizin yüzde yetmişi, imkânı olsa Batı ülkelerinden birinde yaşamayı yeğliyorsa, bu daha üzücü bir küme farkıdır. 

Buraya, Metin Münir’in 2016 Eylül’ünde T24’e yazdığı yazıyı olduğu gibi eklemek isterdim. Uzun yıllar boyunca göz açarak, kulak kabartarak, kalem oynatarak edinilebilen zengin gözlem kabiliyeti ve meslekî olgunlukla yazılmış bir yazıydı bu. Şöyle demişti Münir: “Türkiye artık ne bir demokrasidir ne de hukuk devletidir. O [AB] üyeliğin[in] vecibelerini yerine getirmekten vazgeçerek, Batı ailesinin bir üyesi olmaktan ‘terk-i saltanat’ etti.”

Aslına bakarsanız, 12 Eylül’ün, “Türkiye’nin esas liginde nasıl başkent takımı olmaz!” diyerek küme yükselttiği Ankaragücü gibi bile değildik. Ankaragücü, genellikle olduğu üzre, en üst ligde oynaması garipsenmeyecek bir kulüptü. Türkiye değildi.

Bu yüzden, terk edilen, yalnız bir vaat, bir imkân, bazılarımız için bir tasavvurdu, hayaldi. Gerçek değildi. 

Hiçbir şey gerçek değildi. Dün de değildi, bugün de değil. Sadece başka türlü değil.

“Burjuva hukuku”na yalan dedik, küçümsedik. Haksız mıydık? Hayır. Ama o arada, “hukuk” diye bir ortak yaşama zemininin hayatiyetini idrak edememiş olduk. Demokrasi, çoğulculuk ve insan hakları konusundaki asgarî ölçütleri yerleştirmeyi belki sağlayabilecek Avrupa yolunu uğursuz bir güzergâh diye lanetledik, o ölçütleri kifayetsiz bulduk, burun kıvırdık, kaderimizi Putin Rusya’sı, Katar Emiri ve totaliter Çin’e tâbi kıldık, Suriyeli cihatçıları paralı asker edip sağa sola göndererek Cihan Hakimiyeti peşinde koşuyoruz. Asgarî demokrasi ve hukuku arar haldeyiz. “Başkalarının hakları” gibi bir kavrama sahip olmaksızın bunlara nasıl kavuşacağımız belirsiz. Üstelik bu kavram herkesin üzerinde yükselip kendini heykelleştirdiği kaideleri tahrip ediyor. Bu yüzden kimse yanına yaklaştırmak istemiyor.

İşin kötüsü, demokrasi ve hukukla hiç tanışmadığımızdan, bunların nasıl var edileceğini bilmiyoruz. Ve yine fena: direnmeyi biliyor, ama mücadele ederek kendimize yeni hayat kurmayı bilmiyoruz. Çünkü farklı olanla, sevmediğimiz beğenmediğimizle birlikte yaşama fikrine yabancıyız; oysa demokratik bir toplum hayatı ancak birbirine benzemeyenlerin ortaklaşa gayretiyle kurulabilir.

Bize benzemeyenden böylesine nefret ediyorsak, “başkalarının hakları” diye bir lafı duymak bile istemiyorsak, belki de oturup, yerli ve millîleştirilmiş Putin rejiminin, Türk Millî Eğitimi, aile hayatı ve cemiyet kültürümüz tarafından şekillendirilen zihniyetimize ve davranış alışkanlıklarımıza çoğulcu demokrasiden daha uygun olup olmadığını düşünmeliyiz. Birilerini ezmezse rahat huzur bulamayan tarafların birbirini ezmek için sürekli belaltı dövüştüğü bir toplumsal ortama üçüncü sınıf bir keyfî baskı yönetimi niçin daha uygun düşmesin?

“Ne münasebet, bizim hakkımız üst lig!” diyorsanız, bol antreman, kondüsyon, teknik ve takım oyunu gerekiyor. 

  • Abone ol