• 21.04.2021 06:52
  • (70)

Bugünümüz ve geleceğimiz üzerine en isabetli kazıları yapan tarihçi-düşünür Yuval Harari, “İnsanlığın tamamını bekleyen tek bir gelecek yok,” diyor. Ve iklim değişimi gibi, virüs salgını gibi global bunalım durumlarında bu gerçeğin daha görünür hale geldiğine işaret ediyor. Harari’nin dikkat çektiği, bütün insanlık çapındaki sınıf ayrımı. Gerçi burada üstteki elitler ile alttaki çalışanlar ve “gereksizler”i üretim düzeyine kadar inen sınıfsal özellikleriyle tanımlamamız pek kolay değil. Ancak ortadaki mutlak eşitsizlik ve ayrımı anlatmak için en isabetli kavram da yine sınıf farkı.

İklim krizi nihayet iş çevreleri ve ülkelerin muktedir zümrelerince de hakiki tehlike sayılmaya başlandı. İklim krizini hafifletmek ve aşmak için gerekli çabaları baltalayan bu kesim, tövbe edip doğru yola dönmediyse de, yakın gelecek için artık ufaktan kaygılanıyor. Ancak onların kaygısıyla bizimki aynı değil.

Kaygılar, yalnız bugünkü anlamıyla insanlığın doğa içerisinde varoluş koşullarının tehdit altında bulunmasından kaynaklanmıyor. İnsanlığın bugünkü varoluş koşulları dendiğinde, kapitalizmin egemen ve ayrıcalıklı sınıfları, bundan bizzat kapitalizmi de anlıyorlar ve iklim krizinden değil ama teknolojik gelişmenin vardığı aşamadan ötürü, kapitalizmin de şimdiye kadar olduğu tarzda sürüp süremeyeceğine dair şüphelerle boğuşmak zorunda kalıyorlar. Hattâ, bu şekilde sürmeyeceğini çoktan kestiriyorlar ve böyle sürmeyecekse nasıl süreceğine dair beliren öngörülerden ürküyorlar. 

Çünkü mevcut koşulların gösterdiği yönde ilerlenebilmesi için “insanlık”ın tanımının değişmesi gerek. Bunun dümdüz anlamı, yeryüzündeki insan nüfusunun büyük bölümünün gözden çıkarılması. Ya şimdiye kadar görülmemiş boyutlarda bir kıyım yapmaları gerekecek ya da elitlerle “gereksiz”lerin yaşama ortamlarını ayırmak, ikincilerin ilkine girmesini önleyecek tedbirleri almak. Bunların öncü adımları bazen gözüküyor. Kıyım illâ kanlı katliamlar anlamına gelmeyebilir. Ölümcül salgın sırasında aşısız bırakmak da yöntem olabilir. Avrupa’nın denizdeki “sınırlarına” bile silahlı bekçiler konması, kara sınırlarına dikenli, elektrikli teller çekilmesi bugünün sıradan hadiselerinden.

Çünkü aslında yeryüzünde yedi buçuk değil, meselâ iki milyar insan yaşasa ne iklim krizi bugünkü boyutlarına ulaşır ne açlık yoksulluk gibi “iç karartıcı”, âhenk bozucu, keyif kaçırıcı -mülteci akınlarına yolaçan- meseleler kalır ne de sağlık, eğitim, ulaşım, şu bu sorun olur. Yapay zekâsından her işi gören robotlarına, her türlü son teknoloji ürünüyle donatılmış, akıllı evlerde yaşayıp akıllı arabalar kullanabilecek bir “seyreltilmiş” insanlık, niçin bugünün muktedirlerinin somut hedefi haline gelmesin? Birçokları için bunun soyut bir mevzu olmadığını varsayabiliriz.

Ancak zorlu altüst oluşla birlikte yürüyecek muazzam dönüşüm için, geleceğin elitlerinin gerekli şuuru oluşturup sindirmesi, örgütlenmesi, “insanlık”ı kendinden ibaret kıldığında dışlayacaklarının henüz kalabalık ve kendisiyle biraradayken tepki göstermeyeceği bir hat tutturması zorunlu. Bu aşamada olmadığımızı anlıyoruz. Henüz kapitalizmin seçkinleri global olmakla birlikte daha küçük hesaplar peşindeler. “Düzenimizi sürdürebilecek miyiz?” kaygıları duyuyorlar.

Harari’yle Financial Times (haftasonu editörü Alec Russell) görüşme yaptı; internet üzerinden. Türkçe altyazılı videosu (çeviren Gülener Kırnalı) Medyascope’ta yayımlandıFinancial Times’ın Harari’ye başvurması başlıbaşına ilgi çekici. 

Bu görüşmeyi izlemenizi hararetle tavsiye ederim. Ekonominin merkezî yönetiminin 20. yüzyıl teknolojisi koşullarında verimsiz, veriyi ve iktidarı dağıtıp paylaştırabilen kapitalizmin ona göre çok daha başarılı olduğu, oysa bugünün bütün veriyi biraraya toplama, işleme ve yapay zekâ imkânlarıyla belki de ekonominin tek merkezden yönetilmesinin çok daha verimli olabileceği, bunun da kapitalizmden bambaşka bir sistem getirebileceği üzerine Harari’nin söyledikleri özellikle çok ilginç. Tabiî bundan doğrudan bir tür sosyalizm ihtimali çıkmıyor. Bugünün egemen kültürüyle, tek merkezden yönetim, müstakbel totaliterizmin altyapısını da oluşturabilir.

Financial Times editörü Russel, “Kitabınızda diyorsunuz ki,” diye başlıyor görüşmedeki son sorusuna, “çok eskiden insanlar doğa karşısında gorillere, ateşböceklerine ya da denizanalarına nazaran etkisizdi. Şimdiyse insanların gezegenimiz üzerinde büyük etkisi var. Geçen hafta Bill Gatesin Financial Times’ta bir yazısı çıktı. İyimser şekilde, iklim krizi karşısında bizim bir çözüm yolu geliştirebileceğimizi söylüyor. Dünyanın iklim krizi yüzünden yok olmayacağını, bu krizi alt edebilecek teknolojiyi geliştireceğimizi söylüyor. Ne diyorsunuz?”

Harari, Financial Times yazıişlerini yerinden hoplatacak şekilde, bodoslama dalıyor: “Buradaki büyük soru, biz’ derken kimi kastettiğimiz.” Muhterem okurlar, belirtmeme izin verin: bayıldım bu ifadeye. Harari şöyle devam ediyor: “Tabiî ki bazı insanlar iklim krizinde sağ kalacak, ama milyarlarca insan muazzam acılar çekecek veya ölecek. Yani insanlığın tamamını bekleyen tek bir gelecek yok. Salgın veya iklim değişimi gibi krizlerde bu gerçek daha da görünür oluyor. Evet, bazı insanlar hayatta kalacak, ama milyarlarca insan kalamayabilir. Hepimizin kaygılanması gereken durum bu.” 

Bu yazıyı yazmadan önce, sosyal medyaya göz atarken, magazin figürlerinden bir kadının “yatırımcı” olduğu iddia edilen Mısırlı sevgilisinin, “kiralayacak özel uçak bulamadıkları için”, bütün biletleri satın alarak yolcu uçağı kapattığına ilişkin haberi gördüm. Kendimi tutamayıp, “Bu tür şımarıklıkların suç sayılacağı hukuk lazım,” diye yazdım. Hemen itirazlar geldi. “Kültür lazım, ayıplamak lazım, ama niye suç olsun?” mealinde. “Hukuk ne alâka?” diyen oldu. 

“Yukarı Volta”yı “Burkina Faso”, “başı dik insanların ülkesi” yapan Thomas Sankara, Afrika ülkelerinin Batılılara borçlarını ödememesi gerektiğini anlatırken, “İki Kur’an’a, iki İncil’e ihtiyaç var,” diyordu. “İki ahlâk”tan sözediyordu. “Borçları ödemezsek, bu ahlâksızlık olmaz,” diyordu, Afrika’nın yoksulluğunda Batılıların rolüne işaret ederek. Fiilen iki ayrı hukuktan sözediyordu.

Bugün hâlâ herkesi aynı zeminde varoluyor ve aynı geleceğe yürüyor saydığımız için kolayca “insanlık”tan sözedebiliyoruz. Bu yanıltıcı. Dayanışmayı, paylaşmayı, farklılıklar içerisinde birlikte yaşamayı esas alan ve teknolojiyi herkesin yararına kullanmayı vazgeçilmez hedef sayan başka bir kültür yaratılıp hakim kılınamazsa insanlık hızla derin bir yarığın iki yanına saçılacak, ayrışacak. Bu ayrışma bugünkü gibi olmayacak. Bugünkü kapışmalarımız, çekişmelerimiz de elbette sahici. Ama o esnada başka yerde, yeniden tanımlanacak “seyreltilmiş” insanlık için yeni hayat koşulları oluşturuluyor.

Belki Avrupa’nın üç ülkesinden zengin kulüplerin hem kendi ülkelerindeki ligleri -dolayısıyla onlarca başka kulübü, milyonlarca taraftar ve seyirciyi- hem de Avrupa çapındaki organizasyonları hiçe sayarak, kendileri için bir imtiyazlılar-zenginler ligi kurmak üzere harekete geçmesine de “biz derken kimi kastediyoruz?” sorusundan hareketle bakabiliriz. Bu girişimin öncüsü Real Madrid başkanının küstahça demeçleri işimizi kolaylaştıracak, bizi uyaracaktır.