• 3.06.2021 07:18
  • (112)

Sedat Peker’in 8. videosundaki en kritik konulardan biri, Suriye’ye gönderilen silah ve mühimmat meselesiydi. Peker, Ocak 2014’teki mâhut “MİT TIR’ları” olayından bir buçuk yıl kadar sonra, Kasım 2015’te, muazzam miktarda -silah-cephane dışı, ama dürbün, kurşun geçirmez yelek, sırt çantası vs. askerî amaçla kullanılacak- malzemeyi, 4x4 arazi taşıtlarını, gürültülü duyurular eşliğinde “Türkmenlere yardım için” göndermişti. Şimdi anlattığına göre, “Malzemeyi aldık, sağol!” diye videolar çekip gönderenler arasında Arapça konuşanların bulunduğunu fark etmiş, soruşturunca, bunların “Nusra’cılar” olduğunu öğrenmişti. Hazır onun konvoyu gidiyorken aralarına başka TIR’ların katılması teklifini kabul etmişti, ancak, iddiasına göre bu ek TIR’lara ne yüklendiğini bilmiyor, bunların da Bayırbucak Türkmenlerine gittiğini sanıyordu. Oysa Sedat Peker’in, sınırda işlem yapılmaksızın “geçip giden” kafilesiyle, meğer El-Nusra’ya silah-cephane gönderilmişti.

Bunu kim yapmıştı?

Kritik soru buydu ve devleti zor durumda bırakmamak için sabahlara kadar devletler hukuku okumaktan gözlerinin yandığını anlatan Sedat Peker, MİT’i ya da başka herhangi bir devlet kuruluşunu işin içine karıştırmadan, Nusra’ya silah gönderme işinin sorumluluğunu SADAT’a, hattâ ona da tam değil, “SADAT’ın içerisindeki ekip”e yıktı.

Biz sıradan fânilerin bu “ekibin” kimlerden oluştuğunu, kimin buyruğuyla davrandığını ortaya çıkarmamız imkânsız. O TIR’ların yükünden başka kimlerin haberdar olduğunu bulmamız da imkânsız. Birileri çıkıp açıklamadığı sürece.

“MİT TIR’ları” olayı sırasındaki dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, yedi ay kadar sonra başbakanlık koltuğuna oturdu. 2015 Haziran’ında mitingde Davutoğlu, o TIR’ların yükü için, “Allah da şahit,” diye haykırıyordu“bütün tarih de şahit, kayıtlar da biliyor ki, vallahi diyerek, yemin ederek söylüyorum, o TIR’lar Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu. Engellediler. Şimdi de çıkmış, devletimizi, milletimizi zan altında bırakmaya çalışıyorlar.”

Peker doğru söylüyorsa, Davutoğlu’nun yemin billah konuşmasından beş ay kadar sonra, yine silah-cephane doldurulmuş bazı kamyonlar El-Nusra’ya gitmiş. Ancak Peker bu işin birkaç yıllık evveliyatından sözetmiyor. 2011’e kadar uzanan bu evveliyata dair derli toplu bilgiyi, “Peker’in anlatmadığı gizli hatlar” başlıklı yazısında Fehim Taştekin sundu; bu yazıya devam etmeden ona göz atsanız ne iyi olur.

El-Nusra’ya silah-cephane yollamak kötü mü peki?

24 Şubat 2016’da, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Ankara’da topladığı muhtarlara şöyle sesleniyordu“El-Nusra DEAŞ’a karşı savaşıyor ama ona da kötü diyorlar. Ona neden kötü diyorsunuz? Çünkü olay farklı. Nusra’nın konumu farklı olduğu için kötü terörist oluyor.” Erdoğan, “Müslüman diye kötülüyorlar” demeye getiriyordu.

Oysa sorun, bu sözler edilirken Nusra’nın Ankara tarafından resmen “terör örgütü” olarak tescil edilmiş oluşuydu. “Farklı konumu”, eğer varsa, ancak bu olabilirdi.

İftira ve hakaret üreten gündelik pratiğiyle basbayağı tetikçilik yaparken ince ruhlu şair muamelesi bekleyen bir propaganda aygıtı mensubu, Peker’in sekizinci video yayınının üzerinden iki gün geçmişken, epey ileri gitti, “Nusra’ya silah yolladıysak iyi etmişiz, ne var lan!” demeye getirdi.

O halde hatırlamaya çalışalım, muktedir Türk-İslâmcının ezcümle şeytanlaştırdığı düşmanlara karşı müttefiki gördüğü Nusra kimdir, nedir. Şu “farklı konumu” da çözeriz belki böylece.

YÜKSELEN LİDER EL-COLANİ

2008 Ekim’inde, Irak İslâm Devleti’nin (IİD) Musul sorumlusu ölünce yerine Ebu Muhammed el-Colani geçti. Silahsız gezmeyen, en güvenli yerdeyken bile tabancasını yanından, patlayıcı dolu kemerini üzerinden ayırmayan, yatarken silahını yastık altına, kemeri kolayca ulaşacağı yere koyan bu genç adam, başka mahkûmlara klasik Arapça öğrettiği söylenen meşhur Kamp Buka Hapishanesi’ne gerçek kimliğini açığa vurmadan girip çıkmayı başarmıştı. Amerikalılar onu Musul’dan Iraklı Kürt diye bilmişlerdi. Oysa o Suriye doğumluydu. Amerikan işgali sırasında Irak’a savaşmaya gitmiş, katıldığı Irak El-Kaide’si (IEK) saflarında hızla yükselmişti. Efsanevî cihatçı lider -tekfirci ve seri katil- Ebu Musab el-Zerkavi’ye yakın çalışmış, Zerkavi öldürüldüğünde Lübnan’a geçmiş, El-Kaide çizgisindeki Cünd el-Şam örgütünde faaliyet göstermişti. Şimdi de, Irak İslâm Devleti (IİD) adını almış olan El-Kaide bağlantılı örgütte ikinci kademeden önderlik katına geçmişti; sıfatı artık “Ninova Vilayeti Operasyonlar Şefi”ydi.

El-Colani, örgütün başındaki Ebubekir el-Bağdadi ile Kamp Buka’dayken tanışmış mıydı, bilmiyoruz. Sonraki ilişkileri fırtınalı olacaktı. El-Bağdadi, “İslâm devleti” projesini yaymak-geliştirmek üzere, Suriye’de ortamı kolluyordu. Eski hava kuvvetleri istihbaratçısı Albay Ebu Eymen el-Irakî, 2010’da, Irak’ta hapisten çıkar çıkmaz doğruca Suriye’ye, Lazkiye vilayetine gönderilmişti. Uyuyan hücreleri yokluyor, örgütlenme için etrafı yokluyordu.

2011’de bir Ağustos gecesinde, altısı Suriyeli, biri Suudi, biri Ürdünlü, silahlı bombalı sekiz kişi, Haseke yakınında Irak’tan Suriye’ye geçti. İlk geceyi kırsalda, Saydanaya Hapishanesi’nden yeni salıverilmiş bir El-Kaide’cinin evinde geçirdiler.

IİD lideri el-Bağdadi, örgütün yakında faaliyete geçirmeyi planladıkları Suriye kolunu derleyip toplamak üzere ekip yollamıştı. Başlarında el-Colani vardı. Yanında da âlimlerden Ebu Meryem el-Kahtani. İşe Haseke’den başlayacaklardı. Uyuyan hücreleri canlandırıyorlar, Suriye, Lübnan ve Filistin mülteci kamplarından, Irak’ta Selefî örgütlerin saflarında Amerikalılara karşı savaşmış eski muhariplere ulaşıyorlar, Suriye’nin on dört vilayetine yayılacak cihatçı ağını kuruyorlardı. İlk oluşturdukları operasyonel hücrelerde genellikle Beşar Esad’ın hapisten yeni salıverdiği cihatçılar vardı. Suriye devleti, silahsız sivil protesto hareketlerinin yükseliş aşamasında böyle acayip bir hamle yapmıştı. Muhalefetin kısa sürede bütünüyle silahlı -çoğu da cihatçı- örgütlerin hegemonyasına girmesinde bu hamlenin payı büyüktü.

SAHNEYE ÇIKIŞ

2011’in sonuyla 2012’nin ilk iki ayında Şam’da silahlı bombalı saldırılar birbirini izledi. Önce bir intihar bombacısı 40 kişinin ölümüne yolaçtı, ardından silahlı eylemciler bir Devlet Güvenlik birimine saldırdılar, bunu bomba yüklü aracın patlatılıp 26 kişinin öldürülmesi izledi. 2011 ortasında Türkiye sınırına 12 km mesafedeki Cisr el-Şuğur’da silahlı muhaliflerin karakol basıp 120-130 asker-polisi -epey de gaddarlıkla- öldürdükleri katliam Suriye’nin geri dönülmez şekilde girdiği içsavaş sürecine rengini verdi. Şam’ın her türlü muhalife karşı gösterdiği şiddet ve acımasızlıkla birlikte.

2012’nin 23 Ocak’ında “Cabhat el-Nusra li Ahl el-Şam” yani Bilad-ı Şam (veya Levant) Halkına Destek Cephesi'nin kuruluşu ilan edildi. Şubat’ta da iki intihar bombacısı birer aracı patlatarak 28 kişiyi öldürdü.

29 Şubat günü AFP, “Şimdiye kadar bilinmeyen bir cihatçı grup,” diye haber geçti, “Suriye’nin başkentinde ve ikinci büyük şehri Halep’te onlarca kişinin ölümüne yolaçan intihar bombacısı eylemlerinin sorumluluğunu üstlendi. Kendine ‘Levant’ı Korumak için El-Nusra Cephesi’ diyen grup, Şam ve Halep’teki eylemleri ‘Humus halkı adına intikam almak için’ yaptıklarını açıkladı.”

Aynı gün, cihatçı sitelerinde yayımlanan 45 dakikalık videoda, Şam’daki intihar saldırısını gerçekleştiren Ebu el-Bara el-Şami kimliğiyle sunulan militan, Suriye halkını “Cihad’a” çağırıyordu: “Kardeşler, bir an önce harekete geçin, beklemeyin,” diyordu. “Fetvaya ihtiyacınız yok.” Videoda Colani de konuşuyor, Esad rejimine “ancak Allah’ın ve silahların gücü son verebilir” diyordu.

Altı ay boyunca örgütün El-Kaide bağlantısına dair tek kelime edilmedi. Usame bin Ladin’den sonra El-Kaide’nin başına geçen Eymen el-Zevahiri’nin emrine uyularak. Bin Ladin’in Somali’deki El-Şebab’cılara dediklerine benzer birşeyler demiş olmalıydı Zevahiri: “Bizimle bağlantınızı açık ederseniz daha büyük şiddetle üstünüze gelirler.”

'ŞUBEMİZDİR'

2012 Aralık’ında El-Kaide’nin Suriye kolu dünyaya resmen takdim edildi. Zevahiri, El-Nusra (Nusret) Cephesi için “yetkili şubemizdir” duyurusu yaptı. Türkiye, Irak, Ürdün ve Lübnan’daki “haysiyetli insanları” da “Suriyeli kardeşlerinin yanında savaşmaya” çağırdı.

2012 yılı boyunca Suriye muhalefetine cihatçılar, onlara da Colani’nin El-Nusra’sı ağırlığını koymaya başladı. Örgüt, denetim sağlayabildiği yerlerde fırınları çalıştırıp insanların düzenli ekmek temin etmesini garantileyerek, çöpleri kaldırarak, hizmetlerini videolarla duyurarak epey sempati ve destek toplamıştı. Halk desteğine önem veriyordu. Nusra, elde ettiği avantajlı konumu başlangıçta çoğunlukla öbür örgütleri ezmekten çok onları yanına çekmek için kullandı. İktidar paylaşımına açık göründü. Deyr el-Zor ve Mayadin gibi bazı yerlerde örgütün otoritesine karşı protesto gösterileri yapıldıysa da, Nusra’nın hemen karşı gösteri düzenleyebilecek kadar taraftarı oluşmuştu. Hem yerli savaşçısı sürekli artıyordu hem de Afganistan’dan, Çeçenya’dan tecrübeli cihatçılar örgüte güç katıyordu. Hernekadar bağlantısını açığa vurmasa da El-Kaide’nin dünya çapındaki birikimi ve “itibarından” yararlanıyordu. Körfez emirliklerinden sponsorlar bulmuştu; silahları, donanımları modern, yiyeceği, parası boldu. Ustalıklı bomba yapım teknikleri geliştirmişti.

El-Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra Cephesi’nin lideri sıfatıyla dünyaca tanınmaya başladığında, Colani, 30’larının başlarındaydı, sakin, kendinden emin, disiplinli, stratejik düşünen, karşısındakini iyi dinleyen bir adam, diye tarif ediliyordu. Al Jazeera Arapça’ya verdiği röportajda, Suriye’ye geçmeden, başka cihatçıların düştükleri yanlışlara düşmemek için dünyanın her yerindeki benzer hareketlerin tarihine dair çok okuduğunu söyleyecekti.

Colani 2012 Temmuz’una kadar Şam’daydı, sonra İdlib ve Halep’in kuzey kısımlarına geçti. Ebu Abdullah adını kullanıyordu ve karşılaştığı yerel Nusra komutanlarına kendini “liderin özel temsilcisi” olarak tanıtıyordu. Ortalıkta dolaşarak kendini gizliyordu. Deyr ez-Zor’a otobüsle gitmiş, yoğun bombardımandan zarar görmemek için, Halep kırsalında rejimin denetimindeki Kafr Hamra’da daire kiralamıştı.

ZAMAN KAZANMAK İÇİN BİAT TAZELEDİLER

Ebu Ali el-Anbari, Irak İslâm Devleti’nin (IİD) Suriye kolunu oluşturmak için çalışan bir başka önemli isimdi. Colani’ye önce güvenmiş, ama örgütün Suriye’deki kamplarını gezip militanlarla konuştukça şüphe duymaya başlamıştı. Örgüt lideri Bağdadi’ye mektup yolladı, Colani ile Kahtani’nin ona sadık olmadıklarını, başka planların peşinde olduklarını bildirdi. Anbari, Colani’nin “hin ve ikiyüzlü bir kişi” olduğunu yazdı. “Askerlerinin dindarlığını falan umursadığı yok,” dedi. “Bunların uğruna kan döktüğü şey, medyada adlarının anılması. Uydu kanallarında kendilerinden sözedildiğinde çocuklar gibi seviniyorlar.”

Bağdadi kalkıp Suriye’ye geldi. Anbari, öfkeli lideri sınırda karşıladı. İkisi birlikte bir ay kadar Colani’yle kaldılar. Güvenlik nedeniyle fazla hareket edememeleri işlerini zorlaştırdı. Nusra liderleriyle biraraya geldiklerinde, Ebu Meryem el-Kahtani, herkesin Bağdadi’ye biatını tazelemesini önerdi. Yaptılar. Ama Nusra’cılar sadece zaman kazanmak için uysal davranmışlardı.

Nitekim Bağdadi tatmin olmadı. Suriye’deki örgütün sözünden çıkmamasını güvence altına almalıydı. El-Anbari’nin şüpheleri isabetliydi. Ancak o bunların doğrulanışını göremedi; Irak-Suriye sınırında Amerikalılara yakalanacakken kendini havaya uçurdu.

--DEVAM EDECEK--