• 10.07.2021 01:31
  • (131)

Muktedirler, iktidarı bırakmama derdinde. Çoğunluk desteğini kaybettiler, bugünkü koalisyon yapısıyla herhangi bir genel seçim kazanma şansları yok. Üstüne üstlük, yakın zamana kadar tek başına girdiğinde her seçimi kazanacağı öngörülen Tayyip Erdoğan da artık hemen bütün muhtemel rakipleri karşısında dezavantajlı.

Oyda hafif oyunda ağır ortak MHP’nin liderinin içsavaş tehdidi savurmasından (bugünün muhalefeti başa gelirse “millet ayağa kalkar”mış) sonra, büyük ortağın lideri cumhurbaşkanı da, münasip görmediği kimseye iktidarı bırakıp gitmeyeceğini ilan etti: “İstikametini kaybetmiş, avara kasnak gibi dolaşanlara bu memleketi teslim edemeyiz.”

Tayyip Erdoğan’ın sözünden -deyimin kullanımına takılmadan- başlayalım. İktidar devir-teslimi bakımından bu laf iki mânâya gelir: (1) devredebiliriz, (2) ama herkese devretmeyiz.

'YENİKAPI RUHU-2: ZORAKİ DÖNÜŞ'

İlki elbette önemli haber. Ancak muhalifleri gevşetmeye yönelik manipülatif ifade mi, kaçınılmaz düşüşü yumuşak geçiş haline getirebilmeyi amaçlayan sahici vaat mi, henüz bilemeyiz. Ayrıca, biriyken, pabucun fiyatına göre öbürüne de dönüşebilir. İkinci şıkla uğraşalım.

Erdoğan’ın sözünün gerisindeki mantığı izleyelim: (a) Seçim yapılacak. (b) Biz muhtemelen kaybedeceğiz. (c) Yerimize münasip birileri gelebilecekse sonucu kabul edeceğiz. (“Münasip” birinden kasıt, öncelikle şu olmalı: bugünkü iktidar koalisyonunun bütün kanatlarınca onaylanan.) (d) Böyle birileri gelemeyecekse iktidarı devretmemenin formülünü bulacağız.

Tabiî bu şıklar arasında değişik bağlantılar kurulabilir: (a) Kabul edebileceğimiz bir yeni iktidar bileşimi garantilenecekse seçim yapılır, yoksa yapılmaz. (b) Demek ki seçimden önce iktidar-muhalefet arasında seçim ertesinin pazarlığı yürütülecek ve seçimin kurallarını da seçim ortamının koşullarını da bu pazarlık belirleyecek. (c) Mevcut iktidar koalisyonunun, bir türlü doğru dürüst tanımlayamadığımız, -emeklileri dahil- “devlet-içi güçler” olarak adlandırdığımız grubu, belli ki, bu pazarlıkta çapından büyük ve “geçişken” rol oynayacak. Pazarlıktan anlaşma çıkmazsa, seçimin iptalinden seçim ortamının herkese hayatı daha da zehir edecek hale sokulmasına kadar bir dizi “devlet tedbiri” ile karşılaşacağız. İş “Yenikapı Ruhu” filminin ikincisini çekip “Zoraki Dönüş” adıyla oynatmaya varabilir mi, ana akım muhalefete zerre kadar güvenemediğimiz için bilemiyoruz.

ERDOĞAN'LI FORMÜLLER, ERDOĞAN'SIZ HALLER

Ayrıca çeşitli ön şartlar, yan şartlar, vs. öngörülebilir. Meselâ mevcut partiler+gizli bünyeler koalisyonunun gitmesi, ama Tayyip Erdoğan’ın yerini koruması, bunun için, hâlihazırdaki ne idüğü belirsiz başkanlık rejimiyle muhalefetin vaadi “güçlendirilmiş parlamenter rejim” arasında formüller bulunması. Muhalif seçmenin bozulup kaçmaması için böyle uzlaşmaları meşrulaştıracak motifler, argümanlar geliştirilmesi ki, buradan da yollar Yenikapı’ya çıkabilir. Nihayet, iktidarda kalmak için bugünkü görüş ve tavırlarını yeterince esnetebileceğine kesin gözüyle bakmak gereken Erdoğan’la mevcut muhalefet partileri arasında, temel siyasî sorunlar ve resmî “kırmızı çizgiler” bakımından öyle muazzam ayrımlar yok ki...

Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan, kendi eliyle düşkünleştirdiği partisinin artık, tek başına iktidar ne kelime, bugünkü müttefikleriyle bile seçim kazanma şansının bulunmadığını bilerek, yine de iktidarı devredip devretmeme tercihini evirip çevirmesini sağlayacak başka kuvvetlerinin varolduğunu söylüyor. Yukarıda azıcık deştiğimiz sözün varabileceği yerlerden biri, iktidarı basbayağı zorla elde tutmak.

Bunun için, başta ortakları, AKP liderini teşvik edecek çok sayıda grubun canhıraş şekilde sahneye fırlayacağını öngörebiliyoruz. Unutmayalım ki, bugünkü iktidar yapısı sayesinde elde ettikleri, mevcut hukuksuzluk ve keyfîlik olmasa yanına yaklaşamayacakları ayrıcalıklara sahip kılınmış, zengin ve erk sahibi edilmiş geniş bir kesim var. Bunlar için iktidarın devrilmesi mal-mülk, imtiyaz, kudret… yani 2000’ler İslâmcısı için bunlarla özdeşleşmiş hayat-memat meselesi.

Erdoğan, yeni şartlarda, bugünkü muhalifleriyle uzlaşarak -yetkileri azalmış-değişmiş olarak- konumunu koruyabilecekse bu kesimi sırtında taşımaktan da vazgeçebilir. AKP liderini açık kavgaya sürükleyebilecek koşul, kendisinin de belirttiği üzere, “istikametini kaybetmiş”, üstelik kendisiyle de anlaşmamış birilerinin iktidara gelmesi tehlikesi. O bu açık kavgayı her şeye rağmen devletin resmî silahlı ya da cübbeli güçleriyle, birtakım yasal prosedürlere uyulduğu havasını tamamen boşlamadan yapmayı yeğleyecektir. Çünkü ilk amacı birilerini yok etmek değil, iktidarı açısından tehlike olmaktan çıkarmak. İkinci -mecburî- amaç da, “dünyanın” -özellikle ilişki ihtiyacı duyulan kısmının- gözünde 80 milyonluk ülkenin yasal-meşru gözüken hükümdarı olarak kalabilmek. İşin ucunda para-pul meseleleri var.

 MHP’NİN DÜŞEBİLECEĞİ AÇMAZ

Ancak yüzde beş buçuğa kadar inmiş oyuyla bugünkü iktidarın asıl patronu gibi davranan “küçük ortak” için işler tam böyle değil. Mevcut iktidar koalisyonuna esas uzlaşmaz görüntüsünü kazandıran, saldırgan üslûbu kıyıcılık tehditleriyle bezeyen MHP, dört başı mâmur bir faşist doktrinden kendine ideoloji yapmış, dehşet yoluyla sağlayacağı sokak iktidarına dayanarak siyasî iktidar katlarında yer tutmayı politikasına eksen kılmış, tarihi suikastlar, cinayetler ve kitlesel şehir katliamlarıyla örülü bir parti. Devletin bazı gizli güçleriyle içiçe, kimi teşkilatları doğrudan onların uzantısı veya onların denetiminde. Hakiki toplumsal karşılığı da var, aynı zamanda devletin bir uzvu. Şimdi, resmî silahlı güçler, eğitim ve sağlık teşkilatı içerisinde, başka şartlarda hayal edemeyeceği, eleman kalitesi bakımından asla hak etmediği ölçüde yayılmış durumda.

“Komünistlerle sokaklarda vuruşulan” dönemden gelme MHP lideri Devlet Bahçeli, öyle görünüyor ki, resmî üniforma giydirilmiş partililerinin Türkiye ve Suriye’nin Kürt diyarlarında yapıp ettikleriyle yetinemiyor. Ülkenin batısında da şöyle, “şahlanan kısrak” geleneğini canlandıracak “etkinlikler” yapılmazsa gözü açık gidecek gibi bir hali var. Kendisinin ve partisinin ancak devlet-içi tercihin bastırma-çatışma olması durumunda ikbal göreceğini, aksi takdirde ancak muhtemel bir demokratikleşme hamlesini sekteye uğratmak için tekil eylemler sürdüren sabotajcılar konumuna düşeceklerini şüphesiz biliyor.

Memlekette demokrasi, hukuk, insan hakları isteyenler için zafer niteliğindeki 7 Haziran seçimlerinin tepeden geçersiz kılınacağı belli olduğu andan bu yana, MHP, tarihindeki en muazzam, en yaygın devlet-içi etkinliğe ulaştı. İlaveten dindarların da dümdüz milliyetçi-ırkçı cereyana huşû içerisinde katıldığı böyle bir dönemde bu partinin oyunun istikrarlı şekilde azalması ne ilginçtir! Ama azalıyor. Nâçizâne görüşüm, Erdoğan’ın pekâlâ kendisi için -partisi için değil; o çoktan ıskartaya çıktı- başka çıkış yolları aramaya girişebileceği, ancak, MHP’nin farklı herhangi bir yola sapamayacağı. Bu parti savaş havasının partisi.

Her ağzını açtığında memleketi hakarete, tehdide boğan MHP lideri, bu yüzden, istemedikleri iktidar değişimi ihtimali belirirse “milletin ayağa kalkacağını” duyurdu. Gerçek “millet”in içinden, niyeyse hep “millet” olarak adlandırılan bir grubun bu tür “ayağa kalkma”larının hiçbir zaman kendiliğinden gelişmediğini, hep birtakım resmî-gayriresmî vazifelilerle birlikte planlanıp yürütüldüğünü biliyoruz.

Açık-örtük iktidar operasyonlarında birlikte davranacağı devlet-içi kuvvetler ve MHP, varoluş şartlarını -ve ayrıcalıklarını- artık gelenekselleşmiş bazı uygulamalara bağlı görüyorlar. Demokrat muhalif oluşumları doğmadan boğmak, bunlardan biri. Her türlü adalet talebini ve solcu “yığışmayı” ezmek dağıtmak, bir başkası. Kürtlere göz açtırmamak zaten kafadan listenin başındaki. Bundan da gözde ve acil sayılanıysa, Kürtlerin hak mücadelesi ile çoğunluk nüfusun demokrasi-hukuk talepleri arasında, mazallah, köprü kurması ihtimali bulunanlara fırsat vermeme.

AZALMAYAN DİRENÇ

MHP ve onunla organik bağı bulunan devlet-içi güçler, öyle sanıyorum ki, bugün 2015’tekinden daha “ileri” hamleleri göze alabilecekler. 7 Haziran seçimlerinden çıkan tabloyu görünce, Saray’ın inisiyatifi ve desteğiyle, 2015 yazında o feci dehşet ortamını yarattılar. Toplumu hayal kırıklığına, moral çöküşe, korkuya sürüklediler. 1 Kasım seçimlerinde tepedekilerin istediği sonuçlar neredeyse alındı. Gelin görün ki, buna rağmen karşılarındaki direnç azalmadı, daralmadı, zayıflamadı.

2015 dehşetinin şokunu, binlerce HDP’liyi hapse atarak, bu partiyi kıpırdayamaz hale getirmeye çalışarak derinleştirmek istediler. Kürt siyasetiyle memleket genelindeki hak-adalet mücadelesinin birbirine dokunduğu noktalara top atışı yaparak. Bir ucundan ötekine ulaşılamayan çukurlar açmayı hedeflediler.

Bunların sonucunda gördükleri şudur: Asla peşlerine takamayacakları toplum kesimleri azalmıyor, gevşemiyor, aksine, karşılarındaki ahali çoğalıyor, kendi safları seyreliyor. Çalma-çırpma, yolsuzluk işleri her gün biraz daha ortaya dökülüp mide bulandırıyor. Üstelik, muhalefet hiç ummadığı birinin “içerden ifşaat” desteğiyle kaynak ve cephane de kazandı. Artık ortamı ateşe kana boğup seçim kazanılamaz. Ortamı ateşe kana boğup savaş kazanılır.

Bu yüzden, içsavaş çağrışımlı ifadeleri muhalefet liderlerinin şuursuzluk, sorumsuzluk sayıp kınama geçme aymazlığı karşısında ne kadar şaşıp kalsak azdır, değerli okurlar. Son derece ciddîye alınması gereken, somut tehdit var ortada. İç savaş tehditlerini dillendirenler, daha önce bunu denemiş mihraklar.

HAZIRLIK ZATEN BAŞLAMIŞ

İşte bu yüzden, Sedat Peker’in 8 Temmuz akşamı -[ https://cutt.ly/RmEIkQG ] tweet’ler atarak- anlattıklarını karışık hisler içinde okuduktan sonra, ana akım muhalefetten saatler boyu çıt çıkmayışı karşısında kapıldığım haleti ruhiyeyi tarif etmem zor. “Her şeye müstahakız” demeye ramak kalıyor bazen.

Peker, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “insanların millî ve dinî duygularını tahrik edip içsavaş çıkarma” amacı güttüğünü ileri sürdü. İddiasına göre Soylu, “15 Temmuz sonrasında da el altından birçok yapıya” silahlar dağıttırmış!

Sedat Peker bu iddiasını somut ayrıntılarını sıraladığı bir örnekle destekledi: 15 Temmuz ertesinde, “ağustosun ilk haftasında”, çeşitli yerlerde “Demokrasi Nöbeti” organizasyonları sürdürülürken, “Ekrem Gökçeker’den alınan, Özyurt’ların bünyesinde olan Renault beyaz Fluence marka araba”ya, “Esenyurt Cumhuriyet Meydanı’nın arkasında karanlık bir sokakta (DAP hotelin arka tarafında)” bir “kasa” Kalaşnikof konur. 23:30 sularında yola çıkan araçta Esenyurt AKP Gençlik Kolları Başkanı Abdülsebur Soğanlı ile “15 Temmuz gazisi, İçişleri Bakanlığı personeli” Ahmet Onay vardır. Peker: “Bu kişiye Gazi olması dolayısıyla ben araba alıp hediye etmiştim. Kendisi sayın Cumhurbaşkanımızın da sevdiği bir isimdir.” (Onay, yine tweet’lerle, Peker’in verdiği bütün ayrıntıları doğruladı, sadece arabadan arabaya ne aktarıldığını görmediğini ileri sürdü.) Silahlar Balat’ta, “Demir Kilise olarak bilinen Sveti Stefan Kilisesi’nin hizasındaki boş bir ara sokakta, gece 01:00 civarında”, AKP İstanbul Gençlik Kolları Başkanı Taha Ayhan’ın yardımcısı Osman Tomakin’in geldiği siyah Passat’a yüklenir. “Herhangi bir polis uygulamasına girmesin diye” bu araç “AKP İl Gençlik kolları Başkanına tahsisli”dir.

Bu ayrıntıların hepsi, Sedat Peker’in Süleyman Soylu’ya sorduğu şu soruya zemin oluşturdukları için önemli: “15 Temmuz sonrasında da bu silahları dağıtmaya neden devam ettiniz?”

Tabiî ki bu “sonrasında da”nın “da”sına ilk andan pek çok meslektaşımız dikkat çekti. 15 Temmuz gecesi birçok sivile silah dağıtıldığını ise gazete haberlerinden biliyoruz. 15 Temmuz’u epeyce geride bıraktıktan sonra da, ne biçim silahlanıp donandığıyla övünen, silahlarıyla fotoğraf-video çekip paylaşan, düşmanlarını cenge çağıran yığınla Türk-İslâm “mücahidi”ne rastlamıştık, hatırlarsanız; medyada ve sosyal medyada.

İçsavaş-pogrom çağrıştıran bütün bu silah-külah mevzuları, “ayağa kalkarız”, “bırakmayız” lafları, “icabında seçim de yapmayız” imâları duymazdan gelindikçe aklıma şu fıkra düşüyor:

Karısının kendisini aldattığından şüphelenen adam gider, detektif tutar. Detektif bir süre izler, gelir, “Eşiniz bir adamla buluştu,” diye anlatmaya başlar. “Apartmana girip üst kata çıktılar. Karşı çatıdan izledim. İçkiler içip romantik dans etmeye koyuldular…” Adamın gözleri açılır: “E, sonra?” Detektif, “Sonrasını göremedim,” der. “Perdeyi kapattılar.” Adam öfkeyle ayağa kalkar: “Sana boşuna mı para veriyorum birader! Ne demek görmedim? İçime şüphe düşürdün şimdi!”