• 13.10.2021 06:26

Bildiğimiz anlamıyla “dünya” veya “yeryüzü” ile kanıksanmış anlamıyla “insanlık”, belli ki kritik bir dönüşümün eşiğinde. Somut-gündelik zorluklar, giderek ağırlaşan yaşam koşulları, artan küresel eşitsizlik, adaletsizlik, bizimki gibi ülkelerde ipini koparmış giden haksızlık hukuksuzluk, derinleşen yoksulluk gözlerimizi karartıyor, zihnimizi işgal ediyor, bedenimizi yoruyor, bu yüzden idrak edemiyoruz, ama virajdayız. Üstelik döndüğümüzde neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz. Çünkü bir yandan da, doğrudan varolma koşullarımıza yönelik tehditle yüzyüzeyiz ve tehdidi yaratan marifetlerimizden vazgeçmeye niyetimiz yok. Şu basit ve kolaycı görünen ifade, şu anda belki de bütün savaşlardan, bütün zulümlerden, bütün jeopolitik hesaplardan, bütün politik tezgâhlardan daha önemli gerçeği ifade ediyor: “İklim krizi” diye adlandırarak, “sorunlarımızdan biri” mertebesine indirip hazmetmeye, “kriz olduğuna göre çözümü vardır” tesellisi aracıyla hafifsemeye çalıştığımız dönüşüm, doğrudan doğruya yaşama ortamımızla ilgili. Muhtemel sonuçları, havasız yerde soluk alamama, susuz varkalamama ölçüsünde basit ve öldürücü olabilir.
Öbür yanda, insan toplumunun büyük kısmıyla doğrudan içinde yaşadığı veya tâbi olduğu düzen, kapitalizm, bir çeşit sosyal devlet mekanizmasıyla, hukuk kurumuyla görece dengelenmiş haliyle, eşitsizlik temeli üzerinde yükselmesine rağmen insanlığın hatırı sayılır kesimince razı olunabilir görünse de, kendisini razı olunabilir kılan bireysel özgürlük ve zenginleşebilme vaatlerini kendi eliyle ezip dağıtıyor. Artık eşitsizlik yaratmanın kapitalizmin doğasında olduğu, toplam insan refahını asla sağlayamayacağı gerçeği inkâr edilemez hale geldi. Bu düzenin sahipleri, kollayıcıları da artık aksini iddia etmiyorlar. Tersine, bunun mecburen böyle olacağını, başka türlüsünün mümkün olmadığını propaganda ediyorlar. Eşitsizliğin mecburî bir varoluş tarzı olduğu, insan toplumunun zihnine birkaç yüzyıldır bu kadar derin ve kalıcı şekilde kazınmamıştı.
Doğal ve toplumsal gelişmenin bu iki büyük olgusuna üçüncü bir eğilimi eklemeliyiz: Teknolojinin tuttuğu rota, üretim, sanayi, çalışma, emek, iş örgütlenmesi gibi kavramların yerleşik anlamlarını boşa çıkarıyor. İnsanın işgücü giderek üretim sürecinden dışlanıyor. Dağıtım ve pazarlamadan da. Ticaretten de. Üç-beş yönetici, elli-yüz işçiyle hacimli, karışık işler yönetilebilir hale geliyor. Hâlâ insan işgücüne ihtiyaç duyulması, yapay zekâ tarafından yönetilen otomasyonun henüz yayılmadığı, şu an için daha kârlı olmadığından kapsamadığı alanların varlığından. Yalnız üç boyutlu yazıcıların bile ne çok malın üretimini devralacağını gözönüne getirmek şok edici. Tabiî bambaşka koşullarda yetişmiş, şekillenmiş bizler bu gözönünde canlandırma işini yapabilir miyiz, şüpheli. İnsanların sabit mesleklerinin, işlerinin nadirattan olacağı, çalışarak geçinmek zorunda olanın hayatı boyunca sürekli yeniden eğitim görmek zorunda kalacağı, çoğu yerde emekçilerin topluca birarada bulunmayacağı, tekinsiz ve güvencesiz bir gelecek bizleri bekliyor. Engel olamazsak.
 
Küresel rota
 
Bu üç büyük olguyu biraraya getirdiğimizde karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: Varoluş koşulları zorlaştığından insanlığın bütününün selameti çözülmesi imkânsız boyutlarda mesele haline gelecek. Emekçiler, yoksullar, yaşlılar başta, insanlığın bir kısmı “gereksiz nüfus” sayılmaya başlanacak. Bugünden akıl edilmeye ve dillendirilmeye başlandı ki, yeryüzündeki insan nüfusu sekiz değil, diyelim üç milyar olsa, doğal çevreyle ilgili sorunların ağırlığı müthiş azalır. Dolayısıyla, insan nüfusunu kısa sürede dramatik boyutta azaltmak, belki orta belki kısa vadede, dünyanın egemenlerinin üzerinde anlaşacağı bir küresel rota olabilir.
Kabaca şöyle düşünelim: Yoksullarından, yarının ekonomisi için gerekli eğitim ve donanımı edinmesi zor görünen nüfus kesimlerinden, göçmenlerden kurtulmuş olan ABD, Avrupa, Japonya, Çin orta sınıf üstü ahalisi ile bunların yanına başka ülkelerden katılacak ayrıcalıklılar, gerikalan hepimizi yok etseler gayet rahat yaşayamazlar mı? Belki henüz değil, ama yakın gelecekte sınırlı bir hizmetkârlar topluluğuyla işlerini görebilirler muhtemelen. Cep telefonları, dizüstü bilgisayarlar, sabit diskler, oyun aygıtları, DVD oynatıcılar, vs. için Kongo’daki madenden tantalum çıkarılacak diye, işsizleriyle, hastalarıyla, yaşlılarıyla koca Kongo nüfusunu beslemek niye zorunlu olsun ki, yeni dünyanın egemenleri için? Çok mu zalimce? Değil.
 
Atılacak ilk “safra”
 
Hele yaşlılar konusu. İddiam o ki, “yaşlılardan kurtulma” fikrini giderek daha çok işitecek ve belki bu alanda bazı düzenlemelerin hazırlandığını öğreneceğiz. Nitekim bazı fiilî öncü girişimleri salgın ve karantina sırasında gördük. Burada bizde yapılan ayrımcılığa aylar boyunca kurban veya şahit olduk. Ayrıca, devletin gerekli izahatı ve hassasiyeti her zamanki gibi esirgemesi ve tamamen yanlış yönlendirmesi sonucu, salgının ilk günlerinde sokağa çıkan yaşlılara yönelik saldırılar izledik. İddiama kaynak ettiğim tesbitim de şudur ki, safra sayıp atmaya gerikalanların en kolay ikna edileceği, “yük” oluşturan en kalabalık insan grubu yaşlılardır. Bu yaşlılık hangi ölçüye göre saptanacak, hangi yaştan sonrası için veya hangi şartlar varsa geçerli sayılacak, bunu kestirmek zor. Zira dünyanın en zenginleri ya da muktedirleri, zorbaları arasında çok sayıda yaşlı insan var; bu yüzden hemen çizgi çekip birilerini sınırın öbür tarafına atmak kolay değil.
 
Ama olmaz ki! - Olmaz mı sahiden?
 
İtirazları duyar gibiyim: Böyle bir ayrımcılık ve imha seferberliğine “birşeylerin” izin vermeyeceğini düşünen, söyleyen çıkacaktır. Eğer engel olması beklenen gelenek-görenekse, bunun ne kadar kolay çöpe eğilip bükülebildiğini biliyoruz. Ahlâksa, onun bizzat bekçiliğine soyunanlar tarafından cılkının çıkarıldığı zamandayız. Nihayet, günümüzün ideolojisi, insanlığın gerikalanının da hayatına hançer gibi saplanan büyükşehir ideolojisi, hattâ genel olarak Zamâne Ruhu, egemenler-muktedirler tarafından korunan kollanan yönleriyle, insan toplumunun “işe yaramaz” kısmının gözden çıkarılmasına son derece uygun zemin sunuyor. Ortam gayet müsait yani.
Şüphesiz başka kaynakları da bulunan yaşlı nefreti ve aşağılaması, sandığımızdan çok daha yaygın, üstelik olmayacak yerlere sızdığı, yerleştiği gibi, dal budak da salıyor. Ve eşitsizlik, adaletsizlik, vicdansızlık üçlemesinin hayat tarzı olarak yerleşeceği mutlu koyunlar dünyasına geçiş için tutamak oluşturuyor. Çünkü bu özel nefret ve aşağılama türü vicdana karşı çalışan mekanizmaya yakıt sağlıyor.
“Çocuklarımızı şöyle severiz”, “gençlerimize böyle değer veririz” palavraları kadar pratik bakımdan can yakıcı olmasa da “yaşlılarımızı şöyle sayarız, onlara böyle hürmet ederiz” atma tutmaları, “ah analarımız” yaltaklanmalarından geçilmeyen toplumsal ortamımızda makbûl dalaveralardan. Oysa yaşlı nefreti gün geçtikçe yeni boyutlar kazanıyor. Bu satırları yazışım, durumu insanlık meselesi olarak görmeme değil, 65 yaşını geçmiş biri olmama bağlanacak ve alay konusu edilecektir, eminim. Bugünkü yaşlı aşağılaması ve nefretinin nasıl müstakbel küresel faşist akımın gözde motiflerinden olacağı, azıcık gayretle tesbit edilebilir.
 
Nesilleri ne zaman tükenir?
 
Bazı örnekler vererek bitireyim. Twitter’da dolaşacağız. İsim ve konu belirtmeyeceğim; önemi yok. İşin nerelere vardığını görelim, varabileceğini öngörelim. 1946-64 arasında doğmuş kuşak için genellikle Amerikalıların kullandığı “boomer” kavramı, yaşlı aşağılama faaliyetinin en gözde lafı. Tek kişiye hakaret edilirken kullanılışı başlıbaşına ırkçılık, görüldüğü üzre. Ama anlaşılsa da bir şey değiştirmeyecek, çünkü zaten amaç asla tek kişiyle sınırlı değil.
İlk aktaracağım mesaj şu: “50 yaş üstü oy vermemeli.” Net. Oy vermemenin ardından neler gelebilir, o net değil. Sedat Peker’in 40 yaş sınırına yerleştirdiği çıtayı bu kişi on sene yukarı çekmiş ve toplumun bir kısmını daha yurttaş statüsüne almış en azından. Başka biriyse daha hoşgörülü (noktalama ve imla hatalarını düzeltmiyorum): “Yıllardır hep savunduğum bir düşünce 60 yaş üstüne seçme ve seçilme hakkını kaldıracaksın o zaman belki bi şeyler düzelir yoluna girer”.
Başka bir vatandaşımız, meseleyi yaştan ibaret görmüyor ve ölçütü somutluyor: “Emekliler oy kullanmasın diye boşuna demiyoruz :) Maaşını alıp anca 5-10 sene daha yaşayacak adamın umurunda değil sonraki 50 sene.” Sorum şu: Sizce bu fikir çok kişiyi ikna etmez mi? (Meselâ ben ikna olabilirim :) Fakat ayrımcılık ve nefret mesajda durduğu gibi durmuyor. Üçüncü bir mesajda kuşak ve iş yaşamının dışında bulunma ölçütleri birleştiriliyor: “2 dk bile dayanamadım. Bu rezil boomer jenarasyonu 3 ayda 300 lira alacağım diye yaptıkları ortada, ülke yansa umurunda değil onun 300 lirası yatsın yeter.” Ben burada neye dayanamadığımı biliyorsam da, mesaj sahibinin neye dayanamadığını hatırlamıyorum. Muhtemelen biri kendisine saçma görünen bir laf etmiştir. Laf sahiden saçma olabilir elbette. Başkası pekiştiriyor: “Ben bu nesilden umudu keseli çok oldu. Bunların peşinde enerjinizi tüketmeyin. Gençlere sorun. Eğitimli insanlarımıza sorun.” Burada aynı zamanda, yaşlılık ve emekliliğin eğitimsizlikle yanyana getirildiğini görüyoruz. Yaşlıların yaşlı olarak yaratıldığına kadar gidebiliriz buradan. Gidemiyoruz, çünkü şu soruyu cevaplamamız gerekiyor: “Bunların nesli ne zaman tükenir tam olarak”? Belki “siz tüketince” cevabı vererek özlenen gelişmeyi öne çekebiliriz. Ama burada fazla oyalanmaya gelmez, çünkü fizikî saldırıdan bir adım öncesi sırada: “Amina kodumun asalaklari.”
En sona bence en çarpıcısını sakladım. Bunu dışavurduğu derin şuur ve idrak kapasitesi bakımından değil, başka nedenle aktarıyorum: Nasıl hiç beklenmedik bir insan grubu birden, asla olmayacak şekilde homojenleştirilir, tekleştirilir, topluca birşeylerin suçlusu ilan edilir, göz alıcı örnekle karşı karşıyayız: “Yetmez ama evetçiler bunlar işte. Çok ağır küfür edeceğim ama maalesef onu da anlayacak zekaları olmadığı için ettiğim küfür boşa gidecek. O yüzden bu jenerasyon ölmeden bu ülkenin düzelebileceğine inanmak biraz zor.”
Meselenin aile terbiyesi ve Türk Millî Eğitimi ile ilişkisini başka zaman konu ederiz artık. Bir başka eğitim kurumu olan siyasî ahlâkla birlikte.
Ne diyelim? Teşekkürler Türkiye!