• 26.11.2021 06:47

Bakın ne diyeceğim: "Ekonomi bilimi" diye bir şey yok aslında. Öyle, insanların yaptığından ettiğinden bağımsız, nükleer enerji veya havuçla elma üretsek de, yirmi dört saat dünya borsaları kovalayıp oradan oraya paralar kaydırsak da, hiç bulaşmayıp yan gelip yatsak da bizden bağımsız işleyen mekanizmalar, her şeye yön veren yasalar falan yok. Eğer futbol kuralları ve maçlarda olup bitenler bizim dışımızda, bağımsız, nesnel yasalara göre gelişen hadiselerse, ekonomiyi de öyle sayabiliriz. O kadar. Tesadüf ve “elde olmayan etkenler”i ihmal etmeden. Yani iş, teknik direktörün sahaya çıkaracağı kadroda, vereceği taktikte, futbolcuların ne yapıp edeceğinde, yani hem iyi oynayıp oynamayacağında hem hakemi hangi fırsatta nasıl kandıracağında - ekonomiden bahsediyoruz, bunsuz olmaz. Ayrıca saha dışında işleyen ağır torpil, rüşvet, şike mekanizmalarını, transfer dümenlerini, sahadaki oyunun etrafında kurulmuş, haybeden para kazanıp istifleyen sektörleri de eklemeliyiz. Tablo daha gerçekçi olur. Hele zenginleşmenin üretimden ne kadar koptuğu düşünülür, en kârlı manevraların yapıldığı, en büyük kazançların elde edildiği alanın tamamen muhayyel bir para oyunu sahası olduğu göz önüne alınırsa, maçın esasen saha dışında kazanıldığına dair hayret verici -çünkü oyunun oyunluğunu inkâr eder- taraftar inancının ekonomi âleminde doğrulandığını görürüz.

Hâlihazırda Türkiye ekonomisi dibe doğru batmakta. Böyle söyleniyor. Yaygın görüşe göre, ülkeyi yönetenler aslında yönetemiyor ve cehaletleri, ehliyetsizlikleri yüzünden ekonomiyi batırıyorlar. Kimse kusura bakmasın noktasında bildirmek isterim ki, bunun böyle olduğunu hiç mi hiç sanmıyorum. Kimse cehalet veya iş bilmezlik yüzünden bizi yoksulluğa sürüklemiyor. Bizim yoksulluğa sürüklenmemizi göze alarak kendini zenginleştiriyor.

Aslına bakarsanız, her fırsatta bütün kötülüklerin anası mahiyetinde sahneye çıkarılan ve marifetleri dillerden düşmeyen şu “ekonomik kriz”lerin büyük kısmı da öyle sanıldığı gibi, herkesin başına gelmiş bela falan değildir. Tarihte “ekonomik kriz” sıfatına uygun görülmüş pek az sarsıntı sahiden bu adı hak edecek genellikte hasara yol açmış. İstisnasız bütün krizlerde birileri yoksullaşır, başka birileri zenginleşir. Tesadüfe bakın ki, yine hemen bütün krizlerde yoksullaşanlarla zenginleşenler aşağı yukarı aynı toplumsal kesimlerdir.

Çünkü birilerinin karar verme mevki ve kapasitesini, eylem ve yaptırım gücünü elinde tuttuğu düzenler içerisinde yaşıyoruz. Ve bu zenginler, güçlüler, silahlılar koalisyonu, nasıl yaşayacağımızı büyük ölçüde belirler.

Doların yükselişi, hem varsa biriktirdiğimiz parayı hem de emeğimiz karşılığı kazandığımızı eritiyor. Satın alabileceklerimiz, sahip olabileceklerimiz azalıyor, kimilerimizin hayatına para karşılığı edinilebilir herhangi bir şey katması imkânsızlaşıyor, kimilerimiz yoksulluğa, kimilerimiz açlığa sürükleniyor. Peki bu topluca yoksullaşmadan muaf kalabilen kimse var mı? Olmaz olur mu? Kimler bunlar? “Ekonomi” denen ve güya bizim de katılımımızla yürüdüğü varsayılan çarkın nasıl döneceğine karar verenler. Bütün işlerin kendi çıkarlarına yürüyebilmesi, alınacak kararların kendi gelirlerini, servetlerini artırabilmesi, başkalarının hayatı ve kaderi üzerindeki karar verme kapasitelerinin azalmaması konularında uzmanlaşmış, aile-zümre gelenekleri oluşturmuş ya da günün fırsatlarını değerlendirme hususunda kabiliyet ve ilişkiler geliştirmiş, açıkgöz, paragöz kimseler.

Bakın, ne burjuvazi diyorum ne oligarşilerden söz ediyorum ne menfaat düşkünü siyasetçilerin marifetlerinden bahsediyorum! Çünkü, aman, sakın eşitlikçi, bozguncu solcu lafları karışmasın araya, ekonomi denen kandırmacanın hakikati ortaya dökülmesin, sakın eşitsizliği doğası gereği varsayan ideolojilerin egemenliğinde, serbest piyasa palavrasıyla başlayıp “ekonomi bilimi” safsatasına uzanan kurgusal âlemin The Truman Show filmindeki gibi, ufkumuza oturan, gökyüzümüzün yerine geçen, imal edilmiş bir yarımküre olduğu anlaşılmasın!

Kararları alanlara verenlere dönelim. Türkçede karar almakla karar vermenin aynı şey oluşu bize bu konuda yol gösterir mi? Göstermez, devam edelim. Hayır, ekonomiden bahsediyoruz, işin içine alışveriş girdi, duraladım bir an. Nâçizâne, görüşüm o ki, doların yeniden sıçrayacağını, kırk sekiz haber sitesinin sosyal medyada yüz doksan dokuzuncu defa, içinde “rekor” veya “zirve” lafı geçen mesajlar paylaşacağını, yoksul ana babaların karardıkça karararak bakışlarını çocuklarından daha çok kaçıracağını, kendini hali vakti azıcık yerinde sayanın artık yerinde sayamayıp gerilemek zorunda olacağını ve umutsuzluktan umutsuzluğa sürükleneceğini, milyonlarca insanın iç sıkıntısıyla puflayıp ve korkuyla soluğunu tutacağını, göz göre göre boyuna faiz düşürme kararları alanlar elbette biliyorlar. Şu basit soruyu neden ilk anda ve hep beraber sormuyoruz: Bu kararlarla herkes mi yoksullaşıyor? Kimler yoksullaşmıyor, aksine zenginleşiyor?

SORAMADIĞIMIZ SORULAR 

Tepemize yıkılan ekonomi binasının enkazı altında kalışımızda bizim kabahatimiz sadece gerçekte var olmayan kazançlar-gelirlere göre yaşam sürmek değil. Gerekli soruları sormamak büyük kabahatimiz: Krizler kimlere yarıyor? Neden hep onlara yarıyor? Neden krizleri derinleştiren kararları alanlarla krizlerden kârlı çıkanların aynı kişiler oluşundan kıllanmıyoruz? Şu anda alenen ve acilen sormalıyız: Ülkeyi yöneten klik ve zengin ettiği çevrelerin serveti, dolardaki artışla birlikte ne kadar arttı? Gerçek soru budur.

İkinci soru, “geçiş garantisi”, “sefer garantisi” gibi abuk subuk icatlarla yok yere cebimizden çalınıp eşe dosta aktarılan milyarların ekonomiye etkisinin niye ağızlar “kriz” diye her açıldığında ortaya sürülmeyişi? Niye? Ekonominin nesnel yasalara göre yürüyen bilim sayılmasına halel gelmesin diye mi? Düpedüz, eldeki parayı verimli işe yatırmak yerine birilerinin cebine koyuyorsun, neresi bilim! Kıçtan ısıtmalı yüzlerce makam arabası alınıp eldeki para zamâne fırsatçılarının konforuna harcandığında bunun ekonomiye tesiri “bilim”in varsayım sınırları dışında mıdır? Tıpkı neye harcandığı bilinmeyen, sorulamayan, devlet sırrı kasasına saklanmış örtülü ödenek gibi.

Üçüncü bir soru daha var ki, onun sorulmayışı, bir yerden sonra artık memleket sakinlerinin ezcümle ana akım siyasetçiler ve fikir erbâbı tarafından hiçe sayılması anlamına geliyor, bendenize göre: Görünür ve görünmez askerî harcamaların ekonomik durumumuza etkisi nedir? Ne çaptadır? “Uçaklarımız şurayı vurdu”, “toplarımız şurayı dövdü” diye övünülüyor, “Suriye’de orayı aldık”, “Irak’ta şuraları ele geçirdik” diye şişiniliyor. Bedava mı yürüyor bu işler? Bir top mermisi kaç para? Bir ara Tayyip Erdoğan da sormuştu, hatırlarsınız: Mermi kaç para, haberiniz var mı sizin, demişti. Ankara’nın beslediği binlerce maaşlı Suriyeli cihatçının eğitimine, donatımına toplam kaç para gidiyor? S-400 alımıyla sokağa atılan para bir tarafta, F-35 ağından dışlanmanın zararı öbür tarafta. Bunlarla ilişkili bir soru daha: ABD’de tamamen fuzulî yere lobi firmalarına ne paralar ödeniyor? “Mavi Vatan - Çuvallayış” ve “Trablusgarp - Dökülüş” dizisinin maliyetleri neler? (Milliyetçi-ırkçı hamaset dizileri için TRT’ye verilen paralar ne kadar?) Hakikaten aklım almıyor, son on yılda askerî harcamaları yüzde 86 artmış bir ülkede bu mevzu nasıl hasır altı edilir? Sığmaz ki hiçbir şeyin altına!

Ekonomik tercihlerin kişisel-zümresel zenginleşme, abartılı lüks-konfor ve boyundan büyük fetih işlerine kalkışmaya göre yapılışının mevcut krize tesiri nedir? Memleketin tarımının batırılması bütünüyle birtakım çıplak çıkar hesapları yüzündense, ekonominin “nesnel” gereklerinden evvel konuşulacak şey yok mudur?

Ekonomi, öyle trafik lambaları sistemi gibi, zamanlamalar ve sıralamalar iyi ayarlandığında ve herkes kurala uyduğunda tıkır tıkır işlemesi beklenecek mekanizma değil. Tamamen insan-zümre kararlarıyla şekillenen bir oyun. Evet, oyun. Harp oyunu gibi. Yalnız gerçek mermiyle. Kuralları koyanlar ve gerek gördüklerinde değiştirenlerle oyunu kazananlar hep aynı kişiler. Bazen fire verirler, ama genel olarak ve uzun vadede durum değişmez. Farklı fırsatlar keşfeden, farklı hünerler geliştirenler, bazen beklenmedik şekilde aralarına katılır, onları da massederler. Bazen, işler karışacak, kitlesel memnuniyetsizlik düzeni bozacak gibi göründüğünde, alttaki tabakalara konforun ucundan azıcık sızdırır, ayrıcalıklarını ucundan gösterir, eskimiş olanlarını paylaşırlar, ama güçleri yerindeyse zırnık koklatmazlar. Şu anda dünyayı zırnık koklatmama esasına göre yeniden biçimlendiriyorlar.

Genel ekonomi meselesinde yanlış anlaşılan belki şu: Karar ve güç merkezi tek değil, bunlar da birbirleriyle çekişiyor, birbirlerinden kapmaya ya da sakınmaya çalışıyorlar. Bu yüzden bazen olan biteni dümdüz kavramak mümkün olmuyor. Ya da hesaba katmadıkları etkenler beklentileri boşa çıkarıyor, hesaptaki ihmal zararlara yol açabiliyor, itirazlar yaygınlaşabiliyor, sertleşebiliyor, vs.. Çünkü ekonomi oyunu, toplumsal alanda, insanların yaşam alanında oynanıyor. Çıkar ilişkilerinin, üstünlük, hakimiyet kaygılarının, ihtirasların, milliyetçilik, ırkçılık gibi sebebi mesnedi kolay izah edilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen illetlerin cirit attığı, karmaşık evrende. Beslenme-barınma gibi temel ihtiyaçlarımızı ve günümüzdeki ortalama insan toplumu hayatının gereklerini yetki alanına alıp varoluş hak ve hürriyetini gasp ettiği için yaşama koşullarımızın zemini, çerçevesi, bir tür ilâhî düzen gibi görünüyor. Değil. Çünkü sormadığımız şu basit soru, hakkıyla sorulduğunda ipliğini pazara çıkarabiliyor: Krizlerden niye hep aynı kişiler-şirketler kârlı çıkıyor?

Güncelleştirirsek: Şu andaki Türkiye ekonomisi yönetimi, kimleri, başka koşullarda olamayacak şekilde zengin ediyor?

Bu seferki yönetim kararları, yöneticilerin sadece kendilerine menfaat sağlamakla suçlanabileceği sınırın ötesine uzanıyor, toplumu, memleketi topluca yoksulluğa sürüklemeyi içeriyor. Bu çok büyük suç. Gerçi bizde vatana ihanet suçunun vatanla ilgisi yoktur, devlet politikalarına itiraz edince bununla suçlanırsınız normal olarak. Ancak burada kavramın nâdir isabetli kullanımına örnek oluşturacak vaziyet var.