• 25.01.2015 00:00
  • (2547)

 “Seçilmiş Nursi'yi darbeyle deviren Sisi'nin en büyük destekçisi öldü… Suudi Kralı... Sisi'yle aynı masaya oturmadı Başkan... Ama darbecinin cenazesine gitti, çok önemli seyahatini keserek... Üstüne üstlük bir de yas tutacakmışız milletçe... İnandırıcı olmak, ikiyüzlü olmamak da budur, değil mi... De get...” diye yazdım bir yerlerde… Kabadayılığın bir yöntem olmadığını anlamış mıdır dersiniz… Hiç sanmam… Ama çok önemli bir ders, siyaseti biat etmek, siyah-beyaz bir dünya olarak görmek isteyenlere…

İster beğenelim, ister beğenmeyelim (ben hayatım boyunca siyaseten uzak durdum) bu konuda en veciz ifade Süleyman Demirel’e aittir… “Dün dündür, bugün bugündür!”… Siyaset ebedi ve ezeli sevgilerin, sadakatin, husumetin, düşmanlığın zanaatı değildir… Kabadayılık hiç değildir… Yerinde rest çekebilmek, ama yüzyüze bakabilme olanağını ortadan kaldırmamayı becerebilmektir siyaset zanaatı… Doğru olan yerde “van minüt” doğruyken, aynı ortamda konsept içeren, ders verir gibi konuşabilmektir siyaset zanaatı… Siyaseten kavgalı olsan bile, uluslararası bir toplantıda muhatabınla aynı safta olabilmektir siyaset zanaatı…

“Ondan nefret ediyorum; o gitsin de...” dediğiniz bir siyasetçiyi öyle bir dönem gelir ki, başka bir musibete karşı desteklersiniz… Sevgili Münir Aktolga, cuntacı generale karşı Demirel desteklenmelidir dediğinden bu yana yarım asır geçti… Hiç birimiz yarım asır önce bu tespiti anlamadık… Münir’in yoldaşları da anlamadılar…

Siyasi partilerle, iktidarlarla ebedi dostluklar ve sorumluluklar o siyasi partilerin içinde olanlar için var… Aslında o da olmamalı… Gelişmiş demokrasilerde siyasi partiler, özgür iradelerin bütünleşmesidir genellikle… Türkiye’de siyasi parti dünyası buna çok uzak… Bırakın parti kararlarını, parti başkanlarının iki dudağı arasındadır “partililerin” tavırları… Kimlerin seçimlerde aday olacağına bile “tek adamlar” karar verir her siyasi partide… Demokrasiden, özgür iradeden nasibini almamış bir siyaset sahnesinde bu durumun değişeceğini beklemek benim hayat beklentim içinde bir hayal…

Peki, “ben parti üyesi değilim, sadece destekliyorum… Yanlışı olursa eleştiririm” gibi laflar eden çok geniş bir yelpazedeki “destekçilere” ne demeli… Türkiye’deki “mürit” alışkanlıklarını bir türlü aşamayınca, “şef” ya da “başkan” ya da ne bileyim “muktedir” ne yaparsa doğrudur bazıları için… Ya biat edip her şeyini kabul edeceksin “liderin” ya da “liderin” düşmanısın… Bu tavır tüm siyasi saflarda böyle… Oysa Türkiye siyaset literatürüne bence başarılı bir şekilde giren “Yetmez ama Evet” düsturu, “eleştirel destek” prensibi kendine aydın diyen ve siyasi partilere ve öbeklere ait olmayanlara çok güzel bir olanak sağlıyor… Demokratik, yapıcı bir muhalefetin hayal bile edilemeyecek olduğu, siyasetin karşılıklı düşmanlıklar olarak görüldüğü, “uzlaşma kültürünün” hiçbir alanda geçerlilik kazanmadığı ülkemizde, bir nevi yapıcı muhalefet görevi üstlenme olanağı çok az aydın tarafından kullanılıyor… Oysa “dost acı söyler” ama dosttur…

“Bak gördün mü, nasıl vurdu masaya yumruğunu” dediğimiz birinin, yumruğu “vurmaması” gereken yerde de yumruğunu vuruyorsa, bunun yanlış olduğunu söyleyebilmeliyiz… Sırf siyasette değil hayatın her alanında, ikili ilişkilerimizden devlet yönetmeye kadar, özel tartışmalarımızdan siyasi hasımlıklarımıza kadar uzlaşma kültürünün yerleştiği bir ülke ne güzel bir ülke olurdu… Olur mu? Umarım olur… Benim fazla vaktim kalmadı zira…