• 27.11.2019 00:00
  • (1451)

 Altıncı gün de dolmuştu… Kimse uğramamıştı… Açlık bütün vücudunu kemiriyordu… Yurt dışına çıkması için karar verilmişti, ama henüz tarihi belli değildi… Ertesi sabah çok erkenden, apartmanda hiç ses yokken evden çıkacak ve akşam çok geç bir saatte, apartmanın tüm ışıkları söndüğünde dönecekti… Yiyecek bir şeyler almaydı eve… Yoldaşların kim bilir ne kadar derdi vardı… Öyle ya, bi tek o yoktu ki… Zaman sızlanıp suçlu arama zamanı değildi… Hem yarın, belki de Ayşe’yi görebilirdi… En azından bir haber ulaştırabilirdi belki… Çok merak etmiştir mutlaka diye düşündü…


Darbenin birkaç gün sonrasıydı, hala güvenli bir yer bulunamadığı için serseri mayın gibi bir orada, bir burada gecelemek zorunda olduğu günlerdi… Ayşe’yle, son kez olduğunu düşündüğü buluşma yerine giderken çok tedirgindi… Ayşe her şeyi düşünmüş ve Kabataş’ta, Setüstü’nde boş bir apartman dairesini buluşma yeri olarak bildirmişti… Galiba kendisine ya da bir akrabasına aitti daire ve henüz boştu… Korkuyordu yakalanmaktan… Daha da fazlası yakalanırken Ayşe’nin de başını yakmaktan… Ama önüne geçilemez bir istekti buluşmak…

Ev bomboştu… Denize bakan kocaman bir salonda iki kişilik bir koltuk ve bir de yere öylesine atılmış bir döşek… Evde bunlardan başka hiçbir şey yoktu… Ama onlar vardı ve sevgileri bütün evi doldurmaya yetiyordu… Sarıldılar birbirlerine hafızalarında, yüreklerinde ne varsa her konuda konuştular… Sanki son birlikteliklerinde anlatılmamış hiçbir şey kalmasın diyorlardı… Sabahı ettiler sevişerek, konuşarak, koklaşarak… Gözlerinde yaş birikmiş miydi, ikisinin de umurunda değildi…

Saklandığı basit ihtiyaçlara göre düzenlenmiş evde bir güzel hissetti kendini, bunları düşünürken…

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti… Geceleri giyinik olarak ve uyumadan parmaklarının ucuna basarak volta atıyor ve her an birilerinin gelip onu yakalayacağını bekler gibiydi… Adamların karşısına don-gömlekle de çıkmak istemiyordu doğrusu… Evin bulunduğu sokaktan çok sayıda araba motoru ve koşuşma sesleri geldiğinde o hala Ayşe’yi düşünmekteydi… Perde aralığından baktığında birden fazla askeri araç ve birkaç tane de sivil araba gördü… Asker ve sivil adamlar sağa sola koşuşturuyorlardı… İki sivil ve birkaç tanede üniformalı adam apartmanın kapısına yöneldiler ve kapı gürültüyle açıldı….

Kalbi göğüs çeperini parçalayacak gibi atıyordu… Korkuyordu… Hem de nasıl… 12 Mart günleri geçti gözünün önünden… Korkusunu belli etmemesi gerektiğini düşündü… Dairenin giriş kapısının hemen karşısında ayakta bekledi gelmelerini… Bin yıl geçti… Uzun uzun… Kimse gelmedi… Merdivenlerden, uzaklaşan adımların sesi geliyordu… Yine perdeyi aralayıp sokağa baktığında, genç bir adamın sürüklenerek bir sivil araca tıkıldığını gördü… Sonradan öğrenmişti… MHP’li bir gençti alıp götürdükleri… Demek apartman hem bir milliyetçiye, hem de bir komüniste barınak olmuştu…

Atlatmıştı… Korkudan ve heyecandan daha da yaşlandığını hissetti… Savaşta bomba aynı noktaya iki kez düşmez kuralını hatırladı ve derin bir uykuya daldı…

Heyecanlı geceden sonra evden çıkmış, biraz yiyecek ve içecek tedarik edip gece geç saatte kimseye görünmeden eve dönmüştü… O günden birkaç hafta sonra da bavulunun üzerine oturmuş, dairenin giriş kapısının karşısında evin sahibi genç kadın yoldaşın gelmesini bekliyordu…

Kapı açılıp içeri girdiğinde, kadın yoldaş “gidiyormuşsun” dedi… O, evet anlamında başını sallamakla yetindi… Hiç konuşmadılar Kadıköy’e kadar… Göz göze gelmemeye çalışıyorlardı… “Güle güle, seni özleyeceğim” dedi genç kadın yoldaş… O “ben de” diye yanıtladı… İçinden başka şeyler söylemek de geçiyordu ama, “tahsilini mutlaka tamamla.. Hoşça kal” dedi sadece… Sarıldılar mı… Belki de… Arkasına bakmadan Eminönü vapuruna binmek üzere ayrıldığında arkasına hiç bakmadı…

“Beni hatırlıyor musun
dedi
telefonda kadın,
adını söyledikten sonra…

Senelerce önce,
bir daha
ne zaman döneceğini
bilmeden ayrılacağı memleketinden
ayrılırken duyduğu sesti bu…

Yüzü,
memlekette gördüğü
son güzel kadın yüzüydü…

Hatırlamak…

Unutmamıştı ki adam…”