Vahap COŞKUN
Vahap COŞKUN

Gazete: Serbestiyet.com

Çantada keklik

  • 10.09.2013 00:00

Türkiye, eskilerin deyimiyle, seçim sath-ı mailine girmiş durumda. İki yıl içinde önce yerel, ardından Cumhurbaşkanlığı ve nihayetinde genel olmak üzere üç büyük seçim yapılacak. Seçimlerin neticesine göre Türkiye'nin siyasetinde yeni yapılanmalar söz konusu olacak. Böylesine bir kavşakta, seçmenin nasıl bir tavır takınacağı büyük bir önem taşıyor. Seçmenin nasıl hareket ettiğine dair yakın tarihte gerçekleşen iki örneği hatırlatmak isterim.

 İlk örnek, Ecevit'e ait. Ecevit, 28 Şubat'ın alengirli siyasi ortamında ANAP- MHP ve DSP tarafından kurulan 56. Hükümetin başında yer alıyordu. 1999 yılıydı, Nisan'da seçimler yapılacaktı ve kimsede Ecevit'in partisinin büyük bir siyasi başarıya imza atacağına dair bir beklenti yoktu. Ancak 15 Şubat günü önemli bir gelişme yaşandı; Ecevit halkın karşısına çıktı ve Öcalan'ın yakalanarak İmralı adasına konulduğunu bildirdi. Öcalan, Türkiye'nin büyük bir kesimi için bir nefret objesiydi, onun ele geçirilmesinin iki ay sonra yapılacak olan seçimlerin kaderini büyük oranda etkileyeceği açıktı. Öcalan başarısı Gerçi Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinde hükümetin birinci dereceden katkısı yoktu ama halk ayrıntılara değil sonuca bakıyordu. Öcalan yakalanmıştı, önemli olan buydu ve bunu sağlayan da Ecevit hükümetiydi. Başarı Ecevit'in haznesine yazıldı ve bu havada gidilen seçimlerde Ecevit, sandıktan birinci parti olarak çıktı.

 Aradan üç yıl geçti. Bu arada ekonomik krizler yaşandı, Ecevit'in sağlığı gündemi uzun süre işgal etti, devletin zirvesinde anayasalar uçuştu. Memlekette mevcut partilere ve siyasi aktörlere güven dip sevideydi. Öyle ki ekonomiyi adam etmesi için dışarıdan Kemal Derviş transfer edilmişti. Öcalan'ın yakalanmasının verdiği heyecan sönmüş, siyasi atmosfer değişmişti. Artık seçmenin DSP'yi tercih etmesini sağlayacak bir gerekçe kalmamıştı. Seçim sonuçları Ecevit için siyasi çöküştü. Üç yıl önce yüzde 22 oy alan Ecevit 2002'de yüzde 1'e düştü ve Karaoğlan efsanesi hazin bir şekilde son buldu.

 İkinci örnek ise Cem Uzan'la ilgili. Hiçbir siyasi deneyimi yoktu Uzan'ın. Ama ülkenin en zenginlerinden biriydi, muazzam bir serveti vardı. Kendine bir parti kurduğunda başlangıçta pek ciddiye alınmadı. Zira partisinde kendisinin haricinde toplumca bilinen bir siyasi kişilik yoktu. Ayrıca kendisinin ve ailesinin yaşam tarzı, Türkiye'nin genel sosyolojik yapısına çok uzaktı. Uzan siyasi bir derinliğe sahip değildi; çok basit cümleler kuruyor, hani çocukların bile inanmayacağı vaatlerde bulunuyordu. Siyasete renk getirebilirdi ama halkın ona oy vermesi düşünülemezdi. Beyaz gömleğin gücü Ne var ki Uzan, güçlü bir medya desteği ve beyaz gömleğiyle özdeşleşen fiyakalı seçim propagandası ile bir anda bir fenomen haline geldi. Merkezdeki seçmen, ANAP ve DYP'den memnun değildi, alternatif olarak ortaya çıkan AKP 'ye ise kuşkuyla bakıyordu. Bu durumda Uzan, kızgın ve umutsuz olan bir kitlenin mühim bir kısmını etkiledi. Seçim sonuçları şaşırtıcıydı. Ecevit, Çiller, Yılmaz ve Bahçeli gibi isimlerin sandığa gömüldüğü bir seçimde Uzan yüzde 7 oy aldı. Bu sonuç Uzan'ın iştahını kabarttı. Kim bilir, biraz daha asılsa "Türkiye'nin Berlusconi'si" olabilirdi. Bu hırsla AKP'ye karşı çok agresif bir strateji izledi. Muhtemelen Uzan'ı cesaretlendiren hususlardan biri de, müesses nizamın indinde AKP'ye karşı şüphelerin olmasıydı. Ancak plan tutmadı; Uzan ve şirketleri hakkında incelemeler başlatıldı, karanlık bağlantıları ortaya çıkartıldı. Uzan, siyasilikten çıktı, kriminal bir kişiye dönüştü. Partisi de bundan etkilendi; 2007'de yüzde 3'e düştü, 2009 ve 2011'de ise seçimlere dahi girmedi. Uzan Paris'e kaçtı, Genç Parti de kayıplara karıştı.

Katolik nikâhı Şüphesiz örnekler çoğaltılabilir, ama varılacak sonuç aynı: Türkiye'de seçmen ile oy verdiği parti arasında bir Katolik nikâhı yok, dolayısıyla kısa vade içinde de seçmen, tercihlerinde değişikliğe gidebilir. Türkiyeli seçmen bu seçimde oy verdiğini sonraki bir seçimde tekrar tercih etmeyebilir, onun yerine başka partiyi koyabilir.

Metropoll'un Ağustos 2013 araştırması da bunu doğrulayan veriler içeriyor. Araştırmaya göre seçmenlerin yüzde 42'si partilerin hiçbirinin kendisini temsil etmediğini düşünüyor. Yüzde 47'si seçimlerde arka arkaya aynı partiye oy vermediğini belirtiyor. Yüzde 53'ü kendini hiçbir partiye ait hissetmiyor. Yüzde 42'si kendini "partili" olarak tanımlamıyor. Yüzde 60'ı desteklediği partinin hata yapması durumunda çevresinde onu savunmayacağını belirtiyor. Bu veriler, Türkiye'de partizanca hareket etmeyen önemli bir seçmen kitlesinin varlığına işaret ediyor. Parti bağlılığını ölçen sorulara verilen cevaplar da benzer sonuçları veriyor: Türkiye'de seçmenlerin yüzde 57'si partilerine "tam bağlı" iken, yüzde 43'ü ise "esnek bağlı".

Bugün ülkede bir rejim tartışması yapılıyor. Suriye'ye müdahale kapıda bekliyor, bu konuda iktidar ve muhalefet birbirinin tam zıddı noktada duruyor. En temel konular bir yana, sıradan meselelerde dahi tansiyon yükseliyor. Böylesine gergin bir ortamda dahi halkın yarısına yakının kendisini bir partiyle özdeşleştirmemesi son derece mühim. Partiler düzeyinde bakıldığında, iktidar partisinde seçmenlerindeki kenetlenme oranı, muhalefet partilerine oranla daha yüksek çıkıyor. Tam bağlıların oranı AKP'de yüzde 65 iken, CHP 'de yüzde 47 ve MHP'de ise yüzde 55. Yani iktidar partisinde seçmenlerin üçte biri, muhalefet partilerinde ise seçmenlerin yarısının partileriyle olan bağlarını "esnek" tutuyor. Bu durum, muhalefet partileri arasında daha fazla olmak üzere, partiler arasında oy geçişlerini kolaylaştırıyor.

Halk nankördür! Kısacası karşımızda, oyu kimse için "çantada keklik" olmayan bir seçmen profili var. Siyasi partiler için bu, hem çok büyük bir fırsat, hem de hayati bir tehlike. Zira bir parti halka umut verir, taleplerini karşılayacağı konusunda onu ikna eder ve hayat koşullarını düzeltirse, hem kendi seçmenini korur hem de diğer partilere oy vermiş kişilerin de desteğini alarak gücüne güç katabilir. Aksi takdirde kendi seçmenini de kaybedebilir.

Berat Özipek bir keresinde, demokrasilerde halkın kimsenin arkasından körü körüne gitmediğini belirtmiş ve bu anlamda olmak üzere "Halk 'nankördür' ve bu da iyi bir şeydir" demişti. Gerçekten de öyledir halk; bugün vezir ilan ettiğini yarın rezil edebilir. Bugün baştacı ettiğini, yarın yerin dibine batırmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Ve halkın kendilerine nasıl muamele edeceğini, çoğu kez, siyasi aktörlerin kendi performansları belirler.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar