• 15.10.2013 00:00

Perakende demokrasi

 Hükümetin açıkladığı demokratikleşme paketinde, idari tasarrufu gerektiren adımlar atılmaya başlandı. Mor Gabriel’in arazisi iade edildi, “Andımız” kaldırıldı, başörtülü kadınların kamuda çalışmalarını engelleyen yönetmelik değiştirildi. Hükümet, yasal düzenlemeleri de bayramdan sonra Meclise getireceğini açıkladı.

Pakete yönelik eleştiriler de devam ediyor. Demokratikleşmenin kısmi bir şekilde ve paketlerle yapılması, eleştirilerin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Türkiye ’nin yapısal bir demokratikleşme sorunu olduğunu belirtenler, belirli alanlarda ve yetersiz bir şekilde yapılan/yapılacak değişikliklerin bu sorunu ortadan kaldırmadığını savunuyor. Onlara göre, demokrasi perakende bir yolla tesis edilmeye çalışıldığında, bu, sorun çözmekten ziyade sorunları artırabilir, işleri karmaşıklaştırabilir ve durumu eskisinden daha kötü bir hale getirebilir.

Türkiye’deki sistemin yıllar boyunca makbul addedilenler dışında birçok kesimin haklarını tanımadığı ve onları mağdur ettiği tartışma götürmez. Alevisinden Sünnisine, Kürdünden gayrimüslimine kadar çok sayıda kimliğin hakkı gasp edildi, temel haklarını kullanma imkânından mahrum bırakıldılar. Dolayısıyla tüm bu kimlikleri kapsayan, onların tüm hak yoksunluklarını ve mağduriyetlerini ortadan kaldıran toptancı bir demokratikleşme hamlesi talep edilebilir. Keza sorunlara kaynaklık eden mevcut anayasaya son verilmesi, çoğulculuğu içeren ve demokratik esaslara dayalı yeni bir anayasanın yapılması, bu anayasada tüm hak ve özgürlüklerin teminata bağlanması istenebilir. İstenmelidir de. Siyasi aktörler, bu tür tavır almaya zorlanabilir. Zorlanmalıdır da.

Kevirén mezin

Ancak bu ana gayenin peşinde koşarken siyasal sistem içinde meydana gelen kısmi değişikliklere karşı çıkmak veya itibarsızlaştırmak doğru değil. Gerek anayasal, gerek yasal ve gerekse idari düzeyde olsun yapılan her değişiklik, siyasi ve demokratik sahanın güçlenmesine katkıda bulunuyorsa buna hak ettiği değeri vermek lazım. Mütevazı adımlar, zaman içinde kendisinden beklenenden daha fazla etkiye sebep olabilir. Mesela 2010 halkoylamasında küçümsenen hükümlerin, Türkiye’de askeri vesayetin geriletilmesinde oynadığı hayati rol unutulmamalı. Tek bir hedef belirleyip bu hedefin dışında kalan her türlü gelişmeyi yok saymak veya elinin tersiyle itmek, demokratikleşmeye hizmet etmez.

Kürtçede çok sevdiğim ve sıklıkla kullandığım bir atasözü var: “Kevirén mezin elameté ne avétiné ye.” Bunu, mealen, “Büyük bir taşa sarılmanız onu atmayacağınızın bir göstergesidir” biçiminde çevirmek mümkün. “Bu anayasa yerinde durdukça kimse bana demokrasiden söz edemez” veya “Bu başlangıç metni olduğu müddetçe atılan adımların hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur” gibi sözler duyuyor, okuyorum. Anayasadan da, başlangıç metninden de, bu sözleri sarf edenlerden daha fazla şikâyetçiyim. Ama anayasa veya başlangıç metni tümden değişmedikçe demokrasi yolunda ilerlenemeyeceği düşüncesine katılmıyorum. Hâlihazırda yerinden kıpırdatılmayacak derecede büyük taşlara sarılmak, insanları belki ruhen rahatlatabilir, mahallesinde mevki ve itibar kazandırabilir, her zaman haklı olmanın konforunu yaşatabilir. Ama gerçekte, hayata müspet yönde tesiri olan, yoldaki küçük taşları kaldırmaktır.

Bir sabah uyandığımızda kendimizi demokrasi içinde bulmayacağız. Demokrasinin dört başı mamur bir rejime dönüştüğüne de tanık olmayacağız.

Mücadele alanı

Demokrasiler çatışmalı rejimlerdir; farklı gruplar, kimlikler, amaçlar ve menfaatler sürekli bir rekabet halinde olur. Gürültü eksik olmaz demokrasilerde, zira ne kadar mükemmelleştirilmiş olursa olsun taleplerinin karşılanmadığını hissedenler olur ve onlar seslerini yükseltirler. Bu itibarla demokrasi eksikliklerin tespit edildiği, yeni taleplerin sahneye çıktığı, buna uygun politikaların üretildiği ve bunların hayata geçmesi için çaba harcandığı bir mücadele alanıdır.

Demokratikleşme, her yerde bir süreçtir ve birçok güçlüğü barındırır. Türkiye’de demokrasi açığının giderilmesini zorlaştıran iki önemli unsur var: İlki, Türkiye’de fay hatlarının derinliği. Dindar-laik, Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi ayrımlar üzerinden bazen ideolojik, etnik ve mezhepsel bölünmeler söz konusu. Bu kimliklerin çatışma ihtimali gözardı edilemez. Keza bu kimliklerin hepsinin üzerinde uzlaştığı değerleri bulmak veya ortak bir tahayyül üretmek de zor. Böylesi bir ortamda büyük ve radikal adımlar atmak, misal kesin çözümler içerene yeni bir anayasa yapmak, son derece güç.

Gerideki muhalefet

İkincisi, iktidarda kendisini muhafazakâr olarak nitelendiren bir partinin olması ve - BDP hariç- muhalefet partilerinin demokrasi anlayışlarının iktidardan daha “geri” bir noktada olması. Muhafazakârlar hızlı ve kökten değişikliklere karşı dururlar, mümkün mertebe değişimi kontrol altında tutmaya çalışırlar ve kendileri için bir tehlike hissetmediklerinde harekete geçerler. Bu doğaldır; nitekim AKP ’nin iktidar deneyimi de bunu teyit eder. Mesela AKP, kendi tabanının en fazla önem atfettiği başörtüsü konusuna iktidarının 6. yılında el attı, zinde güçlerin karşı koyması üzerine işi soğumaya bıraktı, ancak iktidarının 11. yılında bir düzenlemeye girişti. Bu durumda iktidarı hızlandıracak veya teşvik edecek olan, muhalefetin daha demokratik taleplerin taşıyıcılığını üstlenmesidir. Oysa mevcut halde muhalefet, bilhassa anayasa tartışmalarında görüldüğü üzere, iktidardan daha geri bir pozisyondadır. Bu durum, demokratikleşmenin hızını ve çapını -büyük oranda- iktidarın demokratikleşme ufkunu bağlıyor.

Dolayısıyla ortada kutuplaşmanın arttığı, muhafazakâr bir iktidarın muhalefetten daha demokratik bir söyleme sahip olduğu ve yeni bir anayasanın yapmanın fiilen mümkün olmadığı bir ortam var. Böylesi bir ortamda demokratikleşmeyi anayasa değişikliğine bağlamaktansa, anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulmadan yapılacak kanuni ve idari düzenlemeleri desteklemek daha doğru bir tercih olur. Zira bu tür değişiklikler, hem kimlikler arasındaki çatışma atmosferini yumuşatır ve bir uzlaşma psikolojisinin oluşmasına yardımcı olur, hem de daha ileri hamlelerin yapılmasına zemin oluşturur. Yapılan kısmi değişiklikleri sahiplenmek, bizlerin yeni bir anayasayı talep etmekten vazgeçmemizi gerektirmez. Aksine bu talebi daha güçlü kılar. Özbudun’un ifadesiyle söylersek: “‘Yol temizliği’ veya ‘güven artırıcı tedbirler’ gibi başlıklarla ifade edilebilecek reformlar, yeni ve gerçek anlamda bir anayasa ihtiyacını şüphesiz ortadan kaldırmaz. Ancak bu tür bir perakendeci yöntem, mevcut çatışmacı ortamı yumuşatacak ve anayasa konusunda daha kapsamlı uzlaşmaların yolunu açabilecektir.”

Radikal 2