• 6.11.2013 00:00

 Lozan Antlaşması Temmuz 1923’te imzalanır. Devletin hükümranlık hakları uluslararası hukuk tarafından tanınır. Ardından Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir. Kurucu kadro, milli mücadele esnasındaki uzlaşmaların üzerine bir çizgi çeker, tek tip vatandaşlardan müteşekkil bir ulus yaratma çabasına girişir. 

İmparatorluk bakiyesidir bu topraklar; dini ve etnik açıdan birçok farklılığa ev sahibi yapar. Böylesi bir coğrafyada “teklik”e dayalı bir Cumhuriyet kurmanın yolu baskıdan geçer. Cumhuriyet baskı uygulamaktan imtina etmez.
Hedefte iki grup vardır: Gayrimüslimler ve Müslüman topluluklar. Gayrimüslimler mutlak tehdittir, kesinkes tasfiyeleri gerekir. Cumhuriyet kimi zaman zora, kimi zaman hukuki enstrümanlara başvurarak gayrimüslimlerin sayısını minimuma indirir, onları tehdit olmaktan çıkarır.

Türklük dairesi

Müslümanlar ise kendi içlerinde “Türk olanlar” ve “Türk olmayanlar” şeklinde iki gruba ayrılır. Türk olmayanlardan Türklük dairesinin içine girmeleri, Türk kültürünü benimsemeleri, Türkçe konuşmaları istenir. Son derece agresif bir asimilasyon politikası izlenerek Türk olmayanların Türk yapılması hedeflenir. Şeyh Said İsyanı’nın ertesinde İsmet İnönü , Türk Ocakları’nın II. Kurultayı’nda yaptığı konuşmada rejimin hedefini hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek biçimde ortaya koyar: “Biz açıkça milliyetçiyiz ... ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetine diğer unsurların (etnik toplulukların) hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır.” 
İnönü’nün dediği aynıyla yerine getirilir. Bir yandan farklılıklar ortadan kaldırılırken, diğer yandan Türk’e dayalı bir kimlik şekillendirilir. “Dil” ve “Tarih” teorileri üretilir, dünya uygarlığının Türklerin eseri olduğu ve dünya dillerinin Türkçe’den türediği savunulur. Bunun için resmi devlet kurumları kurulur.

Irkçılığa bulanmış milliyetçilik

Cumhuriyet projesi iki hat üzerinden ilerler: Bir taraftan ırkçılığa bulanmış bir milliyetçilikle devlet Türk etnisitesi üzerinden inşa edilir. Diğer taraftan ise Türk olmayanlara asimilasyon kapısı açık tutulur. Devletin Türk olmayanlara çağrısı açıktır: “Belli ve zorunlu bir kimlik var, bu Türk kimliğidir. Bunu kabul edersen sisteme dahil olursun. Ama itiraz edersen hak ettiğin cezayı çekersin.”
Peki bu çağrı yerini buldu, proje başarılı oldu mu? İki düzlemde değerlendirmek mümkün bunu: Kürtler ve Kürtlerin haricindeki Türk olmayan Müslümanlar. İkinci grup bağlamında Cumhuriyet’in neredeyse mutlak bir başarı elde ettiği teslim edilmeli. Zira Türk olmayan Müslümanların büyük bir kısmı rejimin “Türkleştirmek suretiyle uluslaşma” projesine muhalefet etmediler ve Türklüğü kabul ettiler. 
Kürtlere gelince burada farklı bir durum vardı: Elbette Kürtler de bir bütün olarak asimilasyona karşı duramadılar. Kürtlerin de azımsanmayacak bir kısmı sisteme entegre olup Türkleşti veya Türkleşmese bile Cumhuriyet’e karşıtlık içinde olmadı.

Sorun olarak “Türklük”

Fakat Kürtlerin çok önemli bir kısmı Türkleşmeyi kabul etmedi. Cumhuriyet hem baskı hem de ideolojik araçlarıyla var gücüyle onların üzerine gitti ama onlar Kemalizmin ulus tasavvuruna rıza göstermediler. Diğer kimliklerin Türklüğe intisap ederken, Kürtlerin ağırlıklı kısmının Türklüğü neden reddettiği ayrı ve uzun bir bahistir. (Bu konuda Mesut Yeğen’in İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Son Kürt İsyanı’ kitabına bakılabilinir.) Ama nihayetinde kabul edenlerden çok daha fazla sayıda Kürt, Türklüğe direnç gösterdi. Zaten Kürt meselesini yaratan da bu oldu. Cumhuriyet, bunu çözmek için Türklüğe vurgu yaptıkça Kürtlerde direnç arttı. Ve böylece “Türk” kimliği bir çözüm çerçevesi olmaktan ziyade sorunun kendisine dönüştü. 
Tarihin ağır bir yükü var. “Türk”, 90 yıl boyunca sürekli bir etnik kimliğe atıfta kullanıldı. Bu nedenle Türk’ün, Kemalistlerin iddia ettiği gibi, etnik gönderimleri olmayan, salt hukuki ve siyasi bir bağ olarak algılanmasının imkanı yok. Bu iddia, ne gerçekleri yansıtır ne de Kürtleri ikna edebilir. “Türk”ün etnik içeriğinden arındırılmış bir üst-kimlik olabilme şansı bulunmuyor. Zira bunun için diğer etnik kimliklerin bunu kabul etmesi gerekir ki, mevcut halde böyle bir kabul de yok. 
Cumhuriyet 90 yıllık tarihi müddetince, tek merkezden belirlenen bir kimliği topluma dayattı. Artık bunun ortak bir kimlik işlevi görmediği açık. Bugün Türkiye ’nin yeni bir kimlik tasavvuruna ihtiyacı vardır. Bu tasavvurun merkezinde, Şükrü Hanioğlu’nun deyimiyle, “demokratik yöntemlerle oluşturulan, farklılıkları ortadan kaldırmayan, onlarla hegemonya bir ilişki içine girmeyen, tam aksine onları tanıyıp haklarını güvence altına alan çoğulcu bir kimlik bulunmalıdır.”

Radikal 2