• 24.03.2018 00:00

 PYD/YPG, daha önce Raco ve Cinderes’te olduğu gibi Afrin’den de çekildi. Böylelikle operasyonun 58. gününde Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleri Afrin’e girdiler ve kent merkezini kontrol altına aldılar.

PYD/YPG, operasyon süresince şehir savaşına girmedi. Böylesi bir taktik neticeyi değiştirmeyecekti ancak tahribatı büyütecekti. Sahadaki güç dengeleri tahlil edildiğinde PYD/YPG’nin düzenli bir orduya karşı başarı ihtimali bulunmadığı açıktı. Şehir savaşı, sadece, sivillerin hayatını kaybetmesine ve kentlerin yıkılmasına neden olacaktı. PYD/YPG’nin çatışma yerine kenti terk etmesiyle hem sivil kayıpların önüne geçilmiş oldu hem de Afrin, Raco ve Cinderes gibi yerleşim yerleri harabeye çevrilmeden kurtarılabildi.

Afrin’de meydana çıkan sonuç ve PYD/YPG’nin çekilmesi ardında bazı sorular bıraktı. Üç tanesini ele alacağım:

     1. Madem PYD/YPG kenti bırakacaktı, neden bu kadar süre kırsal alanlarda çatıştı?

Zannımca bunun nedeni PYD/YPG’nin alandaki dengeleri izlemesi ve bunların kendi lehine çevrileceğini beklemesidir. Muhtemelen PYD/YPG, ABD’nin ya da Rusya’nın bir noktada Türkiye’ye “dur” diyeceklerini ve operasyonun belli bir noktadan sonra ilerlemesine müsaade etmeyeceklerini düşünmüştür. Türkiye’nin Afrin’e kadar uzanamayacağını, ABD ve Rusya’nın Türkiye’ye Afrin’e giriş vizesini vermeyeceklerini ummuştur.

Şüphe yok ki, hadiseler bu beklentilere uygun cereyan etseydi, PYD/YPG bunu kendi adına bir zafer olarak niteleyecekti. Kendini “Türkiye’yi durduran güç” olarak lanse edecek ve bunu muazzam bir propagandaya dönüştürecekti.

Fakat Kandil’deki hesap Afrin’de tutmadı; sahada gelişmeler başka yönde aktı. ABD, operasyonun hemen başında Afrin’in kendilerini alakadar etmediğini açıkladı ve PYD/YPG’yi bir nevi kaderiyle baş başa bıraktı. Rusya ise, gerek PYD/YPG’nin ABD’ye fazla yanaşmasından ve gerek Türkiye ile olan ilişiklerine daha hayati bir önem atfettiğinden Türkiye’nin Afrin’e operasyon yapmasına “olur” verdi.

Keza uluslararası camiadan da Türkiye’ye yönelik sert ve sonuç alıcı bir tepki gelmedi. Hem büyük devletler ve hem de uluslararası kuruluşlar, Türkiye’nin “ülke güvenliği”üzerine oturttuğu tezini kabul ettiler. Sadece operasyonun hassasiyetle yönetilmesine dönük temennilerini dile getirmekle yetindiler. Bazen Fransa’dan geldiği gibi bir-iki aykırı ses çıksa da bu genel tabloya tesir etmedi. Uluslararası güçlerin bu tavrı PYD/YPG’nin hesaplarını boşa çıkarırken Türkiye’nin operasyonunu daha kolay şartlar altında yapmasını sağladı.

     2. PYD/YPG, Afrin’i neden Şam’a değil de Ankara’ya bıraktı?

Konuyla irtibatlı daha önceki yazılarımda, PYD/YPG’nin Afrin’i Esed rejimine devretme olasılığının daha yüksek olduğunu yazmıştım. Doğrusu sahada bu olasılığı güçlendiren gelişmeler de yaşanıyordu. Mesela, Türkiye’nin operasyon hazırlığının aşikar olduğu dönemlerde, Rusya’dan PYD/YPG’ye Afrin’de kontrolü bütünüyle Esed’e bırakmasını içeren bir plan sunuldu. Ancak PYD/YPG çok ağır olduğu gerekçesiyle bu planı kabul etmedi. Rusya’nın Türkiye’ye operasyon için Suriye hava sahasını açmasında PYD’nin bu reddi önemli bir rol oynadı.

Operasyon başladıktan sonra bu kez PYD/YPG’den Şam’a çağrı yapıldı. Lakin -büyük bir ihtimalle Rusya’nın sıcak bakmamasından ötürü- Şam bu çağrıya uymadı. Rejime bırakmak seçeneği masadan kalkınca Afrin’in Türkiye’ye teslimi PYD açısından bir mecburiyete dönüştü. Burada dört faktörün rol oynadığı söylenebilir:

     a. ABD, Afrin’in Şam’a devredilmesinden ise Türkiye’ye bırakılmasını kendisinin Suriye’deki menfaatleri için daha uygun olduğunu düşünerek PYD’yi böyle davranmaya zorlamasıdır.

     b. Rusya ve Suriye’nin hâlihazırda Doğu Guta ve İdlip’e yoğunlaşmış durumdalar. Bu noktalarda Türkiye’nin yardımını ve buralara yapılacak operasyonlara Türkiye’nin itiraz etmemesini temin etmek amacıyla Afrin’in Türkiye’ye teslimine şimdilik ses çıkarmamalarıdır.

     c. Zayıf bir ihtimal olarak, Afrin’de tutunmayacağı belli olunca PYD/YPG’nin çekilerek Türkiye ile Suriye’yi sahada karşı karşıya getirmeyi planlamasıdır.

     d. PYD/YPG’nin çekilmesinden önceki günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan katıldığı her toplantıda çok kesin bir dille bugün-yarın Afrin’e girileceğini ifade ediyordu. Erdoğan’ın kamuoyu önünde kendisini bağlayan bu derece kesin bir dille konuşması akla perde arkasında bazı temasların olabileceğini düşündürtüyor. Dolasıyla Afrin’den çekilme, belki de Menbiç ve Fırat’ın Doğusunu da kapsayan geniş kapsamlı pazarlığın bir parçasıdır.

Saha karışık, aktörler fazla; bu itibarla bahsi geçen faktörlerin biri, birkaçı ya da hepsi geçerli olabileceği gibi bazıları diğerlerinden daha ağır da basabilir. Ama nihayetinde ortada bir resim var ve bu resim geleceğe dair birçok veri içeriyor. Bu meyanda peşine düşülmesi bir soru daha var:

     3. Gelecek nasıl şekillenecek?

Hemen ekleme gerekir ki, “gelecek” derken kısa vadeyi kast ediyorum. Yoksa uzun vadede neler yaşanabileceğinin kestirmenin imkânı yok. Burada üç noktaya işaret etmek isterim:

Birincisi, PYD/YPG’nin Fırat’ın Batısı ve Doğusunda yer alan üç kantonu birleştirme ve yekpare bir alan oluşturma politikasının çöktüğüdür. Türkiye, Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarıyla Suriye’de altı bin metre kare toprağı doğrudan kontrol ve idare eder hale geldi. PYD/YPG’nin bu vaziyet karşısında Türkiye’ye rağmen sınırda kesintisiz bir hat oluşturma şansı da ihtimali de bulunmuyor.

Afrin’i terk ederek ciddi bir kayıp yaşayan PYD/YPG güçlerini Fırat’ın Doğusuna çekecektir. Kaybını Fırat’ın Batısıyla sınırlı tutmak için Fırat’ın Doğusunu tahkim etmeye çalışacaktır. Ancak burada da PYD/YPG’nin kaderini, kendi gücü değil, ABD’nin izleyeceği siyaset ve yapacağı tercih tayin edecektir.

PYD/YPG işlerin bu noktaya gelmesinin sorumlusu olarak hep başkalarını gösteriyor.  Kendisinin daima doğru yaptığını ama diğer herkesin yanlışta olduğunu söylüyor. Afrin’den sonra yaptığı açıklamada da nerdeyse bütün dünya ülkelerini ve uluslararası kuruluşları suçluyor. Kendine iğne ucu ile bile dokunmadan kendi haricindeki herkesi günah keçisi ilan ediyor. Oysa bu tavır, ne hakikate tekabül eder ne de bir işe yarar. Sloganlarla örülü metinler ve/veya “Afrin’e karşılık Şemdinli’yi alacağız” gibi kurusıkı tehditler, siyasetin gerçekleri ve karmaşık dengeleri karşısında bir anlam ifade etmez.

Fırsat ve risk

İkincisi, Fırat Kalkanı ve Afrin’in ardından Türkiye Suriye’deki etki alanını genişletti. Cumhurbaşkanı sözcüsü Kalın, Türkiye’nin Afrin’i rejime teslim etmeyeceğini açıkladı. Varılan aşama, Türkiye için hem fırsat hem de riskler içeriyor.

Fırsat, sahadaki varlığın büyümesiyle birlikte Türkiye’nin Suriye’nin geleceğinde daha fazla söz sahibi olmasıdır.

Risk ise iki boyutludur: Bir yandan kontrol altında tuttuğu toprakların artması Türkiye’nin yükünü artıran bir işlev görür. Türkiye buralarda demografiye uygun bir yönetim kurma mecburiyetindedir. Aksi takdirde bu topraklarda varlığı kendisine yönelik bir tehlikeye dönüşebilir.

Afrin bu bağlamda önem arz eder. Türkiye, Afrin’de Kürt de yoğunluklu sosyolojiyi göz önünde bulundurmalıdır. Eğer bu sosyolojiye ters düşen bir yönetim yapısı inşa ederse, hem burada istikrarı sağlayamaz hem de “Kürtlere değil PYD/YPG’ye karşıyız”biçimindeki resmi söylemini açığa düşürür.

Diğer yandan, Türkiye’nin nüfuzunu hissettirdiği toprakların artmasının Rusya’yı ama bilhassa Suriye ve İran’ı hoşnut etmediği de açıktır. Mevcut siyasetin agresif bir tarzda yürütülmesi, bu ülkeler ile Türkiye arasında tansiyon yükselmesine sebebiyet verebilir.

Asıl mesele Fırat’ın Doğusu 

Üçüncüsü, Türkiye ile ABD ilişkilerinin alacağı haldir. İki sorun alanı var: Menbiç ve Fırat’ın Doğusu. Menbiç’te iki devletin anlaşacağını ve aralarındaki pürüzleri çözecek bir uzlaşma zemini üretecekleri kanısındayım. Tillerson’un görevden ayrılması belki uzlaşmanın takvimini sarkıtabilir ama temellerini sarsmaz.  

Ancak Fırat’ın Doğusu bir ihtilaf konusu olarak yerli yerinde duruyor. ABD’nin Fırat’ın Doğusunda kalıcı olduğuna dair bir şüphe yok artık. Dahası Washington’da İran’ı çevreleme siyasetinin savunucularının güç kazanmasıyla birlikte bu kalıcılığa daha fazla değer atfedileceği de muhakkak. ABD şu anda bu kalıcılığı PYD/YPG ile devam ettirme eğiliminde.

Buna mukabil Türkiye burada karşıt bir noktada duruyor. Önceleri Türkiye’nin Fırat’ın Doğusuna ilişkin herhangi bir söylemi söz konusu değildi. Ancak son dönemlerde dil değişti ve iktidar sözcüleri Fırat’ın Doğusunu da gündeme taşımaya başladılar. Kararlı bir şekilde savunulan tezin özeti şu: “PYD/YPG, Türkiye’ye düşman bir oluşumdur; Fırat’ın Doğusunda onun hükmettiği bir yapıya izin vermeyeceğiz.”

Ezcümle Fırat’ın Doğusunda iki ülke arasında büyük bir mesafe var. Muhtemelen bundan sonraki müzakerelerde bu mesafeyi azaltacak yollar araştırılacak; PYD/YPG’nin nasıl bir forma sokulacağının ve Fırat’ın Doğusunda nasıl bir yönetim modeli tesis edileceğinin cevapları bulunmaya çalışılacak.