• 2.02.2018 00:00

 Son onbeş yıl içinde Türkiye’de siyasetin bütün kırılma noktalarında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin parmak izi var. Dört tanesini hatırlatmakla yetineyim:

1. Bahçeli, 2002’de koalisyon ortağı iken partisine karşı bir komplo yapıldığı gerekçesiyle hükümeti erken seçime gitmeye zorladı. Türkiye derin bir ekonomik kriz yaşamıştı, seçmenler bu felaketten hem hükümeti hem de muhalefeti sorumlu tutuyordu. Neticede Bahçeli’nin partisi de dâhil olmak üzere merkez sağ ve merkez soldaki bütün partiler baraj altında kaldı. Türkiye siyaseti büyük bir tasfiyeye uğradı. İki partili bir Meclis oluştu. Yeni kurulan AK Parti tek başına iktidara kurulurken, muhalefeti temsil vazifesi de CHP’ye kaldı.

2. 2007’de Anayasa Mahkemesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engellemek gayesiyle evvelki seçimlerinde uygulanmayan bir kaide getirdi. AYM’ye göre, cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı sırada parlamentoda 367 kişi hazır bulunmalıydı. Muhalefet hiçbir hukukilik taşımayan bu kuraldan istifade ederek parlamentoyu terk edince cumhurbaşkanı seçimleri kilitlendi. Kilidi çözmek için AK Parti erken seçim kararı aldı. Seçim sonuçlandığında tekrar parlamentoya dönen MHP, krizi çözmek için cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı oturumlara katıldı ve Gül’e cumhurbaşkanlığının yolunu açtı.

Parlamentarizmin perdesi

3. 2015’de AK Parti halktan tek başına hükümet kurmaya yetecek bir oy alamadı. 13 yıllık aradan sonra muhalefetin, koalisyonla da olsa, iktidara gelme fırsatı doğdu. Ancak daha seçim akşamı Bahçeli, partisinin hiçbir koalisyonun içinde yer almayacağını söyledi ve ülkenin mümkün olan en kısa sürede erken seçime gitmesi gerektiğini belirtti. Bahçeli’nin koalisyon ihtimalini suya düşürmesinden sonra tekrar halkın önüne sandıklar kuruldu. AK Parti, beş ay sonra yapılan seçimlerde bu sandıklardan birinci parti olarak çıktı.

4. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Bahçeli, hiç kimsenin beklemediği bir anda, iktidara sistem değişikliği çağrısı yaptı. AK Parti, daha önce parlamentarizmden başkanlığa geçme yönünde bir irade ortaya koymuştu. Ancak Meclis’teki diğer partilerden destek almayınca bundan umudu kesmişti. MHP’den gelen teklif üzerine iki parti hemen bir anayasa değişikliği taslağı hazırladılar. Nisan-2017’de halkın oyuna sunulan bu değişiklik kabul gördü.

Anayasa değişikliği iki yıllık bir geçiş süreci öngörüyordu. Mevzuatta gerekli değişiklikler yapıldıktan ve altyapı hazırlandıktan sonra 2019’da seçim yapılacaktı. Böylece Türkiye’de parlamenter sistemin perdesi inecek ve “cumhurbaşkanlığı sistemi” denen başkanlık benzeri bir sistemle yönetilmeye başlanacaktı.

“Kimse erken seçimin bahsini etmesin”

Gerçi anayasa referandumunun üstünden çok geçmeden erken seçim fısıltıları başkent sokaklarına indi ve hiç eksik olmadı. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan her seferinde ısrarla seçimlerin zamanında yapılacağını ifade etti. Erdoğan’a göre gerek siyasi istikrarın muhafazası gerek yatırımcıların önlerini görmeleri için seçimler vaktinde gerçekleşmeli ve hiç kimse erken seçimin bahsini dahi etmemeliydi. MHP de aynı kanaatteydi. Öyle ki bir bütün olarak iktidar bloku, erken seçimi gündeme getirmeyi ülkenin kötülüğünü istemek ile eş anlamlı sayıyordu.

Fakat Bahçeli bir kez daha şapkasından bir tavşan çıkardı ve “erken seçim isterim” dedi. Bahçeli’ye göre, mevcut şartlarda Türkiye’yi 2019’a kadar taşıyabilmenin bir olanağı yoktu. Yeni sisteme ivedilikle geçilmesi ve tablonun netleşmesi için bir an evvel halkın görüşüne başvurulmalıydı. Bahçeli’nin erken seçim için önerdiği tarih ise 26 Ağustos’tu.

Tüpten çıkan macun

Bahçeli’nin çağrısı –doğal olarak- büyük bir dalgalanmaya sebep oldu; hem hükümet hem de muhalefet kanadında hareketlilik arttı. “Erken seçim” lafını ağza almak, diş macununu tüpten çıkarmaya benzer; artık macunun tekrardan tüpün içine girmesi söz konusu olamaz. Dolayısıyla Bahçeli’nin erken seçimi telaffuzundan sonra seçimin yapılacağı artık kesinleşmişti. Sadece seçimin ne zaman yapılacağına cevap aranıyordu. O cevabı da Bahçeli ile görüşen Erdoğan verdi ve 24 Haziran erken seçim tarihi olarak belirlendi.

Türkiye’de bazı yorumcular bunun bir danışıklı dövüş olduğunu iddia ediyor. Aynı kanıda değilim. Erdoğan ile Bahçeli arasında “Sen seçimi ilan et, ben de kabul edeyim” tarzı bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Bana göre, Erdoğan süresini sonuna kadar kullanmak ve seçimleri belirlenmiş takvimde yapmak taraftarıydı. Çünkü fiili olarak başkanlık yetkilerini kullanıyor, ülkeyi tek başına yönetiyordu. Önünde daha birbuçuk yıl vardı. Ayrıca OHAL rejimi de onun iktidarını tahkim ediyordu. Seçimi öne almasını gerektirecek bir durum yoktu.

Kimilerine göre de, ekonomik parametreler kötüye gidiyordu. Dış politikada, özellikle Suriye sahasında, belirsizlikler artıyordu. Erken seçim kararının altında yatan asıl neden, iktidar kanadının ekonomi ve siyasette tablo daha kararmadan sandığa gitmeyi kendisi için daha uygun bulmasıydı.

Bu tezin de erken seçimi açıkladığını düşünmüyorum. Çünkü söz konusu tablo, yeni ortaya çıkmadı. Gelişmeleri de verileri de en yakından bilen hükümetti. Seçimlere kalan süreyi ekonomiyi toparlamak ve siyasi muğlaklıkları gidermek için de kullanabilirdi. Nitekim Erdoğan’ın açıklamalarında böyle bir niyetinin olduğu da seziliyordu.

Keza AK Parti ve MHP’nin ileri sürdüğü “bir an önce yeni sisteme geçme mecburiyeti”argümanı da, ikna edici olmaktan uzak. Çünkü hükümetin yeni sisteme geçildiğinde kullanabilip de şimdi kullanmadığı tek bir yetki yok. Hatta yeni sisteme geçildiğinde iktidarın şimdiki kadar gücü elinde bulunduramayacak. Zira hâlihazırda herhangi bir hukuki denetime tabi olmayan bir olağanüstü hal rejimi var ve bu rejim iktidar hiçbir demokratik sistemde tanınmayacak kadar büyük bir kudret veriyor.

Fena olmayan zar

Hülasa, bana göre erken seçimi doğuran, Erdoğan’ın tercihi değil, Bahçeli’nin politik ihtiyaçlarıydı. Bahçeli, AK Parti ile yaptığı ittifak sayesinde devlet katında gücünü artırsa da siyasette zemin kaybediyor. MHP’nin tabanı aşınıyor, buna mukabil MHP’den ayrılanların kurduğu İYİ Parti her geçen gün alan kazanıyor. Verili koşullar altında gidilecek bir yerel seçim MHP’nin zayıflığı apaçık gün yüzüne çıkarabilir, MHP’den umduğunu bulamayan AK Parti de ittifak stratejisini gözden geçirebilirdi.

Erken seçim bunun önünü kesti. Bahçeli’nin bu manevrası karşısında Erdoğan’ın iki seçeneği vardı: Ya Bahçeli’nin çağrısını reddedip uzun süredir yatırım yaptığı “milli ve yerli” ittifaka bir son verecekti. Ya da çağrıya uyup menfaatlerine en uygun bir seçim tarihini tespit etmekti. Erdoğan ilkini riskli gördüğü için ikinci seçeneğe yöneldi. Muhalefetin seçimlere hazırlanmasını önlemek engellemek adına da Bahçeli’nin önerdiğinden de erken bir tarihi, 24 Haziran’ı, seçim tarihi olarak ilan etti.

24 Haziran’da sandıklar açıldığında bu hesapların ne kadar tuttuğunu görmüş olacağız. Ancak şimdiden bir noktanın altını çizmek gerek: Bahçeli, erken seçimle her halde kazanacağı bir oyun kurguladı. Zira Erdoğan kazandığında Bahçeli de otomatikman kazanmış olacak. Fakat Erdoğan’ın kaybettiğinde, bu, Bahçeli’nin kaybı manasını taşımayacak. Erdoğan seçimin sonucunda Cumhurbaşkanlığından olsa da Bahçeli ittifak yoluyla kapağı Meclis’e atabilecek ve partisinin başında durabilecek. 

Bu açıdan bakıldığında erken seçim Bahçeli için hiç de fena bir zar sayılmaz.