• 5.06.2020 00:00

 Türkiye’de polis şiddeti giderek artıyor. Memleketin dört bir tarafından, polis kaynaklı insan hakları ihlalleri haberleri peş peşe geliyor. Son haberin adresi Diyarbakır oldu.  Güvenlik güçlerinin “dur” ihtarına uymayan ve kaçarken silahıyla ateş edip bir polis memurunu öldürmekle suçlanan bir zanlıya yapılan işkencenin görüntüleri medyaya yansıdı.

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde kaydedilen işkenceyi, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanı Emre Soylu Twitter hesabından paylaştı. Soylu, işkence görüntülerini “Kahraman polis memurumuz Atakan Arslan’ı şehit eden it Muhammet Emir Cura isimli hain Diyarbakır Emniyet’in şefkatli kollarında” notuyla servis etti.

Neresinden bakarsanız bakın, tüyler ürpertici bir vaka bu. Düşünün; polis, yakaladığı birine işkence yapıyor, işkenceyi kayda alıyor ve kaydı da kendisini bağlı hissettiği bir siyasi partinin milletvekilinin danışmanına gönderiyor. Milletvekili danışmanı da bu kaydı hiç çekinmeden yayınlıyor, hatta övüyor.

Ne işkence yapan polislerde ne de işkence kaydını yayınlayan vekil danışmanında herhangi bir endişe var. Başlarının hukuken bir belaya girmeyeceğinden eminler. Yaptıklarını gizleme gereği duymuyorlar ve aleni bir şekilde icra ettikleri işkenceyi bütün toplumun gözüne sokmaktan imtina etmiyorlar.

BULAŞICI KÖTÜLÜK

Birbiriyle bağlantılı iki neden yatıyor bu halin altında: İlki, Kürt meselesinde izlenen siyasettir. Şüphesiz Kürt meselesinin birçok mevzuyla az ya çok da alakası bulunur, bu mevzuların menfi veya müspet yönde seyretmesine tesir eder. Fakat bilhassa demokrasi, insan hakları ve hukuk devletindeki gidişatı, asıl olarak bu meseledeki tavır belirler. Meselenin el alınış biçimi, bu can alıcı konularda ülkenin çıtasını tayin eder.

Eğer meseleye siyasi ve hukuki enstrümanları öne koyan bir bakışla yaklaşılırsa, demokratik standartlar yükselir ve ülke rahatlar. Sorunun çözümüne matuf herhangi bir demokratik çabadan, salt Kürtler değil, herkes istifade eder. Kürtlerin nefes alma olanaklarını artıran her adım, bu toprakların huzura kavuşması için önemli bir mesafenin alınmasını sağlar.

Lakin mesele bir “korku” ve “güvenlik” siyasetine hapsedildiğinde, demokrasinin çanına ot tıkanır, hukuk yerlerde sürünür. Kürt meselesindeki sertlik, kendiliğinden bir otoriterlik üretir. Bu otoriterlik zamanla diğer kesimlere de sirayet eder ve onların elini ayağını bağlar. Kürtlerin hareket sahasını kısıtladığı için ses çıkarılmayan her hamle, gün gelir buna ses çıkarmayanlara da hayatı dar eder. Kürtler maruz kaldığında normal karşılanan her hak ihlali, döner dolaşır bu ihlallere anlayışla karşılayanları da vurur.

KÜRTLERE YÜKLENMEK

Hülasa Kürtlere yüklenmek, sadece Kürtlere yüklenmek anlamına gelmez. İş, hiçbir zaman orada kalmaz, belki eş zamanlı olmaz ama vakti geldiğinde, ki mutlaka gelir, diğerleri de bunun acısını çeker.  Kürtlerin boğazına çöküldüğünde diğerlerinin de sesi çıkmaz olur. Bu nedenle Cizre’de sokakta çocukları tartaklamasına göz yumulan polisin kısa bir süre sonra Edirne’de evlerinin önündeki vatandaşları darp etmesi şaşırtıcı olmaz. İyilik gibi kötülük de bulaşıcıdır.

İşkenceyi methedilir bir hale getiren ikinci önemli faktör, iktidar mensuplarının işkence ve kötü muameleleri cesaretlendiren söyleme sahip olmalardır. Sistematik bir niteliğe kavuşan bu söylemin iki yönü var:

Biri, bireylerin hakkına değil, bu hakları ihlal eden güvenlik güçlerine sahip çıkılmasıdır. Artık vakaları kararlılıkla takip eden, iddialarının açığa çıkması için canla başla çabalayan, suç ortaya çıktığında bunun gereği gibi cezalandırılması için iradesini belli eden bir iktidar yok. “İşkenceye sıfır tolerans” günleri çok geride ve sözde kaldı.  Bunun yerini işkence ve kötü muameleyi bazen önemsizleştirip sıradanlaştıran ve bazen de -daha vahimi- haklılaştıran bir dil aldı.

HUKUKUN SESİNİ KISMAK

Bu iktidar dili, hukuk dışına çıkma konusunda kamu görevlilerini yüreklendirir. İktidarın arkalarında olduğunu görenlerin yaptıklarının doğru olduğuna dair herhangi bir şüpheleri kalmaz. Sırtları sıvazlandıkça kendilerini daha fazla hukukun üstünde görmeye başlarlar. Kağıt üzerinde yazılı kuralları ihlal etmelerinden ötürü başlarına bir şey gelmeyeceğini bilirler. Vatandaşlar için geçerli olan suç ve cezanın kendilerine işlemeyeceğine, her halükarda üstlerinden koruma göreceklerine ve cezalandırılmayacaklarına olan güvenleriyle doğru orantılı olarak işkence ve kötü muamele sayıları da artar.

Diğeri ise, güvenlik güçlerinin yasal sınırlar içinde davranmasını talep edenlerin, “vatan haini”, “düşman”, vb. sıfatlarla yaftalanmasıdır. Bir güvenlik görevlisi saldırıya maruz kaldığında, iktidar sözcüleri bunlardan güvenlik güçlerinin gayri-hukuki hareketlerini eleştirenleri sorumlu tutan bir tavır sergiliyorlar. Halkın bu tür meşum saldırıları duyduğu tepkiyi, polisin vazifesini hukuk çerçevesinde yerine getirmesini talep edenlerin üzerine yönelterek bu meşru taleplerin dillendirilmesinin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Hukukun sesi bu yollarla kesildiğinde, kamu gücü kullananlar için suç ve ceza kavramları anlamlarını yitirir, hesap vermeleri imkânsızlaşır, vatandaşların temel haklarının pervasızca ihlal edilmesi kaçınılmaz bir hal alır. Ezcümle, işkenceye gösterilen hoşgörü, devletin “hukuk devleti” vasfını ortadan kaldırır.

İşkenceye karşı verilen bunca mücadeleden sonra bu noktaya gerilemek ve artık tüketilmiş olması gereken sorunları yeniden konuşmak zorunda kalmak, acı verici.