Vahap COŞKUN
Vahap COŞKUN

Gazete: Serbestiyet.com

Reform mecburiyeti ve MHP esareti arasında AK Parti (*)

  • 24.12.2020 00:00

  Türkiye’nin gündemine reform söyleminin geri gelmesini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktisadi ve hukuki reform vaadinde bulunmasını sağlayan üç önemli dinamik vardı.

Birincisi, başta ekonomi olmak üzere iç politikadaki tercihlerin artık taşınamaz olduğunun görülmesiydi. İzlenen siyasetin sürdürülmesi halinde iktidarın bir duvara çarpacağı, artık AK Parti içindeki teknokrat kökenli siyasetçiler tarafından da açıkça dile getirilmeye başlamıştı.

İkincisi, dış dünyada meydana gelen değişimlerdi. Bilhassa ABD’de Trump döneminin sona ermesi ve Biden’in gelmesi, Türkiye’de de yürütülen politikaların bir ayara tabi tutulması mecburiyetini doğurdu. Nitekim Erdoğan da bunu teyit eden ifadeler kullandı.

Üçüncüsü ise, iktidarın gözle görülür bir şekilde zemin kaybetmeye başlamasıydı. Ciddi kamuoyu araştırmaları, iktidarın arkasındaki halk desteğinin giderek küçüldüğüne işaret ediyordu. Daha mühimi, AK Parti’nin tabanından da gayri memnun seslerin yükselmeye başlaması, iktidarın kendi seçmenini ikna etme becerisinin aşınmasıydı. Bu eğilimin devam etmesi, kurulacak ilk sandıkta Cumhur İttifakı’nın iktidarı yitirme ihtimalini güçlendiriyordu.

 Zihniyet problemi

Gerek içte ve gerek dışta kötüye gidişi tersine çevirmek adına Türkiye’nin kapsamlı bir reform programına ihtiyaç duyduğuna şüphe yok. Lâkin iktidarın, bilhassa iktidarın büyük ortağı AK Parti’nin geçmişteki gibi reformist bir çizgiye dönmesini zorlaştıran yapısal sorunlar var.

Sorunlardan biri, merkeziyetçiliğin devletin her tarafına sirayet etmiş olmasıdır. AK Parti, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte bütün yetkileri tek bir elde topladı. Her iş ve her karar için tek bir adresin belirleyici olduğu bu sistemde, yasama ve yargı güç kaybederken, yürütme üzerinde de bürokratik bir hegemonya kuruldu.

Reform adını hak edebilecek bir hamlenin, öncelikle, millet iradesinin temsil edildiği Meclisi güçlendirecek, yargının olması gerektiği gibi bağımsız ve tarafsız bir kimlik edinebilmesini sağlayacak, yerel yönetimlerin hareket alanını genişletecek tedbirleri alması beklenir. Böylesi geniş çaplı bir dönüşümün yapılabilmesi ise, merkeziyetçiliği bir kenara bırakmaya hazır bir zihne ihtiyaç duyar.

Mevcut iktidar ise zihin olarak buna hazır değil; iktidar ile adem-i merkeziyetçilik arasında çok uzun bir mesafe var ve iktidarın bu mesafeyi kapatma yönünde bir iradesi görünmüyor. Aksine, içte ve dışta dayandığı temellerin zayıfladığını hisseden bir iktidarın merkezden çevreye yetki aktarımını ve denge-denetleme mekanizmalarının kurulmasını kabullenmesi son derece güçtür.

Keza AK Parti, uzun süre işbaşında olmanın getirdiği bir yıpranmanın olumsuz neticelerini de yaşıyor. Bugün iyileştirileceği veya yeniden inşa edileceği söylenen alanların tamamı bizzat AK Parti tarafından tahrip edildi. Bunun yarattığı derin şüphe ve giderek azalan güven duygusu da iktidarın elini zayıflatıyor.

 AK Parti üzerinde vesayet

İkinci sorun ise iktidarın çok ortaklı yapısıdır. Erdoğan, iktidar koltuğunda tek adam olarak oturmuyor. Dolayısıyla aldığı kararları kendi başına hayata geçirebileceği ve doğru bulduğu adımları uygun gördüğü zamanlarda atabileceği bir pozisyona sahip değil. Ortakları var ve her ne yapacaksa ancak ortaklarının “olur”u ile yapabiliyor.

Bahçeli, iktidarın teşekkül biçiminin kendisine sağladığı bu imkânı sonuna kadar kullanıyor. Ne yapılıp ne yapılamayacağına dair keskin hudutlar çiziyor. Erdoğan’ın dillendirdiği reformu MHP’nin düşünceleri doğrultusunda bir çerçeveye oturtuyor ve ancak bu çerçeve dâhilinde davranabileceği intibaını yerleştirmeye çalışıyor. Kamuoyunu sürekli bir mesaj bombardımanına tabi tutarak iktidardaki tayin ediciliğinin altını kalınca çiziyor. Hülasa AK Parti üzerinde bir vesayet makamı gibi hareket ediyor.

Vesayet, en çok Kürt meselesinde etkili oluyor. MHP iktisadi sahada yapılacak düzenlemelere bir itirazda bulunmuyor ama iş hukuk ve demokrasi mevzularına geldiğinde, Kürt meselesini vesile kılarak elini masaya vuruyor. Bahçeli’nin HDP’nin bir daha açılmamak üzere -nasıl olacaksa bu!- kapısına temelli kilit vurulmasını istemesi ve yardımcısının da HDP’nin “itlaf edilmesi gereken bir siyasi haşere sürüsü” olduğunu söyleyecek kadar dilini bozabilmesi bunun yansıması. 

“Tarafsız bir alan yok”

MHP’nin HDP üzerinden AK Parti’yi sıkıştırma siyaseti, iki hususun net bir şekilde görülmesini sağlıyor. 

Birincisi, iktidar yapısındaki çatlağın su yüzüne çıkmasıdır. Bir tarafta HDP’ye ağır bir dille saldıran ve temelli kapatılmasını isteyen küçük ortak, diğer tarafta ise bu öneriye katılmayan büyük ortak var. Nitekim AK Parti Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş “Parti kapatmanın Türkiye’de olumlu bir sonucu görülmedi” diyerek, bu konuda MHP’den ayrı bir noktada durduklarını gösterdi.

Bahçeli’nin buna tepkisi de çok sert oldu; ismini vermeden ama sözlerini alıntılayıp belli ederek Kurtulmuş’u CHP’liler ve İYİ Partililerle birlikte zikretti ve meselenin parti kapatmanın ötesinde “ihaneti cezalandırmak” olduğunu belirtti. Bahçeli’ye göre tarafsız bir alan yoktu, herkes tarafını belli etmek mecburiyetindeydi:

 “HDP açılmamak üzere kapatılmalıdır. Etnik bölücülüğü ve terörü referans alan hiçbir parti kuruluşuna da müsaade edilmemelidir. Gerekirse Anayasa’da düzenleme yapalım, gerekirse Siyasi Partiler Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda reform yapalım, bu kanayan yarayı durduralım.

“Zehirli haşeratla mücadele milli haysiyete muhteşem hizmettir. Bölücülükle mücadele istiklalimize onur verici destektir. Artık seçenek kalmamıştır: Ya terörizm ya temizlik, ya bölücülük ya da huzur. Her siyasi parti tarafını ve tercihini yapmalıdır. Terörle milli birlik ve kardeşlik arasında tarafsız bir alan yoktur.”

 “Temizlik”, “haşere”, “itlaf” gibi faşistlerin ve Nazilerin kullandığı zehirli ve çok tehlikeli bir dili sürekli tedavülde tutup el yükselten MHP’nin gayesi belli: Kürt meselesinde kendi bakışını iktidara bütünüyle hâkim kılmak. Eğer AK Parti bu dile teslim olursa hayati bir hataya zorlanmış olur; yok eğer buna karşı tavır alırsa o vakit de çatlak büyür.

Değişim mecburiyeti

İkincisi, Bahçeli, AK Parti ile birlikte olmalarını sağlayan şartların değişme ihtimalinin güçlendiğini görüyor ve buna karşı tedbir alıyor. Cumhur İttifakı’nın varlık sebebi ve gayesi hem içeride hem de dışarıda Kürt siyasetini daimî bir baskı altında tutmaktı. İçeride amaç post-modern bir kapatma sürecine maruz bırakılan HDP’nin arkasındaki halk desteğini azaltmak, Suriye ve Irak’taki Kürt yapılarını da güçsüz düşürmekti.

Netice aldığı alanlar oldu bu siyasetin, ama arzu edilen tablo oluşmadı. HDP halen yüzde 10’un üzerinde seyrediyor; Kürt seçmenin tercihinin iktidar dengelerini değiştirme kapasitesinin büyüklüğü 2019 yerel seçimlerinde görülmüştü. Mevcut siyasette ısrar, Erdoğan’ın iktidarına mal olabilir ve bu ihtimal her geçen gün büyüyor. Beri taraftan ABD seçimlerinden Biden zaferle çıktı ve çekirdek kadrosunu ABD’nin Suriye ve Irak’ta Kürtlerle daha fazla işbirliği yapmasını savunan isimlerden oluşturdu. Beyaz Saray’daki bu değişimin Türkiye’nin Batı, Ortadoğu ve Kürt perspektifine tesir edeceğine şüphe yok.

Velhasıl hem iç hem de dış koşullar iktidarın siyasetinde bir revizyonu gerekli kılıyor. Bu meyanda bir değişim ise başlıca üç netice üretebilir: Bir, “yerli” ve “milli” diye pazarlanan siyasetin tonu düşebilir. İki, AB ve ABD ile açılan mesafenin kapanması ve daha yakın ilişkiler kurulması için yön değişikliğine gidilebilir. Ve üç, içte ve dışta Kürt meselesinde bir yumuşama ve diyalog süreci başlayabilir.

Zemin kaybı

Bahçeli’nin kaygısı bu; HDP’ye ilişkin tehditlerin asıl adresi Erdoğan. MHP, Cumhur İttifakını mümkün kılan zeminin kaydığını görüyor ve buna karşı tedbir almaya çalışıyor. Erdoğan’ın pragmatist siyaset tarzını gözeterek, öncelikle statükoyu mümkün mertebe korumak, ama bu mümkün olmaz da bir değişim kendini dayatırsa o vakit de bunun kendi belirlediği sınırlara bağlı olarak yapılmasını sağlamak için ön alıyor.  

MHP’nin sert duruşuna karşı Erdoğan’ın vereceği karşılık, siyasetin kaderini belirleyecek. İki ihtimal var: Biri, koşulların gerekli kıldığı reformları yapması, sadece ekonomiyle yetinmeyip hukuku ve siyaseti de rahatlatacak adımlar atmasıdır. Diğeri ise, hem kendi iktidar sistematiğini bozmamak hem de MHP’yi rahatsız etmemek için, ekonomide reform kapısını geniş tutmak ama hukuki ve siyasi alanda görüntüyü kurtaracak düzenlemelerle yetinmektir.   

İlk ihtimal, iktidardaki çatlağı büyüterek Erdoğan’ın bu krizi yönetmesini zorlaştırabilir. İkinci ihtimalde ise AK Parti tabanının bir kısmını kaybedebilir. Zira siyasette alternatiflerin arttığı bir dönemde, derin dertlere derman olmayan ve sadece yarayı örtmeye yarayan makyaj çözümler, halkı ikna etmeye yetmeyebilir.

Hülasa, her hâlükârda AK Parti’yi zor günler bekliyor. Cumhur İttifakının üstünde yükseldiği denklem bozuldu, yeni bir denklem kurmak ise artık o kadar kolay değil.

(*) Perspektif, 18.12.2020

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.