• 8.02.2021 00:00

 Anayasa tartışmaları, Türkiye’de eski -daha doğrusu eskimeyen- bir mevzu. Çünkü demokratik anayasacılık felsefesinden uzak bir anlayışla kaleme alınan 1982 Anayasası, sürekli olarak siyasi krizlere yol açtı. Toplumun geniş bir kesimi bu anayasayı kendisine dar buldu. Daimi bir muhalefetle karşılaştığından bu anayasa kabul edildiği günden bugüne sürekli tartışmaların odağında yer aldı ve değiştirilmesi talep edildi.

İlki 1987’de ve -şimdilik- sonuncusu 2017’de olmak üzere 1982 Anayasası 19 kez değiştirildi ve anayasanın maddeleri üzerinde 184 değişiklik yapıldı. Mevcut anayasa, metin düzeyinde orijinalinden çok farklı bir hale bürünse de, özündeki devletçi ve otoriter kimliğini muhafaza etti. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi değerleri mümkün mertebe sınırlandıran ve araçsallaştıran bu anayasa, onca değişikliğine rağmen bireye karşı devlet otoritesini önceleyen niteliğine sadık kaldı.

DAHA AZ ÖZGÜR VE DAHA ÇOK FAKİR 

Anayasayı bir bütün olarak değiştirme hususunda en ciddi girişim, 2011 seçimlerinin ardından TBMM’de bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun (AUK) kurulmasıydı. Meclis’te grubu bulunan partilerden eşit sayıda üye alarak oluşturulan bu komisyon, sivil toplum örgütlerinin de önerilerini alarak, kapsamlı bir çalışma yaptı. AUK, 59 madde üzerinde uzlaştı, ancak kritik konulardaki görüş ayrılıklarında bir mutabakat zemini sağlanamadı. Dolayısıyla Komisyon’un çalışması da nihayete ermedi.

2017 yılında ise AK Parti ve MHP ortaklığı, 1982 Anayasasına en radikal müdahaleyi yaptı. Cumhur İttifakı, Türkiye’nin anayasacılık tarihinde izlediği yolu değiştirdi ve parlamentarizmden adına “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen sisteme geçiş yaptı. İktidara göre yeni sistem ülkeyi her alanda uçuracak ve Türkiye’nin ayağındaki prangalardan kurtulmasını sağlayacaktı.

Fakat gerçekte başkanlığın çok kötü bir kopyası olan bu sistem memleketin siyasi, hukuki ve iktisadi bütün parametrelerini alt üst etti. Ne yazık ki müspet değil menfi anlamda! Ekonomik refahta, siyasal özgürlüklerde ve hukuk devleti ilkesinde belirgin bir geriye gidiş yaşandı. Hülasa müelliflerinin övmelere doyamadığı bu sistem, tefe koyduğu parlamentarizmden çok daha kötü bir performans sergiledi ve Türkiye’yi daha az özgür, daha az zengin ve daha az hukuki güvenliğe sahip bir ülkeye dönüştürdü.

ANİDEN DEPREŞEN ANAYASA SEVDASI 

Tablonun giderek karardığı ve sisteme dönük rahatsızlıkların büyüdüğü bir dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacını konuşmasının zamanının geldiğini söyledi. İttifakın MHP kanadı da Erdoğan’a anında destek verdi. Bahçeli; Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacının açık olduğunu, MHP’nin amacının ve düşüncesinin de bu yönde olduğunu belirtti.

İktidarın yeni anayasa sevdasının birden depreşmesinin birbiriyle bağlantılı iki nedeni olabilir. Biri, gündem oluşturmaktır. Ekonomik sıkıntıların ayyuka çıktığı ve toplumsal kesimlerin memnuniyetsizliklerini daha yüksek bir sesle dillendirdikleri bir vasatta kamuoyunu kendi belirlediği bir alana çekmenin iktidar için akılcı bir hamle olduğunu teslim etmek gerekir. 

Diğeri ise sistem tartışmalarında muhalefetin öncü ve belirleyici bir pozisyon edinmesinin önünü kesmektir. Yeni anayasa çıkışıyla iktidarın, ortaklaştığı “güçlendirilmiş parlamentarizm” önerisiyle muhalefetin kamuoyunu yönlendirmesini ve tartışmanın muhalefetin öne çıkardığı temalar üzerinden yürümesini engellemeye çalıştığı söylenebilir. İktidar, daha büyük bir hedef ortaya koyarak ipi kendi eline almak istiyor.

MUHALEFETİN KIRMIZI ÇİZGİSİ 

Gündemi iktidarın istediği yöne sürüklemede iş görebilir ama gerçekte bu girişimin bir yere varması imkansız denecek derecede güç. Her şeyden önce Meclis aritmetiğinden kaynaklanan zorluklar var. Çünkü iktidarın anayasa değişikliğini halkoyuna götürebilmesi için, Meclis’in en az beşte üçünün -yani 360 vekilin- oyunu arkasına alması gerekiyor. Oysa iktidarın parlamentoda böyle bir gücü yok. Yani yeni bir anayasa için, muhalefetin de iktidara el vermesi lazım.

Muhalefetin kırmızı çizgisi ise, parlamenter rejim. Muhalefet bir bütün olarak, meriyetteki ucube sisteme kökten karşı çıktı ve kendini parlamentarizme derinden bağladı. Öyle ki, halihazırdaki durumu devam ettirecek bir teklife yakın durmaları bile, muhalefet partileri için siyaseten telafi edilemez neticeler doğurabilir. Mamafih muhalefet, mutabakata varılması gereken birçok nazik mesele bir yana, ancak hükümet sisteminde değişiklik içerecek bir teklife yeşil ışık yakabilir.

“YENİ SİSTEME MÜSTAHAK VE MÜZAHİR BİR ANAYASA”

Peki, AK Parti ve MHP, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden vazgeçebilir mi? İktidar, büyük iddialarla savunduğu ve -bütün veriler aksini göstermesine rağmen- halen yere göğe koyamadığı bu sistemi rafa kaldırabilir mi? 

Gelen ilk işaretler bunun pek mümkün olmadığını gösteriyor. Bahçeli, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin milli irade tarafından tasdik edildiğini ve bu sisteme “müzahir ve müstahak bir anayasa yazmanın mecburiyet olmasının yanı sıra demokratik bir mükellefiyet” olduğunu belirtiyor. Bir başka ifadeyle Bahçeli, yeni anayasadan, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin tahkimini anlıyor.

Ezcümle, iktidar ve muhalefet konumlarını değiştirmezlerse -ki değiştirecek gibi durmuyorlar- bu maya tutmaz. Zaten bu öneri de gerçekten yeni bir anayasa yapmaktan ziyade belli siyasi partilere atılan bir olta gibi duruyor.

“HOŞ TINI”

“Yeni anayasa” kavramının kulaklarda hoş tını bırakan bir özelliği var. Fakat tekrar dolaşıma sokulmaya gayret edildiği bugünlerde iki noktaya dikkat edilmeli:

Birincisi, Türkiye’yi daha otoriter bir çerçeveye oturtan 2017 garabetinin mucitlerinin birlikte rehberlik edecekleri bir anayasa çalışması, ülkeyi daha ileri değil daha geri götürebilir. O sebeple kavramın çekiciliğine kanılmamalı, müteyakkız olunmalı. Cumhur İttifakı’nın dört yıllık geçmişi, özgürlükler ve haklar konusunda aşırı bir dikkat ve özeni gerekli kılıyor.  

İkincisi, yeni bir anayasa sözünün ciddiye alınabilmesi için evvela, mevcut anayasanın uygulanması icap ediyor. Evet, 1982 matah bir anayasa değil, farklı kesimlerin şikâyetçi oldukları birçok hüküm ihtiva ediyor. Yine de asgari bir hukuk güvenliği için öncelikle bu anayasaya riayet edilmeli. Ne var ki bugün, bu anayasanın herkesin ilk okuduğunda anlayabileceği açıklıktaki hükümleri bile hoyratça çiğneniyor. Durum bu iken, toplumsal sözleşme niteliğini taşıyan demokratik bir anayasa taahhüdü hiç de inandırıcı durmuyor.