• 14.03.2021 10:13

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Mart 2021’de, görkemli bir törenle İnsan Hakları Eylem Planı’nı (İHEP) tanıttı. Türkiye’nin önümüzdeki iki yılda insan haklarındaki rotasını çizecek olan planda, 11 temel ilke etrafında 9 amaç, 50 hedef ve 393 faaliyet bulunuyor. Listenin kabarık olması, Türkiye’nin temel hak ve hürriyetleri teminat altına almak için alması gereken büyük bir mesafenin olduğuna işaret ediyor.

İlkesel tavrım; insanı, hakları, hukuk devletini ve demokrasiyi tahkim etmeyi hedefleyen her çabayı teşvik etmek yönündedir. Elbette bu, “reform” adı altında sunulan her paketin ardında motamot durulmasını değil, insan hakları perspektifini esas alarak eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmasını ifade eder. Yapılması gereken, atılan ya da niyet edilen adımların güçlü taraflarını desteklemek, zayıf yanlarını tespit edip geliştirmeye çabalamak olmalıdır.

Özeleştiri

İHEP’in, bu meyanda, hem bir özeleştiri hem de bir niyet beyanı metni olduğu söylenebilir. Ülkede ciddi bir insan hakları probleminin olduğunun ilan edilmesi ve birçok sorunlu alanın düzeltilmesi için geniş kapsamlı bir planın yapılmış olması, iktidarın bir özeleştirisi olarak okunabilir.

İfade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, adil yargılanma, kişi güvenliği, uzun ve haksız tutuklanmalar gibi konuları Türkiye’nin çoktan bir dert olmaktan çıkarması icap ediyordu. Bir sorun yumağı olarak bütün bunların halen orta yerde durması, hukuk ve özgürlükler sahasında çok kısa bir yol alındığının bir itirafı. Velhasıl iktidar, açıkça dillendirmese de, insan haklarında eksikliklerini, hatalarını ve yetmezliklerini kabul ediyor ve yeni bir programla bunu düzelteceğini beyan ediyor.

İHEP’te hem bazı teknik düzenlemeler hem de ancak siyasi iradeyle giderilebilecek mevzular var. Teknik düzeltmelerin yapılması ve siyasi arızaların giderilmesi, insan haklarını ilerletir. Sorun, iktidarın bunları yapıp yapamayacağında düğümlenir. Şüphesiz iktidarın performansını görmek için biraz beklemek lazımdır. Bununla birlikte iktidarın iradesinin sahihliği noktasında kafaları karıştıran bazı özelliklerine de dikkat edilmelidir:

Güller ve dikenler

Evvela, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eylem programını sunarken kullandığı çiçek-diken metaforunun, çok problemli olduğuna değinilmelidir. İnsan hakları, farklıklardan ve taşıdıkları kimliklerden bağımsız olarak, bütün insanların sahip olduğu haklardır. Böyle bir mevzuda bile lafa ayrımcı bir dille girilmesi, ciddi bir zihniyet sorunu. İşe çiçekler ve dikenler ayrımıyla giriş yapılması, çiçeklerin (bizden olanların) haklara ulaşması için çalışılacağının ve dikenlerin (bizden olmayanlar) ise haklardan mahrum edileceğinin belirtilmesi, planı daha baştan sakatlar nitelikte.

İnsan hakları, herkesindir; devletin vazifesi bu hakları tanımak ve herkesin kullanabileceği şartları oluşturmaktır. Oysa iktidar, kafasındaki sınırlardan ötürü, bu hakları sadece bazı kesimlere layık görüyor, bazı kesimleri ise bundan uzak tutacağını önceden belirtiyor. Ne kadar parlak cümleler ihtiva ederse etsin, bu zihniyetle hiçbir program başarıya ulaşamaz.

Mühim olan icraat

Kritik konularda somut çözümler öngörmemesi, İHEP’in en zayıf noktasını oluşturuyor. Zira Planda büyük bir önem arz eden meselelerde, ihlallerin giderilmesi için nelerin yapılacağının adı konmuyor. Sadece “mevzuat gözden geçirilecektir, ilgililere eğitim verilecektir, standartlar yükseltilecektir, analiz edilecektir, farkındalık artırılacaktır” gibi temenni içeren cümleler kullanılıyor.

Ele aldığı dertlere nasıl deva olacağını belirtmemesi ve çözümleri belirsiz bir vakte tehir etmesi, programın inandırıcılığını aşağıya çekiyor doğal olarak. İçerikte bu zaafın yanı sıra, programın inandırıcılığını düşüren asıl husus, iktidarın yapıp ettikleri. İfade ve basın hürriyeti, insan onuru, yargı bağımsızlığı, uzun ve haksız tutuklanma, adil yargılanma, masumiyet hakkı, lekelenmeme hakkı, insan hakları konusunda üst düzey duyarlılık, vb. konularda programda çok iddialı sözler ediliyor.

Ancak tüm bu konularda sorunlar mevzuattan değil, iktidarın tavrından kaynaklanıyor. Mevzuatta tüm bu hakları yeteri kadar güvence altına alacak hükümler bulunuyor. Şüphesiz her zaman daha iyisi aranabilir ve yapılabilir. Ama altını çizerek bertmek gerekir ki bugün Türkiye’deki temel sorun, mevzuat değildir, tatbikattır. Bu da iki yönlü ele alınabilir:

İnandırıcılığın düşmanı

Biri, anayasal ve yasal hükümlerle teminat altına alınmış olan birçok hakkın, bizatihi iktidarın uygulamalarıyla sınırlandırılması ve ihlal edilmesidir. Dolayısıyla bir reformdan bahsederken, getirilecek yeni maddelerden ziyade, öncelikle iktidarın mevcut koruyucu hükümlere uyup uymadığına bakmak gerekir.

Diğeri ise, söylenen ile yapılan birbirine açıkça ters düşmesidir. Basın hürriyetini överken gazetecileri hapse tıktığınızda, siyasi katılım mekanizmalarının güçlendirileceğini taahhüt ederken milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmaya ve parti kapatmaya çalıştığınızda, masumiyet ilkesinin önemini vurgularken yargılanmakta olan muhalif liderleri her gün terörist ilan ettiğinizde, reform vaadiniz de havada kalır.

İnandırıcılığın en büyük düşmanı, eylem ile söylem arasında böylesine derin bir uçurumun olmasıdır.

Kürdistan 24, 10.03.2021