• 12.05.2021 07:19
  • (246)

Uzmanlık alanı, Ortaçağ ve çağdaş dönemde Kürtler ve Kürdistan tarihi olan Yevgeniya İlyiniçna Vasilyeva, 1960’larda Şerefxanê Bedlisi’nin Şerefname’sini iki cilt halinde Rusça’ya çevirip yayınlar. Çalışmasına yazdığı önsöz büyük bir ilgiyle karşılanınca, bu önsözü genişletir ve “Şerefxanê Bedlisi: Çağı, Yaşamı ve Ölümsüz Kişiliği” adıyla kitap olarak basar. *

1958’den 2016’ya kadar Rusya Bilimler Akademisi’nde aralıksız olarak çalışan ve Rusya’da Kürdoloji çalışmalarına değerli katkılarda bulunan Vasilyeva bu kitabında, Şerefname üzerinden, hem Şerefxan’ın hayat öyküsünü hem o dönemde Kürdistan’ın siyasi ve sosyal durumunu okuruna sunar.

Kitabın ilk bölümünde Kürdistan adı hakkında tarihi bir kazıya girişir, bu adın anlamı ve çağrıştırdıkları üzerinde durur. Kürdistan, bir devletten ziyade “Kürtlerin yaşadığı ülkeyi, etnokültürel olarak Kürtlerin yaşadığı yaşam alanını” deyimler. Elbette bu yaşam alanında tek başlarına değillerdir; Kürtler birçok bölgede Ermenilerle, Araplarla, Farslarla, Türklerle ve Asurilerle birlikte yaşarlar.

Kürdistan sözcüğünün ilk olarak 12. yüzyılda Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer döneminde kullanıldığı kabul edilir. Lakin böylesine resmi bir statü kazanmadan önce de Kürdistan sözcüğüne, Kürtlerin yaşadıkları bölgeyi tarif etmek maksadıyla başvurulduğu bilinir.

“İrani dillerde oldukça yaygın bir son ek olan ‘istan’ın etniste adı olan Kürde eklenmesiyle oluşturulan Kürdistan adı, Sultan Sencer döneminden çok önce Yunan, Romalı ve Suriyeli yazarların eserlerinde, kendi dillerinde benzer bir sözcük türemesiyle, Kardukiya, Gorduena, Kardu olarak kaydedilerek Kürdistan’la aynı anlama gelecek biçimde kullanılmıştır.” (s. 23)   

“Kürdistan’ın kırpılmış kaderi”

Kürdistan sözcüğüne dair iki hususa dikkat çeker Vasilyeva: İlki, sözcüğün bu dönemde resmi olarak dolaşıma sokulmasının, Kürtlerin etnik ve politik bilinçlerinin tahkimatında belli bir aşamayı işaret etmesidir. Kürdistan adı artık salt bir coğrafi mekândan daha geniş bir anlam taşır ve “Kürtlerin birliği” fikrinin somutlaşmış halini işaret eder.

İkincisi ise, Kürdistan’ın buraya hakim olan otoritelerce Kürtlerin yaşadığı etno-kültürel alanın sadece belli kısımlarını nitelemek üzere kullanılmasıdır. İran’da Kürdistan Senendec merkezli Erdelan Bölgesi’ni, 17. yüzyılda Osmanlı’da Kürdistan ise Dersim, Muş ve Diyarbekir bölgelerinden oluşan vilayeti anlatır. Hülasa bu ad, Kürtlerin bütün bir coğrafyasına teşmil edilmez, o coğrafyanın belli bölgelerine indirgenerek kullanılır.

“Kürdistan adının kırpılmış kaderinin arkasında Kürt halkının trajedisinin tarihi yatmaktadır.” (s.24)

Şerefname’de Kürtlerin tarihi kökenlerine inmeye çalışan Şerefxan ise, Kürdistan adının ne zaman tarih sahnesine çıktığı sorusuna alaka göstermez. Çünkü onun için böyle bir sorun yoktur, Kürdistan “zaman ötesi” bir kavramdır. Kürdistan’ın varlığını belli bir dönemle sınırlandırmaz; ister Selçuklulardan önce olsun ister sonra, Kürdistan üzerinde hüküm süren bütün hanedanları “Kürdistan hükümdarı” olarak adlandırır.

“Onun için Kürdistan, tarih tarafından halkının ikametgâhı olarak ayrılan bir alan olarak ebedidir. Kürtlerin bilinebilir tarihinde gerçekleşen olayların gerçekleştiği bir mekândır Kürdistan. Kürdistan, Şerefxan için bir isimden ibaret değildir. Bu tek sözcük, Kürt etnosunun tüm parçalarını bir araya getirme, pekiştirme, birleştirme idealinin somutlaşmış haliydi.” (s.92)    

Ödül ve ceza

Şerefxan’ın tasavvurunda Kürdistan; Hint Okyanusu’ndan Azerbaycan’a, Irak-ı Acem’den Malatya ve Maraş’a kadar uzanan bir alanı kapsar. Osmanlı ve Safevi imparatorlukları, bütün 16. yüzyıl boyunca bu geniş coğrafyada gerçek bir egemenlik tesis etmenin mücadelesini verirler. İki güçlü devletin çatışmaların merkezinde yer almaları, Kürtlerin siyasi yapılarına doğrudan tesir eder. Kürt mirliklerinin merkezi otorite ile kurdukları ilişkinin niteliği, merkezi otoritenin gücüne bağlı olarak değişim gösterir. Mirliklerin hareket alanı, merkezi denetimin sıkı olduğu dönemlerde daralır, zayıf olduğu dönemlerde ise genişler.

Kürtler, merkezi otoriteler için güçlerini yoğunlaştırmaları ve sürdürmeleri bağlamında, iki taraflı önem taşır: Bir taraftan, merkez açısından Kürtler büyük bir askeri kaynak olarak görülür. Ayrıca, Kürdistan’ın sarp coğrafyasında Kürt beylerinin rızası olmadan gerçek bir iktidar düzeneği kurmanın da imkânı yoktur. O sebeple merkez, Kürtlerle diyalog kurmaya ve desteğini almaya gayret eder.

Diğer taraftan ise, Kürtler, dışarıdan kural koyan bir güç olarak gördükleri merkeze hoş nazarla bakmazlar ve tepki duyarlar. Merkezi otorite de, Kürtlerin kendisine karşı isyan etmesini engellemek ya da isyan ettiklerinde bunun tesirini düşürmek için iki yola başvurur: Biri, cezadır, sertliktir. Merkeze itaat etmeyen veya sadakatinde bir zayıflama görülen Kürt beyleri, en şiddetle şekilde cezalandırılıp siyasi güç dengesinin dışına çıkarılır. Diğeri ise, ödüldür. Kürt beylerine idarede rol verilir, böylece bölge yetkili kılınmış beyler aracılığıyla yönetilmeye çalışılır.

“Mobil aşiretler”

Merkezden uzaklık sayesinde Kürtler, konargöçerlik özeliklerini muhafaza ederler. Konargöçerlik mühimdir; zira aşiretlerin varlığını devam etmelerini sağlar. “Mobil aşiretler”, Kürtlerin bir istila dalgası ile karşılaştıklarında köylerden dağlara çekilerek kendilerini korumalarını ve hayatta kalmalarını temin eden bir mekanizma işlevi görür.

Aşiret ve beylerin sayısının fazlalığı Kürtlerin yaşamında hem menfi hem de müspet neticeler doğurur. Menfi olan, bu yapının bir birliğe el vermemesidir. Beylikler arası ve beylik içi mücadelelerin şiddeti, ortak bir yönetim birimi etrafında bir araya gelmeyi mümkün kılmaz. Bazen birleşme eğilimi ve ortak bir liderlik düşüncesi güçlense de bu düşünce hayata geçirilemez. Şerefxan da, Kürdistan’daki bölünmüşlüğü ve iç çatışmaları eleştirir; Kürdistan’ın gelişimin önündeki en büyük engelin aşiretler arası anlaşmazlıklar olduğunu belirtir.  

Müspet olan ise, aşiret ve mirliklerin sosyal bütünleşmeye katkılarıdır. Kürdistan’daki toplumsal yapılarının temelini oluşturan aşiretler ve mirlikler, kapalı devre bir hayat sürmezler; aralarında derin ayrımlar bulunmaz, birbirleriyle bağlantılı adacıklar olarak yaşarlar. Keza aşiretler ve soylu aileler, Kürt geleneklerini dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı koruyan bir duvar vazifesi de görürler.  

“Kürtlerin toplumsal hayatı göz önünde bulundurulduğunda en üst düzeyde rol oynayan mekanizma, Kürtlerin bilinen tarihlerinin başlangıcından itibaren rol oynamış olan aşiret yapısıdır. Kürdistan’ın sürekli olarak parçalara ayrıldığı koşullarda dahi aşiret ve mirlik yapıları minimal ve maksimum düzeyde giderek daha karmaşık sosyo-politik bütünleşme araçları olarak etkinlik göstermiştir.” (s 27)

Tarihi kırılma noktası

Vasilyeva, 16. yüzyılın başlarını Kürt tarihinde yeni bir tarihsel dönemin başlangıcı olarak imler. Ona göre bu dönemde Kürt beyleri arasında her daim var olan geleneksel rekabet duygusu zayıflar ve birlik arayışları uç verir. Ancak Osmanlılar ve Safevilerin giriştikleri ölüm-kalım savaşı, Kürtlerin birlikteliği olanağını ortadan kaldırır. Zira bu çatışma Kürtleri bir pozisyona zorlar; Kürt güçlerinin bir kısmı Osmanlıların safında dururken, diğer bir kısmı ise Safevileri destekler.

Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, “Kızılbaş” olarak isimlendirilen Safevilerle girdiği mücadeleden galip çıkmak için önüne iki acil görev koyar: Kürtleri tamamen kendi tarafına çekmek ve Kürt milisleri kullanarak Kızılbaşları mutlak olarak bölgeden çıkarmak. 1514, bu çerçevede tarihi bir kırılma noktası oluşturur. Çünkü 1514’te, İdris-i Bitlisi’nin çabalarıyla Sultan Selim ile Kürt mirleri arasında bir anlaşma imzalanır. Osmanlı’ya destek karşısında Kürt mirlerinin kendi topraklarındaki otoritesini tanıyan bu anlaşma, Sultan Selim’i Safeviler karşısında zafere götürür.

Osmanlı başlangıçta “Kürdistan’da Kürt mirlerine öncelik veren bir feodal teşkilatlanma” yönünde bir politika izler. Fakat Kürt mirlerinin birleşmeleri, bağımsızlık talebinde bulunmaları ve İran’a yanaşmaları şüphesi, her zaman Osmanlı yönetimini kaygılandırır. Bu nedenle, bir birlik düşüncesinin önüne geçmek için Kürt mirliklerini küçük bölgelere ayırır ve gerektiğinde şiddet yoluyla terbiye eder.

Topraklarının iki imparatorluk arasında tampon bölge haline gelmesi de Kürtlerin birliğini sekteye vurur. Tampon bölge olmak, hem Kürtleri sürekli politik ve askeri çatışmaların en önünde yaşamaya mecbur kılar hem de kimin kazandığından bağımsız olarak Kürtlerin ağır darbeler almasına neden olur.    

“Osmanlı ve Safevi imparatorlukları arasındaki çelişkilerin keskinleşmesini birlikte getiren 16. yüzyıl, Kürt tarihinin doğal bir seyrinin sonucu olan, yüzyılın başında beliren aşiretler arası ve bölgesel ayrılıklardan birlik ve merkeziyetçilik arayışına doğru gelişen süreci dinamitledi. Kürdistan için verilen savaş sonucunda Kürtlerin ülkesi İran ve Türkiye arasında bölündü, bu durum Kürtlerin etnopolitik konsolidasyon sürecini yavaşlatsa da tam olarak sonlandıramadı.” (s. 39) 

“Kürdistan’ın yüksek miri”

Şerefxan, böyle zorlayıcı siyasi ve içtimai koşulların içine doğar. Ailesi, Bitlis mirliğine kuşaklar boyu hükmeden bir ailedir. Dedesi Mir Şeref, hâkimiyet alanlarında mutlak bir gücü bulunan, iktidarına göz diken herkese acımasız davranan biridir. Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’dan gelen imtiyaz beratları onun egemenlik haklarını onaylasa da, Mir Şeref egemenliğini sürdürmenin yolunun kendi gücüne dayanmaktan geçtiğini bilir.

Osmanlılar, sınırlarının korunmasını Mir Şeref’e emanet ederler. Hayati bir önem atfedilen bu görevin icrasıyle Mir, yarı bağımsız bir konum elde eder. Mir, Osmanlıların hizmetinde olmakla birlikte İranlılarla ilişkisini de dengede tutmaya çalışır. Mir’in kendi bölgesinde gücünü pekiştirmesi ve kendi bölgesi dışındaki yerlere fetih seferleri düzenlemesi, Osmanlıları rahatsız eder. Sultan Süleyman 1532’de bu yarı bağımsız hanedanlığın gücünü dizginlemeye karar verir ve Bitlis Kalesi’ni Mir’den alır.

Mir, bunun üzerine İran tarafına geçer. Şah Tahmasb Mir’e bir imtiyaz beratı verir. Berat metninde Bitlis hükümdarı “Kürdistan’ın yüksek miri (beylerbeyi)” ve “en yüksek otoritesi (han)” olarak tanımlanır.

Onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mir Şemseddin de Şah tarafından olumlu karşılanır, babası gibi ona da “han” payesi verilir. Aralarında Tebriz’in doğusundaki Serab’ın da bulunduğu Azerbaycan’a bağlı birkaç bölgenin yönetimi Mir Şemseddin’e bağlanır. Sonradan birkaç yerin daha eklenmesiyle yönetimi altındaki bölge genişleyen Mir Şemseddin, İran’ın büyük mirlerinin arasına dahil edilir.

Rehineliğin zarif formu

Şemseddin, İran’da güçlü Türkmen aşiretlerinden Hemedan hükümdarı Emir Han Musullu’nun kızıyla evlenir. İki soylu aileyi birleştiren bu evlilikten Şerefname’nin yazarı Şerefxane Bedlisi doğar.

1543’te Kum’un Kerehrud kasabasında dünyaya gelen Şerefxan, dokuz yaşından on iki yaşına kadar, Kızılbaş soylularının oğullarının arasında Şah Tahmasb’ın oğullarıyla birlikte eğitim alır. Aslında bu, Şah’ın sadakatini garanti altına almak istediği beylerin çocuklarını sarayda elinin altında tutmasını sağlayan bir rehine sistemidir. Sarayda eğitim, gerçekte, rehineliğin zarif bir forma sokulmasından ibarettir.

Şerefxan on iki yaşına geldiğinde, memleket hasretinden ötürü ruhsal gel-gitler yaşayan babası Şemseddin, Şah’ın sarayından ayrılıp inzivaya çekilir. Böylece Şerefxan on iki yaşında aşiretin başına geçer, on sekiz yaşında Şah’ın sarayına çağrılır. Şah’ı hedef alan yerel isyanları bastırmada gösterdiği başarıyla dikkatleri üzerine çeker. Şah Tahmasb 1576 ölüp yerini oğlu Şah İsmail alınca, Şerefxan’ın yükselişi hızlanır. Yeni şah ona “Kürdistan beylerbeyi, büyük emir” unvanlarını verir.

“Yaklaşık kırk dört yıl sonra bayrağı, yaşam direngenliği ve kararlılığıyla ismini taşıdığı atasına benzeyen torunu devralıyordu. Bu andan itibaren Kürdistan ve Loristan’ın hükümdarları ile Kürt aşiretlerinin sorunlarının çözümünden Şerefxan yetkili kılınmıştı.” (s. 79-80) 

“Sanrı çölünde bir gezinti”

Fakat bu hızlı yükseliş düşmanlarının sayısını da çoğaltır. Şah İsmail’in sarayında Şerefxan’a dair iftiralar ve karalamalar artar. Şah toplu tutuklamalara ve infazlara girişince çanlar Şerefxan için de çalmaya başlar. Bu esnada Sultan III. Murat, Osmanlıların safına geçmesi karşılığında atalarının toprağı olan Bitlis’i ona vermeyi teklif eder. Şerefxan, bu teklifi tereddüt etmeden kabul eder ve doğumundan tam otuz beş yıl sonra sürekli hayalini kurduğu Kürdistan’a dönüş yapar. Öyle ki Şerefname’yi yazarken İran da bulunuşunu “yurda dönüş için bitmeyen bir bekleyiş” ve “sanrı çölünde bir gezinti” olarak adlandırır.  

Sultan III. Murad, Şerefxan’a Bitlis’i yönetme beratı, hilat (şeref elbisesi) ve altın bir hançer verir. İran’dan ayrıldıktan sonra Şerefxan, III. Murad’ın karargâhında, on yıl boyunca Osmanlılara askeri olarak hizmet eder. Padişah, Kürt mirinin bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz, “akik ve inci serpiştiren kalemiyle kendisine dört kez hattı hümayun” yazar.

Şerefxan, otuz beş yaşında İran’dan ayrılır, ancak atalarının ocağı Bitlis’e tam anlamıyla yerleşebilmesi için savaşlarda on yıl daha tüketir. Dolayısıyla onun yurdundan uzakta geçirdiği süre 44 yılı bulur. Eve varmak için çok uzun yolları aşması gerekmiştir.

“Kürdistan gölgesinin altında”

Nihayet, katılmak zorunda olduğu savaşları geride bırakıp evinde ruhsal sükûnete kavuştuğunda, hükümet işlerini oğluna devreder ve hep zihninin bir köşesini işgal etmiş olan Kürtlerinin tarihinin kitabını yazmaya koyulur. Ömrü boyunca aklından çıkarmadığı bu ahdini gerçekleştirdiğinde 54 yaşındadır.

“Şerefxanê Bedlisi dört yüzyıl önce kaleme aldığı eseri sayesinde adını ölümsüz kıldı. Kitap tek kelimeyle eşsizdir. Kitabın konusu, kapsamı ve yazarın kişiliği bakımından bir benzeri yoktur. Şerefxan eserini kaleme alırken ilk olarak Kürt tarihine dair VII-XV. yüzyıllara ait kaynaklara dağılmış bilgileri parça parça toplar. Yazar, dağınık, bazısı birbirinden çok farklı lehçeler konuşan Kürt aşiretlerini ve lingokültürel grupları Kürtlük (soyu) çatısı altında birleştirir. Kürtlerin birleşik etnokültürel mekânı ve yurdu olarak Kürdistan fikri ilk kez bu eserde dile getirilmiştir. Şerefxanê Bedlisi’nin kitabı ilk satırından son satırına kadar Kürdistan gölgesinin altında ve Kürdistan adına yazılmıştır.” (s. 97)

1604’te Bitlis’te vefat eden Şerefxan’ın mezarı, Bitlis’te Şerefiye Külliyesinin avlusundaki türbenin içindedir.

*  Yevgeniya İlyiniçna Vasilyeva, Eve Giden Uzun Yol Şerefhanê Bedlisi: Çağı, Yaşamı ve Ölümsüz Kişiliği, Çeviri: Fırat Sözeri, Avesta Yayınları, İstanbul, 2021