• 19.08.2021 06:53
  • (86)

Sebastian Haffner’in “Bir Alman’ın Hikâyesi” adlı kitabı, yakın zamanlarda bana en çok tesir eden kitaplardan biri oldu. Kitabı bitirir bitirmez yazmak istedim ama öğrendiklerimi biraz hazmetmem gerekiyordu. Kısmet bugüneymiş!

Haffner, 1914-1933 arasında tanık olduklarını kapsayıcı bir gözlem ve disiplinler arası bir bakışla okurlarına sunuyor. İnsanlığın gördüğü en korkunç diktatörlüklerden birinin yirmi yılda adım adım nasıl kurulduğunu soğukkanlılıkla aktarıyor. Güçlü bir anlatım yeteneği var; çok ağır bir konuyu sıkmadan ama hakkını da vererek roman tadında okurlarına sunuyor.  

Bilhassa iki dünya savaşı arasında Almanlara hakim olan ruh halini, belki de daha önce başka bir yazar nasip olmamış bir etkileyecekte ortaya koyuyor Haffner. Yalın, dikkatli ve mesafeli dili, o dönemin Almanlarının ruhlarına nüfuz etmemizi sağlasa da bunu Nazilerin iktidara gelmesini sağlayan bir mazerete dönüştürmüyor. Her boyutu göz önünde tutan derinlikli bir tahlille Nazilerin iktidarlaşma sürecinin dinamiklerine daha yakından bakmamızı sağlıyor.

Kitabın okurlarına ulaşmasının da ilginç bir öyküsü var. Haffner hayattayken bu çalışması yayınlanmadı. Çalışmasının henüz tamamlanmadığı düşüncesindeydi. Öldükten sonra oğlu onun çalışma notlarını buldu ve çalışma böylece kitap olarak basıldı. 

“Ölümcül düello”

Öyküsünü “iki birbirine dek olmayan rakibin karşı karşıya kaldığı bir düello” olarak tanımlıyor Haffner; bir tarafta “son derece güçlü, muktedir ve merhametsiz devletin”, diğer tarafta ise “küçük, isimsiz ve kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahsın” bulunduğu bir düello.

Devlet, Alman İmparatorluğu’dur; münferit şahıs ise, Haffner. Fakat bu münferit bir vaka değildir; Haffner gibi milyonlarca Alman kendi benliğini ve kişiliğini korumak için zalim ve düşman bir devletle yüz binlerce kez düelloya girer. Kimileri bu düelloda kahramanca bir tavır gösterir ve sonuna kadar gider, kimileri ise yenilgiyi erkenden kabul eder, teslim bayrağını çeker ve hevesle ya da korkuyla Nazilerin bir parçası olur.

Haffner hikâyesine, bir çocuk olarak tecrübe ettiği I. Dünya Savaşı esnasındaki ortamı anlatarak başlar. 1 Ağustos 1914’te, bir yaz tatilinde iken duyar savaş gongunu. Ailesi yazlığını bırakır, Berlin’deki evine döner. Babası, sadık bir Alman vatanseveridir. Ama “kendi neslinde çok örneği olan ve savaşın, Avrupalılar arasında artık geçmişe ait bir fenomen olması gerektiğine sessizce inanan liberal ruhlardan biri” olarak savaşa tiksintiyle bakar.

“Oturma odası cengâveri”

Fakat sokaktaki atmosfer tam tersidir; bir kitlesel birlik seli önüne geleni süpürür. Kendini selin akışına bırakanlar muazzam bir hisle dolarlar, sele karşı duranlar ise yalnızlığa ve boğulmaya mahkûm edilirler.   

“İnsanın böylesine şenlikli ve herkesi kapsayan bir cinnetten kendisini uzak tutması mümkün müydü, hiçbir fikrim yoktu o zaman. Bu kadar açık şekilde mutluluk veren ve böyle sıra dışı şenlikli sarhoşluklar bahşeden bir fenomenin, vahim ya da tehlikeli bir yönü olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu.” (s. 21)  

1914’te yedi yaşında bir çocuk olan Haffner, kendini bu selin içinde bulur. Berlin’dedir, ne bir hava saldırısı görmüştür ne de bir bomba. Savaşın gerçekte ne demek olduğunu anlamasını sağlayacak ömrü de yoktur deneyimi de. Fakat kendisini bıraktığı sel, onu kısa sürede tam bir “oturma odası cengâverine dönüştürür. “Ültimatom”“seferberlik” ve “süvari ihtiyat kuvvetleri” gibi öncesinde yanından yöresinden geçmediği kavramları bir çırpıda öğrenir. Günlük yaşamında, kendisine bir hava veren bu kavramları bir papağan gibi bunu tekrarlamaya başlar.

“Kim savaşı başlattı? Neden savaş oldu” gibi sorulara hazır şablon cevaplarla karşılık verir. Savaşın altında yatan sebepler; Fransa’nın rövanş duygusu, İngiltere’nin ticari kıskançlığı ve Rusya’nın barbarlığıdır. Almanya’nın bunlara pabuç bırakması elbette düşünülemez. Savaşı bir oyun gibi kurgular beyninde; savaş, onun için hayatını bundan önce hiçbir şeyin yapamadığı kadar heyecanlı kılan bir oyundur. Coşkunun ve merakın hiç eksik olmadığı bir oyun!

“Savaş müptelası”

“Futbol müptelasıyla karşılaştırma geniş kapsamlı geçerliliği olan bir karşılaştırma. Gerçekten o dönemde, küçük bir çocukken insanlar nasıl futbol müptelası olurlarsa, o şekilde bir savaş müptelasıydım ben de.” (s. 21)

Haffner, bu dönemde doğan bütün Alman çocuklarının savaşı gün be gün böyle ya da buna benzer bir duyguyla yaşadıklarını belirtir. Savaşın bir milleti birleştirdiğine, ayağa kaldırdığına ve barıştan daha fazla kazanım vaat ettiğine iman eden bu kuşak, sonradan Nazilerin temel dayanağı olur. Nazilerin içeride muhalifleri “düşman” diye hedef gösterip tasfiye etmelerinin, dışarıda ise işgalci emellerin bu denli hızlı ve yaygın bir şekilde kabul edilmesinin ve meşrulaştırılmasının altında bu tahayyül yatar.

“Nazizm’e birçok çok şey yardım edecek ve mahiyetinde ufak tefek değişikliklere neden olacaktır ama Nazizmin kökü hep Alman okul çocuklarının savaşta yaşadıklarında olmuştur, zannedildiği gibi ‘cephede yaşananlarda’ değil… Çok da doğaldır bu durum, çünkü savaşı bir gerçeklik olarak yaşamış olanlar onu ekseriyetle bambaşka değerlendirirler… Nazizmin gerçek nesli, savaşı gerçekliğinden hiç rahatsız olmadan, fiilen hiçbir zorlukla karşılaşmadan büyük bir oyun olarak yaşamış, 1900 ile 1910 arasındaki on yılda doğanlardır.” (s. 23-24)    

1918’de savaş Almanya’nın yenilgisiyle bitince, onbir yaşındaki Haffner büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Acısını dindirmek için yağmur altında dolaşır, sırılsıklam olduğunun farkına varmaz. Kendi acısının, o sıralarda Pasewalk Askeri Hastanesi’nde tedavi görmekte olan ve yenilginin ilan edilmesine dayanamayan Onbaşı Hitler’in acısından bile daha büyük olduğunu, canının Hitler’in canından daha çok yandığını söyler. Ne var ki Hitler’in tepkisi daha dramatik olur.

“Burada daha fazla kalmam mümkün değildi artık, diye yazıyor Hitler. ‘Tekrar gözlerim kararırken, geriye koğuşa yürüdüm sendeleyerek ve sağa sola tutunarak. Yatağıma attım kendimi ve ateşler içindeki başımı battaniye ve yastığımın içine gömdüm.’ Ve ardından politikacı olmaya karar vermiş.” (s.32) 

“Sol, kalkıştığı hiçbir işin üstesinden gelemez”

Savaşın ardından Almanya kaotik bir döneme girer. İktidar boşluğu ölümüme bir iktidar mücadelesini de beraberinde getirir. Ddarbeler yapılır, iktisadi ve siyasi istikrarsızlık artar, huzur ve güven ortamı bir türlü tesis edilemez. Haffner, Nazi dönemi kurumlarının tohumlarının bu karanlık zamanda atıldığını yazar. Mesela sosyal demokrat liderler Friedrich Ebert ve Gustav Noske’nin “paçayı kurtarmak için kullandıkları” bir milis örgütlenmesi olan Freicorps, Hitler’in saldırı birliklerinin (SA) bir öncülüdür.

“Eksik olan artık sadece pratiği besleyecek bir doktrindi, onu da daha sonra Hitler sağladı.” (s. 37)

Politikacıların basiretsizlikleri ve el attıkları her meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmeleri, gençleri siyasetten soğutur. Güçlü bir geleneğe sahip Alman solu, kendine bağlanan umutları yerle yeksan eder. 1920’ye gelindiğinde Alman gençliğinin önemli bir kısmı için siyaset cazibesini kaybeder. Gençler kendilerine tiyatro, piyano ve pul koleksiyonu gibi yeni uğraş alanları bulurlar.

Fakat iki yıl sonra sahneye çıkan Walter Rathenau, siyaseti tekrardan ilginç kılmaya başlar. Önceden Yeniden Yapılanma, ardından Dışişleri Bakanı olan Rathenau’yu Haffner “bu asrın en önemli beş ya da altı şahsiyetinden biri” olarak tanımlar. Ancak hem kitlesel bir sevginin hem de kitlesel bir nefretin objesi olan Rathenau, göreve başladıktan altı ay sonra öldürülür. Olayın faili iki gençtir. Cenazeye, hiçbir zorlama olmadan yüzbinlerce kişi katılır. Tören bittikten sonra da bu kitle dağılmaz, saatlerce sokaklarda yürür. Rathenau’nun ardından hükümet bir krize girer ve bu kriz hükümetin sonunu getirir.

“Birkaç ay sonra hükümet, hüzünlü ve sessizce kendiliğinden çöktü ve yerini sağcı bir hükümete bıraktı. Kısa Rathenau döneminin insanların kafalarında bıraktığı son hissiyat, 1918/19’un verdiği dersi teyit eder nitelikteydi: Sol, kalkıştığı hiçbir işin üstesinden gelemez.” (s.50)

“Nihilizmin yüksek mertebeleri”

1923, bir kırılma noktasıdır. Almanların, daha sonra, bütün insanlığı hayrete düşüren tercih ve davranışların altında,  bu yılda yaşanan inanılmaz olayların büyük bir payının bulunduğunu ifade eder Haffner. Gerçekten de kitabın satırlarının arasında gezinirken, bazı bilgiler karşısında gözlerinizin fal taşı gibi açılması işten bile değil.

Ekonomide akıl sınırlarını zorlayan bir çöküş yaşanır. 1922’de 500 Mark olan dolar kuru, evvela 20.000’e, akabinde 40.000’e fırlar. Ağustos ayında bir milyona ulaşır. Çok geçmeden kur milyarlık basamaklara yükselir. Eylül’de bir milyon markın pratik değeri kalmaz, milyar para birimi haline gelir. Ekimde, milyarın yetini bilyon alır. Kurun hızına ayak uyduramayan Merkez Bankası para basmaktan vazgeçer.

Para değer olma özelliğini yitirince hisse senetlerinin yıldızı parlar. Günlük alışverişler bile hisse senetleri ile yapılır olur. Devrin değiştiğini görüp işini bilenler çok kısa bir süre içinde hisse senetlerinden büyük paralar kazanırlar. Bir gecede büyük bir servet sahibi olanların sayısı artar. Böylece bir tarafta açlık, hırsızlık, dilencilik ve sefalet kol gezerken, diğer tarafta kısa yoldan parayı bulanların aşk, şehvet, eğlence ve zevk peşinde koştukları bir hayat tarzı gelişir. Evvelden başına gelenlerle nihilizmin hazırlık okulundan geçen toplum, 1923 ile birlikte nihilizmin yüksek mertebelerine çıkmaya hazırdır.

“Dünya yüzünde hiçbir halk Almanların 1923 tecrübesine tekabül eden bir şey yaşamamıştır. Dünya savaşını hepsi yaşamıştır, birçoğu devrimler, toplumsal krizler, grevler, muazzam servet transferleri, hiper enflasyon dönemleri, yaşamıştır, ama hiçbir 1923’de Almanya’da vuku bulanlara, bütün yukarıda saydıklarımızın hepsinin birden fantastik ve grotesk bir zirveye çıkmasına tekabül edecek bir şey görmemiştir. Böyle dev boyutlu, karnavalı andıran bir ölüler dansını, sadece paranın değil her değerin değerini kaybettiği, böyle bitmek bilmez kanlı grotesk Satürnalya şenliğini yaşamamıştır.” (s.51)

Toplumsal bütün değerlerin yıkıldığı olduğu bu ortam, Almanya’yı sadece Nazizm’e değil “her türlü fantastik maceraya hazır” bir kıvama getirir. Haffner’e göre, bütün bu olup bitenler, bir halkın ruhsal olarak kaldırabileceğinin ötesindedir.

“Nazizm cinnet halini bu dönede edindi: Bu soğuk çılgınlığını, mümkün olmayanı yapma yolunda giderek artan fütursuzca ve gözleri kapalı kararlılığını, ‘bize faydalı olan her şey haklıdır’ ve ‘imkânsız kelimesi bizim lügatimizde yer almaz zihniyetini.” (s.51-52.)   

“Yaşama hakim olan majör melodi”

Ülkenin ruhsal durumu bozulunca dört bir yanda kurtarıcılar peyda olur. Thuringen’de Kamberty adlı kurtarıcı kurtuluş için herkesi halk dansları yapmaya, şarkı söylemeye ve havaya sıçramaya davet eder. Berlin’de Hausser isimli kurtarıcı, reklam sütunlarına yapıştırdığı afişlerle ve kitlesel toplantılarla etrafına çok sayıda mürit toplar. Onların Münih’teki mütekabili ise Hitler’dir. Fakat Hitler, diğer kurtarıcılardan farklıdır; tehditkardır, gaddardır, ajitatiftir.

1923 Kasım’ında Hitler iki gün gazete manşetlerinde kendine yer bulur. Çünkü Münih’te bir birahanede devrim başlatma teşebbüsünde bulunur. Ama devrim için sokağa çıkanlar birahaneden adım atar atmaz polislerin atışlıyla karşılaşınca çil yavrusu gibi dağılırlar. Bu da devrimin sonu olur.

1924’te kara bulutlar biraz dağılmaya başlar. Ülkenin dümenine geçen Stresemann, ekonoyi kontrol altına alır, siyaseti sakinleştirir. Ülkede her alanda bir rahatlama yaşanır. Kamusal hayat sükunete kavuşur, uzun süreden beri neredeyse varlığı unutulmuş olan düzen kendini her geçen gün daha fazla hissettirir. Haffner, Stresemann’ın işbaşında olduğu 1924-1929 arasında işbaşında olduğu altı yıllık zaman dilimini kendi kuşağının yaşadığı “tek gerçek barış dönemi” olarak selamlar.

“Talleyrand, 1789 öncesini yaşamamış birinin, hayatın tatlı yönleriyle hiç tanışmamış olduğunu söyler. Yaşlı Almanlar da buna benzer ifadeleri 1914 öncesi dönem için dile getirirler. Stresemann dönemi için bu kadar radikal söylemek kulağa biraz gülünç gelebilir ama her halükarda bizim gibi genç Almanlar için bütün zafiyetleriyle yaşadığımız en güzel zamandı. Hayatın tatlı yanları adına bütün tecrübelerimiz bu dönemle bağlantılıydı. Yaşama hakim olan melodinin, minör değil de biraz mahcup ve soluk da olsa majör olduğu tek dönemdi bu.” (s.72)   

“Kahverengi Almanca”

Ancak bu dingin dönem Almanların bir bölümüne batmaya başlar. İki kuşak bütün hayatını hep bir hengame içinde geçirmiştir, müspet ya da menfi sürekli bir coşku halinde yaşadıktan sonra gelen bu rahatlık onların canını sıkar. Küçük bir kıvılcım, akıllarına üşüşen kötü fikirleri ayaklandırmak için yeter de artar bile.

“Nihayetinde sanki barış zamanını sona erdirip yeni kolektif maceralar başlatmak için ilk arızayı, ilk darbeyi veya ilk keyifsiz hadiseyi başlatmak için bekler hale geldiler.” (s. 66)

Nazilerin sokaktaki görünürlüğü artar, sağda solda giderek daha fazla “kahverengi bir Almanca” konuşulur olur. Ama Stresemann olduğu müddetçe endişeye mahal yoktur; toplumda, onun her türlü aşırılığı dizginleyebileceğine dair sarsılmaz bir güven vardır. Ne var ki o da bir fanidir; günü gelir ölür. Ve ölümüyle kendisine bel bağlayanları dehşete düşürür. Aşırılıktan nefret eden, normal bir sosyal ve siyasal hayatı savunanlar buz keserler.  Zira siyasi canavarların yolunu kesecek tek aktör de sahneyi terk etmiştir.

Stresemann’ın ölümü, sonun başlangıcı olur. Artık, beş yıl önce birahaneden devrim başlatmak gibi akıl almaz bir teşebbüste bulunduğu için meczup olarak bakılan biri olan Hitler’i durdurabilecek hiçbir güç kalmamıştır.

Ölümcül bir düellonun eli kulağındadır ve artık bundan kaçış da yoktur.

Devam edeceğim…