• 6.09.2021 07:06

“Bavyeralı çocukların saçını okşayan ve Alman çoban köpeklerini eliyle besleyen Obersalzbergli tatlı bir amca”  ya da “tarihin yetenekli ama -ne var ki- bahtsızlıkların hiçbir zaman yakasını bırakmadığı bir sahne sanatçısı…”

1970’lerin ortasında Almanya’da böyle bir Hitler resmi beliriverir. Gençler arasında ise bir “Hitler Rönesansı” yaşanır. On dört ve on sekiz yaş aralığındaki gençlerde, montlarının üzerine gamalı haçlar işletip birbirlerine Yahudi esprileri yapmak yaygın bir davranıştır. Alman pedagogların gençlerdeki bu Hitler dalgasını araştıran kitapları, bu gençlerin Hitler’in şahsında kendilerini güçlü bir liderle özdeşleştirdiklerini ama çoğunlukla Nazi ideolojisinden bihaber olduklarını ortaya koyar. Hitler, kimine göre “İsviçreli bir postacının oğlu”, kimine göre “Batı Almanya’nın kralı” ve kimine göre de “komünist bir sadist”tir. Gençlere yönelik çalışmalarda bir kız öğrencinin söyledikleri dikkat çekicidir:

“Hitler üzerine daha çok bilgi sahibi olmak isterdim ama Hitler’i ele alan tuğla gibi kitaplar hem çok pahalı hem de anlaşılmaları çok güç.”  (s. 15-16)

“Tarihin son suikastçısı”

Sebastian Haffner, işte bu kız ve onun gibi Hitler’i tanıma ihtiyacını hissedenler için bir Hitler kitabı kaleme alır.* Genel geçer Hitler tahlillerinin dışına çıkartarihin oluşumunda kişilerin özelliklerine değer biçmeyen yaklaşımları reddeder. Keza Hitler olgusunu bütünüyle “tekelci sermayenin ajanı” olmaya indirgeyen ve onun Yahudi politikasını görmezlikten gelen faşizm teorisinin havarileri ile hesaplaşır. Kitaba çok değerli bir “Önsöz” yazan Guido Knopp, Haffner’in bu grupların her ikisine de hadlerini bildirdiğini söyler:

“Dönemin moda ‘tarihi yapanlar insanlar değil sosyo-ekonomik yapılardır’ düsturunun Hitler için geçerli olmadığını son derece etkileyici bir şekilde gösterdi. Önce tarih Hitler’i, sonra o tarihi şekillendirmişti. Ölümcül imparatorluğu, bütün habis hissiyatın merkezi Hitler olmadan düşünülemezdi bile. O olmadan bütün bu akıl sır ermez lanet çözülüp yok olurdu. Hitler, tarihin son suikastçısıydı.”  (s.16)

Haffner, bilinen kalıpları Hitler’e uydurmaya çalışmaz, değerlendirmelerinde klişelere yüz vermez. Kitap yedi bölümden oluşur; yazar, Hitler’in hayatı, icraatları, başarıları, yanılgıları, hataları, suçları ve en sonunda ihaneti hakkında mesafeli ve nesnel bir tutumla derli toplu bilgiler aktarır. Bunu yaparken de, Knopp’un ifadesiyle “okurlarına saygı duyar ve onların bilgi düzeyine değer verir.”

Hem sıkı entelektüellere hem de sokaktaki adama bir şeyler veren bir dil kurar Haffner. Böylece Hitler’i bilmek, onun kişiliğine ve siyasetine vakıf olmak isteyen herkese büyük bir kapı açar. Knopp, bu kitap olmasaydı, sokaktaki milyonlarca insanın “asrın en habis şahsiyeti” olan Hitler’e muhtemelen hiçbir zaman ulaşamayacaklarını belirtir. Kitabı asıl değerli kılan budur.

“Tüy gibi ve kolaylıkla kenara atılabilecek bir hayat”

Haffner, Hitler’in hayatını anlatmaya çarpıcı bir tespitle girer. İnsanın hayatına mana katan, bu zorlu yolculuğu boş yere yapmadığını ona hissettiren bazı değerler vardır; aşk, evlilik, annelik ya da babalık, arkadaşlık, eğitim ve meslek gibi. Hitler bütün bu değerlerden mahrumdur. Aşka hiç önem atfetmez; hayatına giren bir-iki kadına tali unsur muamelesi yapar. Hiç evlenmez, hiç çocuğu olmaz, bir babalık tecrübesi tatmaz. Bir arkadaşı olmaz, gerçek bir arkadaşlığı ömrü boyunca reddeder. Düzenli bir eğitim görmez, notları hep berbat düzeylerde seyreder. Hiçbir vakit gerçek bir mesleği olmaz, bir meslek arayışına da girişmez. Hayatını dolduran tek uğraş, siyaset ve siyasi ihtirasları olur.

“Siyaset ve siyasi tutkular bir yana bırakıldığı anda tamamen içerikten yoksun bir hayattır bu ve bu yüzden muhakkak ki mutlu olmayan ama tuhaf bir şekilde tasasız, tüy gibi ve kolaylıkla bir kenara atılabilecek bir hayat.”  (s.21)

Varlığına haysiyet ve saygınlık kazandıracak değerlerin eksik olmasından ötürü Hitler, intiharı hep yedeğinde tutar. Ve sonunda hayatı intiharla sona erdiğinde bu çok tabii, adeta başka türlüsü düşünülmez gibi kabul edilir.

“Cumhuriyetçileri olmayan cumhuriyet”

Hitler, 1918’in ürünüdür. Çünkü Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş, monarşi bir daha tesisi mümkün olmayacak bir kesinlikte yıkılıp gitmiştir. Weimar Cumhuriyeti de, monarşinin bıraktığı boşluğu dolduramamıştır. “Cumhuriyetçileri olmayan bir cumhuriyete” dönüşen Almanya’da geçmişin parlak günlerine ve liderlerine duyulan özlem karşı konulamaz düzeye gelmiş, harbin kaybedilmesinin ve ülkeye dayatılan tahkir edici “barış anlaşmasının” yarattığı öfkeyi “bir güçlü kişinin” etrafında harekete geçirecek bir ortam doğmuştur.

“Hitler’in bu yaygın ruh halini tanıdığı muhakkaktı ve bu ruh hali onu da etkiliyordu. Ama yine de herkesin yolunu gözlediği ve mucizeler gerçekleştirmesini beklediği ‘adam’ olmaya karar vermek için hiç şüphesiz ne o dönemde ne de daha sonra Hitler’den başka kimsenin sahip olmadığı çılgınca bir cesaret istiyordu.” (s. 38)

Hülasa, ortada bir hamur vardı ama o hamuru o tarzda ancak Hitler gibi özgüveni doruklarda dolaşan fakat özeleştiri yetisinden tümüyle mahrum biri yoğurabilirdi.

Hitler, bütün ömrü boyunca kendini beğenir ve kendini hep dev aynasında gören biri olarak yaşar. Stalin ve Mao gibi diktatörler, kendi kişilikleri etrafında oluşturulan kültü siyasi bir araç olarak kullanıp bu külte kapılmazken, Hitler kendi kültünün “en erken, hiç vazgeçmeyen ve en ateşli mümini” olur.

Hitler, farklı gerekçelerle kendini dört kişiyle mukayese eder: Napolyon, Bismarck, Lenin ve Mao. Ancak bu dört kişiden hiçbiri, Hitler gibi, kendi yerinin asla doldurulamayacağı iddiasında bulunmaz, bu iddiayı hayata geçirmeye teşebbüs etmez. Napolyon, bir hanedan kurar. Bismarck anayasal olarak çok güçlü bir makama oturur ama zamanı geldiğinde makamı boşaltır. Lenin ve Mao, ideallerinin kendilerinden sonra da varlığını sürdürmesi için parti kurarlar.

Oysa Hitler’de bunların hiçbiri yoktur. Her şeyi kendi ikame edilmezliği üzerine kurar; ya o vardır ya kargaşa. Her şeyi o yapmalı, her şeyi kendi eliyle gerçekleştirmelidir. Hayatı kısa, yapması gereken iş çoktur; Almanya’yı cihan imparatorluğu haline ancak o getirebilir, dolayısıyla ne yapılacaksa o döneminde yapılmalıdır.  Sekreterine dikte ettirdiği siyasi vasiyetinde bunu açık bir şekilde ifade eder:

“Vahim bir şekilde bütün bunları bir ömre sığdırmak mecburiyetindeyim… Başkalarının ebediyete kadar vakti varken benim birkaç zavallı yılım var sadece. Diğerleri birer haleflerinin olacağını da biliyorlar.” (s. 41)

Evet, diğerlerinin halefleri olacaktı, ama o kasti bir şekilde hiçbir halef bırakmamıştı. Çünkü kimse onun yerini tutamazdı, kimse onun yaptıklarını yapamazdı. Almanya’nın kaderi kendi kaderine bağlanmıştı ve o olmazsa Almanya da olmazdı:

“Son faktör olarak büyük bir tevazuyla kendi şahsımı saymalıyım. İkame edilmem mümkün değil. Ne askeri ne sivil hiçbir şahsiyet benim yerimi dolduramaz… Reich’ın kaderi sadece bana bağlı ve ben buna göre davranacağım.” (s. 41)  

“Antika adam”

Haffner’e göre, Hitler’in kendisine duyduğu bu saplantılı hayranlığın nüvelerine, daha o yirmili yaşlarındaki bir gençken de rastlanır. İktidara geçtikten sonra kısa sürede herkesi şaşkına çeviren başarıları ise, kendine olan bu hayranlığını “bir batıl inanç seviyesine, bir tür çok özel seçilmişlik hissine” yükseltmesine neden olur. Gerçekten hükümranlığının ilk altı yılında Hitler, dostuna da düşmanına da parmak ısırtan bir icraata imza atar.

Hitler şansölye olduğunda Almanya’da işsiz sayısı altı milyondur. Sadece üç yıl sonra tam istihdam yakalanır. Artık herkes iş sahibidir, tek bir işsiz yoktur. Ekonomik başarıya askeri başarı da eşlik eder. Hitler, orduyu yeniden yapılandırır ve ciddi manada silahlandırır. Böylece hem iktisadi hem de askeri olarak “keramet sahibi” olduğunu gösterir.

1939’da halka bir konuşma yapar. Kaosu yendiğini, düzeni tekrar tesis ettiğini, tek bir kişiyi bile dışarıda bırakmadan herkesi iş sahibi yaptığını, milli ekonominin her alanında üretimi görülmemiş ölçüde artırdığını, halkı sadece siyasi olarak birleştirmediğini askeri olarak da silahlandırdığını ve Alman halkını aşağılayan Versay galiplerine karşı çetin bir mücadele ettiğini söyler. Vaktinde “antika adam” diye küçümsenen birinin Almanya tarihinin en muktedir adamına dönüşmesinin ardında bu arka plan yatar.

Haffner, Hitler’in icraatlarına bizzat tanıklık edenlerin ya tamamen onun arkasına dizildiklerini ya da bir Nazi olmasalar da bir Hitler sempatizanına dönüştüklerini belirtir. Ve Hitler’e imanın zirveye tırmandığı dönemlerde bu insanların sayısının, bütün Almanların yüzde doksanından fazlasına tekabül ettiğini ekler.

“Muazzam bir işti bu, bütün bir halkı kendi saflarında bu şekilde kenetlemek ve bunu sadece on senede başarmak! Ve bunu ağırlıkla demagojiyle değil, icraatla başarmak. Hitler, kitleleri yöneten bir rejisör olarak elinde sadece demagoji kabiliyeti, hipnotik gevezeliği, insanları meczup ve sarhoş etme sanatındaki yetenekleri olduğu müddet zarfında -yani yirmili yıllar boyunca- Alman halkının ancak yüzde beşinden biraz fazlasını safına çekebilmişti. 1928’deki Reichstag seçimlerinde bu oran yüzde iki buçuktu. Bu oranın üstüne gelen yüzde kırkı ona 1930-1933 yılları arasındaki ekonomik buhran -ve bu buhran karşısında diğer bütün hükümetler ve partilerin yaşadığı mutlak başarısızlık ve acizlikler- taşıdı. Ama son ve belirleyici yüzde elliyi 1933’ten sonra ağırlıkla icraatlarıyla kazandı. Örneğin 1938’den sonra biri Hitler hakkında, bunun mümkün olduğu ortamlarda, eleştirel bir kelam etse … aldığı cevap şu oluyordu: ‘Ama adamın şu yaptıklarına bakın!’ Pekâlâ, bu tespite 1938 yılında ya da 1939 ilkbaharında söyleyecek söz var mıydı?”  (s. 58)        

“Şeytanı sakın ola önemsizleştirme!”

1933-1945 döneminde olanları Alman toplumunu paranteze alarak, salt Hitler ve çevresindekilerle, onların toplum üzerine saldıkları korkuyla izah etmek, konforlu bir siyasal pozisyon. Lakin bu gerçeği yansıtmaz. Evet, Hitler korkuyu her zaman kullanır. Kendisine karşı muhtemel direniş odaklarını elden geldiğince küçültmek için halkı korkutmaktan asla vazgeçmez. Lakin onun tabanını günden güne genişletmesi, neredeyse bütün bir toplumun onun yanında hizalanması salt korkuyla açıklanamaz.

Haffner, toplumun Hitler’e verdiği desteğin dile getirilmesinin insanları rahatsız ettiğinin farkındadır. Hitler ve yanındakileri günah keçisi ilan edip yola devam etmek, daha cazip gelebilir. Fakat bir daha bu kadar ağır bir bedel ödememek için şeytanı önemsizleştirmekten kaçınılmalıdır. Bugünden bakıldığında inanılmaz ve anlaşılmaz gelebilir ama insanların Hitler’in yarattığı türden bir etkiye kapılabilecekleri daima göz önünde tutulmalıdır.

“Joachim Fest yazdığı Hitler biyografisinin giriş bölümünde ilginç bir fikri deney tasavvur eder: ‘Hitler, 1938 sonunda bir suikasta kurban gitseydi onu Almanların en büyük devlet adamlarından biri, belki de Alman tarihinin en çok iş bitiren devlet adamı olarak nitelemekte sadece bir avuç insan tereddüt gösterecekti. Saldırgan nutukları ve Kavgam, anti-semitizmi ve dünya hâkimiyeti tasavvurları erken dönemin fantastik sapmaları olarak kabul edilecekti muhtemelen ve unutulacaktı… Onu bu şan ve şereften ayıran sadece altı buçuk senedir… Tuhaf ve gülünç yanılgılar, hata üzerine hata, cürümler, kamplar, yok etme cinneti ve ölüm dolu altı yıl.”  (s.65)

Hitler’i ve kendisiyle birlikte Almanya’yı da yıkıma götüren, içinde dizginlenemeyen bir fetih arzusu taşımasıydı. Bu arzunun peşinde ayağına dolaşacak hiçbir şey istemedi, dolayısıyla anayasal düzeni yıkmaktan kaçınmadı. Ne durması gereken noktayı bildi ne de kalıcı bir devlet yapısı oluşturabildi. Bu bağlamda hem ulaşılabilir olanı elde ettikten sonra bir barış politikacısına dönüşen Bismarck’ın hem de kendisinden sonra mevcudiyetini devam ettirebilen bir devlet yapılanması kuran Napolyon’un tam zıddını temsil etti. Bir devlet adamı olamadı.

“Hitler bir devlet yapılanması oluşturamamıştır ve onun on sene boyunca Almanları etkilemiş, dünyanın nefesini kesmiş icraatları kalıcı bir önemi haiz değildir ve iz bırakmamıştır -sadece bir felaketle sonuçlandıkları için değil, zaten hiçbir zaman nihailik düşünülerek gerçekleştirilmedikleri için de. Hitler salt icraat performansı açısından belki Napolyon’dan da güçlü bir atletti ama hiçbir zaman bir şey olamamıştı: Devlet adamı.” (s. 71)

“Kendisini azaptan kurtaracak mermiyi bekleyenler”

Siyasetçilerin kariyer çizgileri düz bir hatta ilerlemez, bazen yükselir bazen düşer; onlar bazen başarılı olurlar bazen de başarısız. Ancak Haffner’e göre, hiç kimsenin hayatı Hitler gibi katışıksız başarı dönemleri ile katışıksız başarısızlık dönemleri olarak da dilimlenmemiştir: 1930’da kadar mutlak bir başarısızlık, 1930-1941 arasında mutlak bir başarı ve 1941-1945 arasında da mutlak bir başarısızlık.     

Haffner, bu keskin gel-gitlerin salt Hitler’in becerisiyle ya da karakterindeki dalgalanmalarla açıklanamayacağı kanısındadır. Hitler hep aynı Hitler’dir, dün de megalomandır bugün de. Ona göre bilhassa Hitler’in başarılı olmasındaki temel faktör, rakiplerinin zayıflığıdır. Onu eşsiz bir güce kavuşturan içteki ve dıştaki başarıların hepsi, gerektiğinde dişini göstermeyen ve mücadele etmeye niyeti bulunmayan aciz rakiplere karşı kazanılmıştır.

Velhasıl, kusursuz ya da mucize olarak değerlendirilebilecek başarılar değildi bunlar; aksine, Hitler ayağı takılıp yere kapaklanmış olanı ezer geçer, düşmekte olanı devirir, can çekişmekte olanın canını alır. Az buz bir iş değildir bu da; zira Hitler, öldürücü darbeyi vuracağı kişileri seçmekte pek bir mahirdir.

“Teslim edilmesi gereken meziyeti, düşeni, ölmekte olanı, artık sadece kendisini azaplarından kurtaracak merminin beynine sıkılmasını bekleyenleri sezmek babında güçlü bir içgüdüye sahip olmasıydı. Bu içgüdü bağlamında bütün rakiplerine bir üstünlüğü vardı (daha gencecik bir adamken Avusturya’da sahipti bu içgüdüye) ve onunla hem çağdaşlarını ciddi bir şekilde etkiliyor hem de kendisine olan hayranlığı artırıyordu. Ama bir politikacı için şüphesiz faydalı bir yetenek olan bu içgüdü bir kartalın bakışından ziyade bir akbabanın sezgilerine benzetilmeliydi.” (s. 103)   

Hitler üzerine daha çok not var, bir yazı daha kaldırır.

* Sebastian Haffner; Hitler Üzerine Notlar, Çeviri: Hulki Demirel, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019.