• 25.11.2021 06:26

Türkiye’de son yıllarda görünürlüğünü ve etkisini her geçen gün daha fazla hissettiren bir Kemalist canlanış var. Bilhassa 10 Kasım anmalarında ve milli bayramlarda kitleler Anıtkabir’e akın ediyor, Atatürk büyük sevgi gösterileriyle yâd ediliyor. Günümüzde Atatürk’e duyulan bu ilginin yakın tarihtekinden belirgin bir farkı var. Geçmişte Atatürk toplum ile bağı kesilmiş, devlet himayesine alınmış, bir nevi devletleştirilmişti. Dolayısıyla da onu konu alan etkinliklere de devlet damga vurur, salt devlet protokolünün iştirak ettiği ve müsamere havasında geçen toplantılarda Atatürk ruhsuz ve heyecansız bir biçimde anılırdı.

Oysa şimdilerde çok farklı bir hava esiyor. Atatürk soğuk merasimlerle değil, canlı ve sivil bir katılımla hatırlanıyor. Sokaklarda, caddelerde, parklarda farklı kesimlerden ve yaş gruplarından insanlar Atatürk’te buluşuyor. Konserlerde, düğünlerde ve toplu olarak gerçekleştirilen herhangi bir faaliyette bir vesile yaratılarak ona ve onun değerlerine atıf yapılıyor. İmzası ve resimleri arabaları ve ilan tahtalarını süslüyor. Özel sektör ve devlet kurumları milli günlerde mutlaka Atatürk temalı bir reklam veriyor. Kamuoyu yoklamalarında kendilerini “Atatürkçü” diye tanımlayan gençlerin oranları artıyor, vs.

BİR MUHALEFET ODAĞI OLARAK ATATÜRKÇÜLÜK

Atatürk’ün devlet tarafından dayatılan resmi bir kimlikten toplumsal tabanda üretilen bir kimliğe dönüşmesindeki temel faktör AK Parti iktidarıdır. Bir başka ifadeyle Atatürkçülüğe yönelişi hızlandıran en mühim unsur AK Parti’nin siyasi ve iktisadi alandaki tercihlerinden duyulan rahatsızlıktır. Atatürkçülük bugün en net şekilde AK Parti’ye karşı duruşu anlatıyor. Seküler kesimlerin nezdinde Atatürkçülük AK Parti’nin sahip olduğu düşünülen özelliklerin karşı kutbunu temsil ediyor. Onlar için Atatürkçülük AK Parti’nin otoriterliğine karşı cumhuriyetçilik ve demokrasiyi, AK Parti’nin ülkeyi Ortadoğu batağına sürüklemesine karşı Batı’yı, AK Parti’nin erkek hükümranlığına karşı kadın-erkek eşitliğini ve yine AK Parti’nin kamusal alanı dinselleştirmesine karşı laikliği simgeliyor.

Atatürkçülük bir muhalefet odağı olarak konumlandırılırken mazisine tezat teşkil edecek bir şekilde yeni bir yoruma tabi tutuluyor. Geçmişte ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöken bütün askeri darbeler Atatürkçülükten hareketle meşrulaştırılırken, bugün Atatürkçülük AK Parti otoriterliğine karşı demokratik ve hukuki değerlerin temsilciliğine soyunuyor. Keza yine geçmişte başta dindarlar olmak üzere farklı kesimlerin hayat tarzlarına yapılan hoyrat müdahaleler Atatürkçülüğe dayandırılırken, bugün Atatürkçülük yaşam tarzlarına özgürlüğü üstleniyor.

NEO-KEMALİSTLERİN ASR-I SAADETİ

Sivil tabanı ve özgürlükçü diskurundan ötürü Atatürkçülüğün bu yeni sürümü kimilerince Türkiye’de demokrasinin inşası ve tahkimi için büyük bir olanak olarak değerlendiriliyor. Böylesine ağır bir yargıya varmak için acele etmemek gerekir. Altı çizilmesi gereken başlıca iki nokta var:
Birincisi, yeni Atatürkçülük bir tepki hareketi. Bu karakterinden ötürü rahatlıkla raydan çıkabilir ve otoriterliğe savrulabilir. Nitekim bazı Neo-Kemalistlerin tavır ve söylemlerinde bu tehlike görülebilir. Onlar Atatürkçülüğün gördüğü alakanın verdiği cesaretle 1930’ları bir asr-ı saadet olarak yüceltiyorlar. Halihazırda karşılaştığımız sorunların halli için Atatürk devrini işaret ediyorlar ve başka bir çözüm aramayı abesle iştigal etmek olarak yorumluyorlar. Ayrıca, AK Parti’nin toplumsal desteğinin azalmasına paralel olarak bu çevrelerin intikam alma duyguları da kabarıyor. Öyle ki Kılıçdaroğlu’nun helalleşme çağrısına dönük en sert reaksiyonu da onlar gösteriyorlar.
Geçmişi bütünüyle temize çeken ve rövanşa kilitlenen bir Atatürkçülük demokrasiye hizmet etmez. Aksine toplumdaki fay hatlarını derinleştirir ve otoriterliği daha da koyultan bir yapıya elverir. Atatürk’ün her icraatını kutsayan ve onun tek parti dönemini yücelten bir tavır, daha baştan muhafazakârları ve Kürtleri devre dışına çıkaracağından, bütünleşmeyi değil ancak kutuplaşmayı güçlendirir.

MUHALİFİN DEMOKRATLIĞI

İkincisi, muhalefette iken demokrat olmak kolaydır. Çünkü siyaset arenasında kendinize yer açmak ve tabanınızı genişletmek için ister istemez demokratik ilkelere yaslanırsınız. Zor olan iktidarda iken demokrat olmaktır. İktidar olmaları halinde Atatürkçülerin “sivil” ve “demokrat” kalıp kalmayacakları ise büyük bir muamma!

Acaba Atatürkçüler Atatürk’ün doğrularıyla ve yanlışlarıyla tarihi bir şahsiyet olarak ele alınmasını kabul edecekler midir? Onun adına isnat edilen fikirlerin “resmi bir ideoloji” olmamasına, diğer fikirlere karşı bir devlet imtiyazının bulunmamasına rıza gösterecekler midir? Dünyanın ve Türkiye’nin değiştiğini kabul edip çoğulcu ve demokratik değerlerle uyumlu yeni Atatürkçülük yorumu geliştirebilecekler midir?

Ortada bu suallere müspet cevap vermeyi mümkün kılacak bir tablo yok. Tersine, eskide ısrar edileceğine dair kuşkuları canlı tutan emareler daha çok. Atatürk yine tarihsel bir aktör gibi düşünülmüyor. Hatalardan arınmış ve her daim doğruyu gösteren bir pusula gibi insanüstü bir varlık olarak konumlandırılıp tartışılmaz kılınmaya çalışılıyor. Kemalizmin resmî ideoloji olma sıfatından taviz verilmemesini ileri sürenlerin sesi daha gür çıkıyor. Eğer bunda inat edilirse, yani “sivil Atatürkçülük” derken kastedilen eski yolu takip etmek olursa, buradan demokrasiye varılmaz.

İNŞAİ BİR GÜÇ

Çünkü ülkemizin Kürt meselesi gibi, Alevi meselesi gibi ve seküler-dindar gerilimi gibi can yakıcı sorunlarının altında, dışlayıcı bir laikliğin, tek-kimlikli bir milletin ve katı bir merkeziyetçiliğin üzerine oturan bu anlayış yatar. Atatürkçülerin önündeki sorun bu sınırları aşıp aşamayacakları; kapsayıcı bir laiklik, çoğulcu bir millet ve adem-i merkeziyetçi bir idare modeli geliştirip geliştiremeyecekleridir.
Eğer yeni bir form üretilebilirse bu Türkiye’nin normalleşmesine ve sorunlarını çözmesine katkıda bulunur. Aksi takdirde muhalif bir hareket olarak iş görebilirlerse de inşai bir güce dönüşemezler. Çünkü sivil elbiseler içinde olsa da eski tarz bir Atatürkçülük Kürtlerin, Alevilerin, dindarların, gayrimüslimlerin taleplerini karşılayamaz. Memleketin eşit vatandaşlık, laiklik ve demokratik yönetim gibi dertlerine derman olmaz.

VAHAP COŞKUN KİMDİR?

Lisans ve yüksek lisansını Dicle Üniversitesi’nde, doktorasını Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. İnsan hakları, Türkiye siyaseti ve Kürt meselesi üzerine çalışmaları bulunan Coşkun,
Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesidir.