• 19.01.2022 08:27

Evvela muhalefetin son bir ayından birkaç not aktaralım:

1. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçen yılın son günlerinde Ankara’da partisinin düzenlediği bir halk toplantısına katılıyor. Toplantıya iştirak edenlere, kendisine akıllarına gelen her soruyu sorabileceklerini söylüyor. Katılımcılardan birinin “Kimileri Kürdistan diyor, rahatsız oluyor musunuz?” sorusuna Kılıçdaroğlu net bir şekilde cevap veriyor:

“Kürdistan lafından ben de rahatsız oluyorum. Benim ağzımdan hiç bugüne kadar böyle bir şey duydunuz mu?”

2. İYİ Parti İzmir milletvekili Müsavat Dervişoğlu, kendilerinin milliyetçiliğini sorgulayan iktidara veryansın ediyor. Milliyetçilikte hiç kimsenin kendi partileriyle yarışamayacağını, iktidarın “tek bayrak, tek devlet, tek vatan, tek millet” söylemi üzerinden delillendiriyor:

“Biz bu bayrağa sizin gibi tek bayrak demiyoruz, Türk bayrağı diyoruz. Biz bu devlete sizin gibi tek devlet demiyoruz, Türk devleti diyoruz. Biz bu vatana sizin gibi tek vatan demiyoruz, Türk vatanı diyoruz. Biz bu millete sizin gibi tek millet demiyoruz, Türk milleti diyoruz.  Duruşumuzu merak ediyorsanız da gösteriyoruz; milletimize, bayrağımıza ve devletimize olan duruşumuz tektir ve o da esas duruştur.”

Hançeresi yırtılırcasına bağıran Dervişoğlu, asker selamı çakıp esas duruşa geçtiğinde salon dalgalanıyor, kadraja bozkurt işaretleri giriyor.

“Açılım, saçılım”

3. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı ziyaret ediyor. Ziyaretin ardından Akşener, basın mensuplarının HDP Diyarbakır milletvekili Semra Güzel’in fezlekesine dair suallerine muhatap oluyor. Kapsamlı bir açıklama yapıyor Akşener, önce bir yakın geçmiş yolculuğu yapıyor, sözü çözüm sürecine getiriyor ve kendilerinin her zaman buna mutlak bir karşıtlık içinde olduklarını hatırlatıyor.

“AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın da bu konuda ne dediğine dair bir bilgim yok benim. Bu sabah dediyse bilemem. AK Parti yöneticilerinin bu konuda kimsenin bir laf etmediğini söylemeleri çok ilginç. Muhtemelen şuur altlarındaki Sayın Erdoğan’a, genel başkanlarına duydukları gıcıklığı bizim üzerimizden ortaya döktüler.

Bize gelince, burada bulunan arkadaşlarımın tümü 2013, 2014’te, 2012’de, 2011’de ‘açılım-saçılım’ denen sürece karşı çıkmış insanlarız. Bize o dönemde AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan, ‘Kandan besleniyorlar, ölümden besleniyorlar, analar ağlamasın’ şeklinde hakaret eden, tahkir eden, taciz eden bir dil kullanmıştı.

“Ayrıca şahsen ben 2010 yılında çok ilginçtir, ben üniversitede hocaydım, bir Kürt öğrencimin aramasıyla, o meşhur çadır mahkemelerinde teröristler mahcup olmasın, üzülmesin, sıkılmasınlar diye Türk bayrağının ve Atatürk’ün çıkarıldığını, ağlayarak bir Kürt öğrencim bana bildirmişti ve ben bunu Meclis’te devrin Adalet Bakanı’na sormuştum.

“Çadır mahkemeleri, megri megri şarkılar, kafalardaki temizlenen konfetiler, arkasından lahmacun ısmarlanan ve tam da 29 Ekim’de ABD’nin bayrakları kollarında geçen peşmergeler, lahmacun ısmarlayan valiler ve kaymakamlar…”

Akabinde bugüne geliyor Akşener, Güzel’in fezlekesine ‘evet” oyu vereceklerini söylüyor ama orada durmuyor; geçmişte süreç içinde yer alan herkes hakkında bir fezleke hazırlanması gerektiğini bildiriyor:  

“İYİ Parti’nin tutumu, teröre yardım, teröre yataklık, terörle iltisak ve irtibat gibi konularda açık ve nettir. Semra Güzel isimli milletvekilinin fezlekesi getirilecek muhtemelen Meclis’e; emin değilim çünkü. Ne zaman AK Partililer haldır haldır bağırdılar, hiçbir zaman sonuç olmadı.

“Ben milletvekili değilim; ama arkadaşlarımdan bildiğim, o fezlekeye ‘evet’ oyu verecek arkadaşlarımız. İyi Parti’nin tutumu her zaman terör, teröre yataklık, terörle, teröristle iltisak, irtibat gibi konularda açık ve nettir. Burada sorunumuz yok, umarım rahatlamışlardır.

“Şimdi o Atatürk resmini ve Türk bayrağını çıkarma talimatını veren siyasetçiler, Oslo’da PKK’ya yalvar yakar PKK’yla masaya oturanlar, dün olumlu görülen bütün işler bugün olumsuzsa o zaman bu talimatların verenlerin de her birinin bir fezlekesi olması gerekiyor ve biz o fezlekelere de evet oyu vereceğiz. Eğer fezlekeleri getirmezlerse biz iktidar olup bu fezlekeleri getireceğiz.”

Uzun bir alıntı oldu ama önemine binaen mazur görün. İYİ Parti lideri, ezcümle, 2009’dan 2015’e kadar çözüm için atılan adamların tamamını bir bütün olarak hedefe koyuyor; bu süreçlerde rol alanları, herkesin anlayacağı bir dille, tehdit ediyor.

“İmralı’ya masa atılan dönem”

4. Güzel’in fezlekesi, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da önüne geliyor. Kılıçdaroğlu da, ortaya çıkan tablodan çözüm sürecini sorumlu tutuyor:

“Bu fotoğrafı gördüğümde ne zaman çekilmiş diye sordum. Bunların (iktidarın) İmralı’ya masa atıkları dönemde, açılım döneminde o fotoğraf çekilmiş. Dolayısıyla bu fotoğrafın muhatabı, doğrudan doğruya Erdoğan’dır. Nasıl oldu? Açılımda ne oldu? Açılımda bu işler olduysa, sen bu ülkeyi yönetmiyor muydun? Aklın başında mıydı? Bunların sorulması lazım, işin özeti bu!” 

Kılıçdaroğlu’nun ardından CHP Sözcüsü Faik Öztrak sahne alıyor. “Terör, terörist, CHP’nin kırmızı çizgisidir. Meclise geldiğinde gereğini yaparız” diyen Öztrak, partisinin fezlekeye “evet” oyu vereceğinin sinyalini çakıyor.

İktidarın sınırladığı muhalefet

Muhalefetin bu performansından çıkarılabilecek başlıca iki sonuç var:

1. İktidar, HDP’nin siyasi alanını daraltmak için elindeki bütün kozları oynuyor. Gerektiğinde PKK/Öcalan eliyle HDP’yi terbiye etmeye çalışıyor, gerektiğinde elindeki siyasi ve hukuki bütün araçları devreye sokuyor. Yerli-milli beka söylemiyle paketlenen bu siyaset üzerinden muhalefet ile HDP arasındaki mesafeyi açmayı hedefliyor. Ve muhalefet, doğrudan kendi gücünü kırmaya dönük bu siyasete karşı bir alternatif üretemiyor, tersine bu siyasetin bir parçası haline geliyor.

Bir başka ifadeyle, muhalefetin HDP’ye karşı tavrını Erdoğan belirliyor. Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisinin karşısına muhalefetin herhangi bir kesimi dışlayan ya da ötekileştiren tutumları reddeden kapsayıcı bir hikâye koyması gerekirken, HDP’ye karşı tutumuyla muhalefet, Erdoğan’ın oyununun sürdürücüsü haline geliyor.

2. AK Parti’nin 2015’ten bu yana izlediği siyasetle birlikte Kürt seçmenlerinin önemli bir kısmını kaybettiği bir vakıa. CHP ve İYİ Parti de, AK Parti’nin Kürtlerle arasının açılmasına çok bel bağlamış görünüyor. “Ne olursa olsun Kürtler bize oy vermeye mecbur” havasıyla hareket eden bir muhalefet görüntüsü var ve bu görüntü her geçen gün daha da koyulaşıyor.      

Doğrusu, zaten, her iki parti de Kürtlerin dertlerine derman olacak bir laf etmiş değillerdi ama en azından genel olarak Kürtleri rahatsız edecek bir dilden uzak durmaya gayret ediyorlardı. Lakin bu da bir kenara bırakılmış gibi duruyor; ihtiyat rafa kaldırılmış, artık Kürtlerin değerlerine vurulmaktan kaçınılmıyor.

Kürtler silahların susmasını, demokratik ve siyasi bir çözümü arzuluyor; muhalefetin ajandasında ise bundan söz bile edilmiyor. Kürtler çözüm sürecine büyük bir önem atfediyor ama muhalefet bunu bir günah keçisi haline getiriyor. Kürtler çözüm sürecinde kısa bir süreliğine normal bir hava soludular ama muhalefet bunu bile onlara çok görüyor. Ve dahası muhalefet kendi iktidarında, bugünkünden daha beter bir vaziyetin onları beklediğini Kürtlere müjdeliyor. 

“Bunlardan bir şey çıkmaz”

Muhalefett zamansız bir özgüven oluşmuş. “Az kaldı, iktidara geldik geliyoruz” düşüncesi, bazı kesimlere karşı sert, kaba ve gönül kırıcı tavırları da beraberinde getiriyor. Yıldıray Oğur, makullerin sesini kesen ve erken bir intikamcılığa soyunan bazı muhalif kesimlerin, muhafazakârlarda “Reis, bunlara az bile yapıyor” hissiyatını beslediğini yazmıştı.

Benzer bir durum Kürtler için de söz konusu olabilir. Hâlihazırda muhalefet, Kürt meselesinde Erdoğan’ın bugünkü yanlışlarından ziyade dünkü doğrularına cephe alıyor. Kürtlerin başına inen sopa muhalefet için bir sorun teşkil etmiyor. Muhalefet, o sopanın kendi elinde olmamasından şikâyet ediyor. Hülasa sopaya talip olan ve tabiri caizse “Erdoğan’ın elindeki sopayı alalım, Kürtleri biz dövelim” demeye getiren bir muhalefet var.

Muhalefetin bu pozisyonu, birçok soruya kapı açıyor: Halen çözüm bahsinde AK Parti’nin koyduğu çıtaya ulaşamayan bir muhalefete Kürtler oy verirler mi? Demokratik barış arayışını her vesileyle mahkûm eden bir muhalefet, Kürtler için bir çekim merkezi olabilir mi? İktidarın yanlışları, Kürt oylarının doğrudan muhalefete aklamasını sağlar mı? Eğer başında sopa eksik olmayacaksa, iktidarın değişmesi Kürt için bir anlam taşır mı?

Kritik sorular bunlar, bilhassa muhalefet açısından. Kürtlerde zaten “Bu muhalefetten bir şey çıkmaz” fikri güçlü. Muhalefetin nobranlığı bu fikri tahkim eder ve seçmeni arayışa iter. Bugün AK Parti ile Kürtler arasında açılan mesafeyi kapatmaya ne Erdoğan’ın pragmatizmi yeter ne de Öcalan’ın olası bir mektubu; bu mesafeyi kapatsa kapatsa ancak muhalefet kapatır!

Kılıçdaroğlu ve Akşener, Erdoğan’ın günahlarının kendilerini direkt aziz kılmayacağını bilmeli. Kürtler Erdoğan ve AK Parti’ye kızgın olabilirler, ama bu, Kılıçdaroğlu ve Akşener’i onların oyları için doğal bir adres yapmaz.

Kürtlerin oyunu çantada keklik görenler, seçimden sonraki güne mutlu uyanmayabilirler!