Ercan Kesal: ‘Belleğin evi insanın kalbidir ve unutmak vicdansızlıktır’

Ercan Kesal: ‘Belleğin evi insanın kalbidir ve unutmak vicdansızlıktır’
2.05.2021 - 13:42
2494
0

En son 53. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülleri’nden En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo başta olmak üzere beş dalda ödüle layık görülen filmi “Nasipse Adayız” ile Ercan Kesal, hekimliğinin yanı sıra oyuncu, yönetmen ve yazar olarak sanat dünyasının ilgiyle takip edilen isimlerinin başında geliyor.

1984 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Kesal, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uygulamalı Psikoloji dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Şu an Yeditepe Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji alanındaki doktora eğitimine devam ediyor.

1984-1990 yılları arasında Ankara’nın kasaba ve köylerinde hekimlik yaptı. 1990’da İstanbul’a gelerek özel sağlık sektöründe poliklinik ve tıp merkezleri kurdu. Kurucusu olduğu Özel Okmeydanı Hastanesi’nin yönetim kurulu başkanlığını hâlâ sürdürüyor.

Ercan Kesal oyunculuğu, yazarlığı, hekimliği bir arada yaşayan ve yaşatan biri, kendisi de hekimliği bir sanat olarak ifade ediyor. Ercan Kesal ile hekimlik anılarını, sinema hayatını ve Türkiye’deki dönüşümlerin sanat dünyasına nasıl yansıdığını konuştuk.

“Yazdığım, anlattığım, ilham aldığım tüm hikâyelerimi hastalarım bağışladı bana”

-Uzun yıllar hekimlik yaptınız. Sizi hekimliğinizin yanı sıra oyuncu, yönetmen, yazar ve senarist olarak da tanıyoruz. Okmeydanı’nda yönetiminde olduğunuz hastanede dezavantajlı hastalara ücretsiz muayene yapıldığını biliyoruz. Bu kadar farklı rolleri taşımak zor oluyor mu, hepsine nasıl yetişiyorsunuz?

-Farklı roller olduğunu söyleyemem. Sanki sadece bir iş yapıyorum da onu tamamlayan parçalar var, yolum onlara düşüyor ara sıra. Hepsi de yaşama sanatına dair yaptığım işler. Birisi olmazsa bütün eksik kalır. Bir de ben yoruldukça dinlenen insanlardanım. Bir iş bitmeden yeni bir işin hayalini kurmaya başlarım. Yaşam oburuyum, demiştim bir zamanlar, devam ediyor iştahım.

-Bir yerde “Hekimlik insanı dinleme ve gözlemleme sanatıdır” diyorsunuz. Filmlerinizde hekimlik refleksi belirleyici sanki. Siz de yazılarınızda ve filmlerinizde kendinizi hâlâ bir hekim gibi hissediyor musunuz?

-Hekimlik meslek değil sanattır. Parayla pulla yapılacak bir iş de değildir esasında. Parası yok diye yaralı, çaresiz bir hastayı tedavi etmeyecek misiniz? Ölümün elinden çekip aldığınız bir insanın canının fiyatı var mıdır? Dünyaya bir daha gelsem yine hekim olmak isterdim. Yazdığım, anlattığım, ilham aldığım tüm hikâyelerimi hastalarım bağışladı bana. Onların arzuhalcisi oldum sadece.

  

-Öyküleriniz, Anadolu’da hekimlik yaptığınız dönemlerden beslenen öyküler. Keskin Devlet Hastanesi’nin önünde beyaz önlüklü bir fotoğrafınız var. Keskin’den sizde kalan nedir? Sizi Anadolu’ya bağlayan şey burada mı başladı? Hekimliğe dair deneyimleriniz hâlâ esin kaynağı olmaya devam ediyor mu?

Keskin çok özel ve özgün bir kasabadır. Tüm Orta Anadolu kasabaları gibi zordur, sıkıntılı ve bazen baş edilmezdir. Lakin çok öğretici ve unutulmazdır da. Güçlü bir aura ve hafızası vardır. İnsanı delikanlı ve cömerttir. Sizi bir kez sevmişlerse hiçbir zaman bırakmazlar. Bozlak diyarıdır. Hacı Taşan’ın memleketidir. Muharrem Usta’nın, Neşet Ertaş’ın obasıdır.

-Sosyal antropoloji eğitimi geçmişiniz var, bunun tıp ve sinema hayatınıza ne tür etkileri oldu? Çalıştığınız farklı alanların birbiriyle ilişkisi ne yönde?

-Sosyal antropoloji okuyup öğrendiğim birbirinden bağımsız tüm kuramları bir araya getirdi. Teğelledi adeta. Ayakları havada duran birçok şey antropolojiyle birlikte ayaklarının üzerine, yani olması gerektiği yere geldi sanki.

Zamanın İzinde: “Toplumsal birlik ruhunu dans ederek ayakta tutabilenler”

-“Zamanın İzinde” başlıklı kitabınızda Çerkeslerle ilgili olan bir bölüm var, hatta bir de 1950’li yıllara ait, Kayseri Pınarbaşı’ndan bir Çerkes düğünü fotoğrafı. Fotoğrafın altındaki not “Bir grup Çerkes ağaçlık bir alanda dans ediyor. Toplumsal birlik ruhunu sadece dans ederek ayakta tutabilen tek millet, galiba Çerkesler” diyor bize. Bu anekdotla birlikte biraz Çerkeslerden konuşabiliriz. Çerkeslerle olan tanışıklığınız nereden geliyor; bize, kültüre olan aşinalığınızdan bahseder misiniz?

-Üniversite yıllarım Çerkeslerle geçti. 1982 yılında üniversitede bir folklor kulübü, ardından da Yeni İnsan Dans Topluluğu adında yaklaşık 35-40 kişilik bir dans grubu kurmuştuk. Folklorun modern dans anlayışıyla yeniden üretimiydi hedefimiz. Gorki’nin hikâyelerini, Kafkas halklarının efsanelerini ve otantik danslarını seçmiştik temel olarak.

-Nuri Bilge Ceylan ile başlayan bir sinema hayatınız var, oynadığınız sahneler ve diyaloglar akıllardan gitmiyor. Birçok anı, birçok ödül… Olmak istediğiniz yerde misiniz?

-Olmak istediğim yer ödül, ün, makam ya da mevki ile tanımlayabileceğim bir yer değil. Nerden gelip nereye gittiğimizden bile emin olmadığımız bir dünyada kendim için ideal bir yeri nasıl tarif edebilirim? İyi işler yapan, iyilikle anılan, arkasında haysiyetli bir isim bırakan biri olmak istiyorum, o kadar. Oraya ne zaman gelirim, gerçekten bilmiyorum.

-En son “Nasipse Adayız” filmiyle 53. SİYAD Ödülleri’nden En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini aldınız. Peki, sizin en beğendiğiniz filminiz de “Nasipse Adayız” mı? Budur benim kült filmim dediğiniz bir film var mı?

-“Nasipse Adayız”, yönetmeni olduğum ilk uzun metraj filmim. Hatasıyla sevabıyla benim diyeceğim bir film. Üstesinden gediğimi söyleyebilirim. Oynadığım ya da senaristi olduğum filmlerden derseniz “Bir Zamanlar Anadolu’da” (Yönetmen N. Bilge) ve “Ben O Değilim” (Yönetmen T. Pirselimoğlu) filmlerinin ayrı bir yeri vardır.

“Baskı dönemleri sanatçılara daha çok ilham bağışlar”

-Biraz güncel sorunlarımıza gelirsek… Türkiye’de otoriterleşmeyi, hatta totaliterleşmeyi konuşuyoruz. Toplum da buna göre değişiyor. Aslında herkes bir şekilde hizalanıyor. Bu dönüşümün sanat dünyasına yansımalarını nasıl gözlemliyorsunuz?

-Hayatımıza egemen olan iklimden herkes nasibine düşeni alıyor kuşkusuz. Sanat da sanatçılar da toplumun bir parçası ve etkilenmemeleri mümkün değil. Ama onların nispeten daha şanslı olduklarını düşünüyorum. İşleri metafor olduğu için, yani bir şeyi bir başka şeyle anlatmayı bildiklerinden özellikle baskı dönemleri onlara daha çok ilham bağışlar.

“Bana en ağır geleni unutmak, belleksiz bir toplum başına gelen her şeyi hak eder çünkü”

 -Anıları özenle koruyorsunuz sanki. Dün ile bugün arasındaki değerler farkına sürekli atıf yapıyorsunuz. Topluma ve siyasete baktığınızda size en fazla ağır gelen şey nedir?

-Unutmak. Belleksiz bir toplum başına gelen her şeyi hak eder çünkü. Belleğin evi insanın kalbidir ve bu yüzden unutmak vicdansızlıktır.

 

-Karanlık süreçlerde aydın sorumluluğuna dair neler söylemek istersiniz? Zor zamanda konuşabilen, ışık tutan insanlarımız neden bu kadar az?

-Hepimiz bu toplumun bir parçasıyız. İnsanız nihayetinde. Herkes kadar cesur, herkes kadar korkağız. Bir düşünürün dediği gibi insana dair olan hiçbir şey bana yabancı değildir.

-Ercan Kesal bundan sonra ne yapmak ister? Yapamadığım dediğiniz, yapmalıyım dediğiniz ne var?

-Şimdiye kadar ne yaptıysam onlarla devam edeceğim. Yazmak, okumak ve film çekmek. Oğlumla ve sevdiklerimle daha çok vakit geçirmek.

https://jinepsgazetesi.com/2021/05/ercan-kesal-bellegin-evi-insanin-kalbidir-ve-unutmak-vicdansizliktir/?fbclid=IwAR0KryV36-OYrjtx3IEAGrVUlGerOUBObDC8HTE4_HiMQhKKFjtKFMRE32Q


Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.