• 29.12.2018 00:00
  • (1496)

 ABD’nin Suriye’den çekilmesiyle sahada oluşan güç boşluğunu kimlerin dolduracağını bir önceki yazımda anlatmıştım. Şimdi asıl soru şu: Başkan Trump’ın kafasında ne var?

Yeniden Arap milliyetçiliği

Bu günlerde bazı gelişmeler bunun ipuçlarını veriyor. Evvelsi gün İngiliz Guardian gazetesi Suriye’nin 2011’de savaş başladığında atıldığı Arap Birliği’ne yeniden kabul edileceğini yazdı. Geçen hafta ise Esad’ın Ulusal Güvenlik Şefi Ali Memlük Kahire’ye gitti. Hemen ardından, gazeteler Suriye’nin Mısır’la ve birçok Arap ülkesiyle güvenlik ilişkilerini yeniden tesis ettiğini yazdı. Evvelsi gün de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2011’de kapattığı Şam Büyükelçiliği’ni yeniden açtı. Bu, sırada Suudi Arabistan var demektir.

***

Tüm bunların ardındaki hedef ise, İran’ı yalnızlaştırmak. Şöyle ki: Malum, bölgede uzun zamandır Şii-Sünni mezhep savaşı hakim. Yani İran’ın kurduğu “Şii hilali”ne karşı Sünni Araplar. İşte şimdilerde bunun yerine Arap-Fars etnik kutuplaşması kurulmaya çalışılıyor. Yani Arap milliyetçiliği yeniden öne çıkarılıyor. Buradaki amaç, Nusayri olan (Şii mezhebinin bir kolu) Esad rejimi ve çoğunluğu Şii olan Irak’ı da “Araplar grubu”na dahil etmek.

“Arap grubu”nda zaten Körfez ülkeleri ve Mısır var. İşte şimdi buna Irak ve Suriye de eklemleniyor. İsrail de zaten bir süredir Körfez’le hizalanmıştı. Dolayısıyla, İran’a karşı ABD-İsrail-Mısır-Körfez-Irak-Suriye hattı oluşturuluyor.

Bu politikanın ilk işaretlerini Ekim 2017’de o zamanın ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, “Iraklılar Arap’tır, Pers değil. Suudların da çok eskiye dayanan kabile kardeşliğiyle, Iraklılarla yeniden kardeşlik kurmak istediklerini düşünüyorum” diyerek vermişti.

Şam’la diyalog

Zaten Körfez ülkelerinin Suriye’de daha etkin olacağı da yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Trump’ın çekilme kararının hemen ardından “Suudi Arabistan Suriye’ye yardım için gereken parayı harcamayı kabul etti” diye tweet atması da buna delalet.

Tüm bunlara bir de ABD’den arta kalan boşluğa yani YPG’nin olduğu Fırat’ın doğusuna- Esad’ın yerleşmeye başladığı gerçeğini ekleyin. Bu da Türkiye-Suriye sınır hattının önemli bir bölümünde rejim güçleri bulunacak demektir. Rusya da açıkça buna destek veriyor.

***

İşte tüm bunları yani hem Suriye’de sahadaki yeni gerçekliği hem de çok daha büyük resimde bölgedeki yeni yapılanmayı göz önüne aldığımızda... Ankara’nın bu yeni denkleme göre yeni politikalar geliştirmesi gerekiyor. Bunun başında da Suriye rejimiyle doğrudan diyalog kurması geliyor. Bu hem Esad-YPG ilişkisinin önünü alması açısından anlamlı olur, hem de rejimle yeniden komşu olacağı için, koordinasyon-iş birliği çerçevesinde gerekir.

Güven unsuru

Ancak daha kritik olan nokta şu: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen hafta dile getirdiği gibi, şu an Ankara Şam’a mesajlarını İran ve Rusya üzerinden iletiyor. Bunun ise 3 riski var. 1.si; bir yandan rekabet içinde olduğumuz Tahran ve Moskova, acaba bu mesajları nasıl taşıyorlar? 

2.si; Suriye ile ilgili mesajlarımızı, yani güvenlik hassasiyetlerimizi bu ülkelere açık etmek ne kadar sürdürülebilir? Öğrendikleri politikalarımızı engellemeye çalışmayacakları ne malum? Ki zamanla Şam’la gizli ve doğrudan görüşülmesi gereken konular ister istemez artacaktır. 3.sü de böyle bir aracılık misyonu bu iki ülkeye gereğinden fazla siyasi ağırlık atfediyor.

***

Ezcümle, önümüzde yepyeni bir dönem var. Ankara ABD-Rusya dengesinde başarıyla sergilediği kıvraklığı ve esnekliği, yeni bölgesel denklemde de göstermeli. Ne demiş Hazreti Mevlana: “Dünle beraber gitti, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”