Evlad-ı mehteran

  • 21.10.2010 00:00

Türkiye’nin şansı, gelecekte olabileceklerden endişelenmeyi artık neredeyse bir hayat biçimine, bir kimliğe dönüştürmekten yüksünmezken, hâlihazırda olup bitenlerden utanç duymayan vesveseli “modern”lerin küçücük bir azınlığı oluşturması; Türkiye’nin şanssızlığı ise, bu küçük azınlığın hâlâ devlete hâkim olmasıdır.

Başörtüsü tartışması, ne zaman bugünkü gibi ön plana çıksa ve çözüm olasılığı belirginleşse, hep aynı manzarayla karşılaşmamız bu şanssızlığın eseri bence.

Bir yandan, bakıyorsunuz, yavaş ama geri dönüşü pek de mümkün olmayan bir normalleşme yaşanıyor.

Devletin zihniyeti daha dönüşmemiş de olsa, toplumun hâkim sağduyusu giderek ağır basıyor; devletin tepesindeki resim bile bu sayede değişiyor.

Hayrünnisa Gül, kendisinin hem hakkı hem de görevi olduğu üzere, devlet protokolünde gerektiği gibi yer almaya, kırmızı halıda şeref kıtasının önünde yürümeye, Köşk’te devlet erkânına verilecek davetlere ev sahibeliği yapmaya, eşinin Cumhurbaşkanı seçilmesinden tam üç yıl sonra nihayet başlayabiliyor.


Bu bir normalleşmedir.


Bu, Türkiye’de azınlığının vesvesesiyle beslenen anomalinin aşılmasıdır.

Bir Cumhurbaşkanı’nın eşini, sürekli geri planda kalmaya, protokol görevlerini eksik yapmaya, hakkı olan saygı ve itibarı kendisine göstermeyen generallerle köşe kapmaca oynamaya zorlayan bu vesvese, toplumun ayrımcılıktan utanç duyan çoğunluğunun sağduyusu karşısında mağlup oldu.

Bence, referandumdaki yüzde 58 “evet” sonucu da, bu yenilginin dolaylı bir tescili, normalleşme talebinin tecellisiydi.

Üniversitelerdeki fiili başörtüsü yasağının aşılmasına dönük arayışın yeniden ön plana çıkmasını, yine aynı “normalleşme” arayışının parçası sayabiliriz.

Nitekim CHP’yi saplanıp kaldığı çukurdan çıkarmak için debelenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü meselesini çözmekten bahsetme gereği duyması ve yine CHP’li birçok ismin “Üniversitelinin başının örtüsüne karışılmasın” deme noktasına gelmesi de, esasen ana muhalefetin, toplumun o vesveseli azınlık dışında kalan kesimleriyle ilişki kurma ihtiyacından doğdu.


Normalleşme talebinin CHP’yi bile zorlamış olması, Türkiye’nin şansının bir tezahürüdür velhasıl.

Türkiye’nin şanssızlığı ise, “Başörtülüler üniversiteye girerse, yarın başı açıklar üniversiteye giremez” türü abuk lafları televizyon kameralarının içine bakarak söyleyebilen “modern” azınlık mensuplarının CHP’yi hizada, yani “çukur”da tutmaktaki başarısıdır.

Hayali bir ihlalin endişesini kuvvetle hissettiğini cümle âleme hissettirerek konuşan bu vesveseliler, her ne hikmetse, başörtülülerin üniversiteye gidememesinin, yani hâlihazırda süren bir ihlalin utancını ve endişesini hiç taşımıyorlar.

Bu kesimin en cazgır temsilcilerinden biri, dün Kılıçdaroğlu için, “Kemal Bey, başörtüsü sorununu biz çözeriz derken, CHP’nin iktidar olması kaydıyla konuşuyordu” diye açıklama yapma gereği duydu örneğin.

Meali: Üniversite çağındaki genç kızların temel bir hak ihlalinden kurtarılması vaadi, CHP’nin iktidar olmayacağına güvenerek söylenmiş bir sözden ibarettir.


Nitekim dün AKP ile CHP arasında başörtüsü konusunun ele alınmasının sonucu da, ana muhalefet partisinin vesveselilere teslim olduğunu, aslında üzerinden siyaset yapılması bile abes olan bir özgürlük meselesinde çözümü yokuşa sürdüğünü gösterdi.

İşin ilginci, dünkü gazetelerin birinci sayfalarında yer alan ve toplumun “normalleşme” talebinin kısmen karşılık bulduğunu gösteren “kırmızı halı” fotoğraflarının, medyanın en vesveseli köşelerinde bile olumsuz bir tepki görmemesi; Hayrünnisa Gül’e uygulanan ayrımcılıktan utananların ağır basmış olmasıydı.

Türkiye’nin şanssızlığından ziyade, şansı okunuyordu dünkü gazetelerde...


Belki de bu yüzden, Yargıtay Başsavcısı yerinde duramadı; ya içindeki müzmin vesvese kabarıp taşmış ya da devlete hâkim olan “endişeli modern” azınlık ona “görev”ini hatırlatmış olmalı ki, Abdurrahman Yalçınkaya, “Aman ha, Meclis başörtüsü yasağını kaldırmaya kalkmasın, çok fena yaparım” türü bir açıklamada bulundu dün.

Hani derler ya, “zamanlama manidar”dı.

AKP ile CHP’nin başörtüsü meselesini görüşmesi bile yetmişti Başsavcı’yı yerinden zıplatmaya; Taraf’ın “N’aber asker” diye duyurduğu, “kırmızı halıda bir ilk” haberi de Yalçınkaya’nın ayakkabılarının altında “yay” işlevi görmüştü anlaşılan.

Neyse ki AKP, Başsavcı’nın hak ettiği açıklamayı hızla yaptı:

“Yargı yetkisini kullananların görevi kanun koymak değil, uygulamaktır. Başsavcılık önleyici bir yargısal yetkiye sahip değildir. Hiçbir kişi, organ veya makam Meclis’e emir ve talimat veremez.”


Türkiye’nin normalleşme yürüyüşü böyle kendine özgü stiliyle süreceğe benziyor.

Şansımız, yürüyor olmak!

Şanssızlığımız, her iki adımda bir geri adım atmaya zorlanmak.

Buna da şükür.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar