Sonsuzluğun gözümüze sığmayan parçaları

  • 7.02.2011 00:00

Deliliğin, sinir uçlarımızda başladığını biliyoruz ikimiz de; insanın hissedebildiği ölçüde “delirdiğini” seziyoruz. Cioran’ın dediği gibi, acının dürtmesiyle uyanıyor tenimiz ve herkes tarafından terk edildiğimizde değil, herkesle birlikteyken acı çekmeye başladığımızda yalnız kalıyoruz asıl. “Delilik” dediğimiz şeyin, o yalnızlığı yaşayarak benimsemekle ilgili olduğunu düşünüyorum ben. Acıyla başetmeye çalışmaktan vazgeçmek belki de delirmek; gergin ipin tam orta yerinde bırakıvermek cambazlığı ve kendimiz olmaya başlamak... “Yaşadığı saatlerin ağırlığı altında iki büklüm olmaya hiç kimsenin hakkı yoktur” diyor Cioran, “her insan bir kıyamet imkânını barındırır ve her insan kendi uçurumlarını düzleştirmeye girişir.” Gerçi “delilik” kelimesini kullanmıyor hiç ama ben onun, delirmeyi de anlattığını sanıyorum. Kendi uçurumlarını düzleştirmekten vazgeçmek, “delilik” değil de nedir? Merhamet duygumuzla mücadele azmimizin adına kısaca “sorumluluk” dediğimiz gündelik tezahürleri, ipeksi bir yumuşaklıkla sinir uçlarımızı örterek, hayat kadar, kendimizden de koruyor bizi; bazen burada, huysuz taylar gibi karşılıklı eşinirken, günün birinde gerçekten silkinip şahlanacağımızı, bizi esirgeyen o şalı üzerimizden atıp, sorumluluklarımızdan boşanacağımızı düşünüyorum. Sanırım hakikaten çıplak kalacağız o zaman; eşkin bir yürüyüş tutturacağız ve er geç kendi kıyametimize varacağımızı bilerek, incecik bir yolda, tek başımıza, önce gözlerden, sonra belki hafızalardan da silinerek, yürüyüp gideceğiz.  


Hayatta mı değil mi bilmiyorum

1911 Romanya doğumlu Emil Michel Cioran’ın otuz sekiz yaşındayken yazdığı, bizde de yarım asır sonra Çürümenin Kitabı (Metis, Haldun Bayrı’nın çevirisi) adıyla yayımlanan Précis de Composition’u, yıllar önce kendi kıyametine varmış bir genç adam hediye etmişti bana. Macarca ve Fransızca biliyordu. Onu takip ettiklerine inanıp, herkesten kaçmadığı zamanlarda, kafasında yazıp bitirdiği romanı anlatırdı neşe içinde. Karısını, çocuğunu, evini, üniversitedeki odasını, işini, okumayı, yazmayı, düzenli olarak yıkanmayı ve yemeyi bıraktıktan çok sonra, en son bir arabanın içinde yaşarken gördüm onu, sonra ben de kaybettim.

Hayatın bizi bir kez daha ölümle terbiye etmeyi denediği zor bir haftanın sonunda, düşüncelerimi içinde dönüp durdukları daireden Çürümenin Kitabı
çıkardı; eski bir arkadaşın eprimiş sayfalara sinen kokusunu içime çekip, hayatta mı değil mi onu bile bilmemenin keskin azabını hissettim. Sonra bir meslektaşın, oğluyla birlikte yazdığı kitabı açtım; bir kâbusun içine girdim, bir kıyametin kenarından baktım.  


Kendi savaşını yazan savaş muhabiri

Patrick Cockburn, Ortadoğu’yla ilgilenenlere, özellikle de bölgedeki gelişmeleri Britanya basınından takip edenlere tanıdık gelecek bir isim. 1950 doğumlu İrlandalı gazeteci, 1979’dan itibaren önce Financial Times, ardından Independent gazetelerine Irak’tan, Afganistan’dan, Mısır’dan, İsrail’den, Rusya’dan yazdığı haberlerle, Batı’nın bu diyarlara baktığında görmesine, gördüğünde anlamasına yardımcı olmuş bir adam. Cockburn’ün, kendisi de gazeteci olan kardeşi Andrew Cockburn’le birlikte, 11 Eylül saldırılarından iki yıl önce Saddam Hüseyin üzerine yazdığı kitap, Amerika’nın Irak diktatörüne olan marazi ilgisini benzersiz biçimde belgelemişti. Cockburn, daha sonra Irak Savaşı’nı en iyi izleyen savaş muhabirlerinden biri oldu ve yakın zamanda yayımlanan, The Occupation ( İşgal) ve Muqtada (Mukteda Al Sadr) adlı iki kitapla, Saddam sonrası Irak’ın resmini çizdi.

Cockburn’ün ABD ve Britanya’da geçen ay çıkan son kitabı ise, sürpriz oldu benim için. Henry’s Demons (Henry’nin İblisleri) adını taşıyor kitap; altbaşlığı her şeyi özetliyor: Living with Schizoprenia, A Father and Son’s Story (Şizofreniyle Yaşamak, Bir Baba ve Oğlunun Hikâyesi). Kitabı, 2002’de yirmi yaşındayken şizofreni teşhisi konan oğlu Henry ile birlikte kaleme almış Cockburn; yılların savaş muhabiri bu kez kendi evindeki savaşı yazmış. Baba ile oğul “hastalık”la değişen hayatlarını, tek kelimede çok şey ima etse de aslında hiçbir şey anlatmayan bir teşhis hakkındaki farklı görüşlerini, şizofreninin dışarıdan nasıl bir “maraz,” içeriden ise nasıl bir “nimet” gibi görünebildiğini birbirini izleyen bölümler halinde anlatıyorlar. Patrick Cockburn, bir babadan ziyade bir gazeteci gibi, belli bir mesafeyi hep koruyarak, gördüklerini tarif ederek, sorgulayarak, hatta belgeleyerek, adeta “soğuk” bir nefesle yazıyor. Henry Cockburn ise hayatının eşiğinden geçiriyor sizi; genç adamın için için yandığını hissetmediğinden değil, yanmayı yadırgamadığından, hatta sevdiğinden belki, ateşin içinde öylece durup, yavaş yavaş korlaştığını okuyorsunuz.  


Önüme nehir çıktı, karşıya geçtim

Patrick Cockburn, sekiz yıl önce bir şubat gecesi, Taliban sonrası Afganistan’ı yazmak için gittiği Kabil’den uydu telefonuyla karısı Jan’i aradığında alıyor haberi. Brighton Sanat Koleji’nde öğrenci olan oğulları Henry, Ouse Nehri’ndeki Newhaven Halici’nin buz gibi sularında, üzerinde kıyafetleriyle, yarı donmuş bir halde balıkçılar tarafından bulunmuş ve akıl hastanesine kaldırılmıştır. Niye akıl hastanesi? Henry’nin ilk götürüldüğü sağlık merkezinde incelenen polis kayıtları, yirmi yaşındaki gencin, on gün önce de bir demiryolu üstgeçitinin yüksek duvarına tırmanırken yakalandığını göstermiştir çünkü; doktorlar “intihara eğilimli” demişlerdir. Henry ise, haliçte yüzmesini, “Yürüyordum, önüme nehir çıktı, karşıya geçmeliydim” diye açıklayıp, üstgeçide tırmanmasının tehlikeli bulunmasına gülüp geçmiştir: “Ben sadec Brighton şehrine yukarıdan bakmak istemiştim.”

Patrick Cockburn, hayatını tıbben tescilli bir “şizofren” olarak muhtelif hastanelerde geçirmeye başlamasına neden olan olaya kadar, zekâsıyla dikkat çeken bir çocuk olduğunu anlatıyor Henry’nin. Küçücükken, en sevdiği şey babasıyla Puccini’nin La Boheme operasını izlemekmiş; “bohem” ne demek bilmediği için, benzer sesli kelimeler kullanıp, İngilizce “mavi tavuk” anlamına gelen, “blue hen” adını takmış bu operaya. Anne babası ve küçük kardeşiyle dünyayı dolaşan bir çocuk o; çok okuyor, çok biliyor, çok gülüyor. On iki yaşında bir gü, “Olmuyor anne, olmuyor” diyor, “Babam entellektüel, sen entellektüelsin, kardeşim bile entellektüel. Bir tek ben olamıyorum.”

Babası Patrick sık sık haber peşinde uzak ülkelere gidiyor, annesi çalışıyor; Henry büyük ölçüde yalnız ama sorunsuz bir ergenlik yaşıyor; on dört yaşında esrar içmeye başladığında, annesiyle babası pek hoşlanmasalar da, nispeten zararsız gördükleri için engel olmuyorlar. Liseyi bitirip Brighton Sanat Koleji’ne gittiğinde, artık yüksek notlar alan, yaratıcılığıyla öne çıkan bir ressam adayı Henry; ailesi “normal olmayan” hiçbir yön görmüyor onda.  


Dünyayı sizden farklı görüyorum

Henry’nin gündüz düşlerini bilmiyorlar çünkü. Onun ağaçlarla konuştuğundan habersizler. Ardıçkuşlarının gökyüzünde Henry için altın bir Buda resmi çizdiğini görmüyorlar. Oğullarının ormanda gecelemeye başladığını, saçlarını hiç yıkamadığını, apış arasına böceklerin yuva yapmasından rahatsızlık duymadığını, yol kenarlarındaki yangın söndürme cihazlarını, üzerlerindeki “H” harfi nedeniyle kendisine ait sandığını bilmiyorlar.

Henry’s Demons
, Patrick Cockburn’ün yazdığı bölümlerde, bütün bunları, tıbbın gözüyle açıklayıp anlamaya çalışan bir kitap. Esrarın hammaddesi olan hintkenevirinin Henry’yi “hasta” etmiş olabileceği tezinden, oğlunun beyninin kimyasıyla oynayan farklı ilaçların farklı etkilerine kadar her ayrıntıyı, benzer vakâlara yardımcı olacağını umarak yazıyor Cockburn. “İlk başta Henry’nin şizofrenisine, tedavi olacak veya olmayacak bir hastalık gözüyle bakıyordum” diyor kitabın bir yerinde, “ama şimdi bu hastalıkla ilgili her şey çok daha akışkan ve daha az öngörülebilir geliyor bana. Artık bir akli dengesizlik olarak bakıyorum bu hastalığa ve onu, Henry’nin kafasının bir köşesine hapsetmeye, kişiliğini ve hareketlerini eskisi kadar belirlememesini sağlamaya çalışıyorum.”

Henry ise, kendi yazdığı bölümlerde, bir “hastalığı” ya da “dengesizliği” anlatmıyor. Farklılığın kıymetini bilmeye çağrı gibi ya da sinir uçlarını her zaman her türlü uyarıya açık tutmanın yararı üzerine bir ders gibi, bir yalnızlık güzellemesi olarak ya da bir tür “deliliğe övgü” niyetine okunabilir o bölümler. “Bende şizofreni mi var” diye sorup, kendisi cevaplıyor Henry: “Annem, babam ve kahrolası psikiyatr kesinlikle şizofren olduğumu düşünüyorlar. Beni bir keresinde çırılçıplak ve ormandaki ağaçlarla konuşurken bulmuş olmaları, böyle düşünmek için yeterli gerekçeyi veriyor onlara. Bense sadece dünyayı diğer insanlardan farklı gördüğümü düşünüyorum ve eğer psikiyatrlar bunu anlayabilselerdi, hastanede olmazdım şimdi...”

Kendi kendisinden esirgenmemek isteyen, kıyametine serbestçe yürüdüğü zamanları özleyen ve ancak ağaçlarla konuşabileceği kadar koyu bir yalnızlıkta gerçekten yaşadığını hisseden bu genç adamı, o hastaneden çekip almak istiyorsunuz okurken. İngilizcede “sapık” anlamına da gelen “psycho” (psiko) kelimesinden nefret etmesini anlıyabiliyorsunuz: “İçinde ‘psycho’ geçen her kelime şiddeti çağrıştırıyor insanlara. Şiddete eğilimli değilim ben. Hastaneyi sevmiyorum. Bu kadar uzun süre, bu kadar küçük bir dünyada hapsolmak ruhunuzu karartıyor. Kendinizi unutulmuş hissediyorsunuz.”

Unutulabilecek bir hikâye değil Henry’ninki. Bana Çürümenin Kitabı’nı hediye eden arkadaşım da unutulabilecek bir adam değildi... Hayatı boyunca gündüz düşleri gördüğü, kendi kendine konuştuğu ve cinsellikten dine kadar her konuda çağdaşlarına pek de “normal” gelmeyen şeyler düşünüp yazdığı için kendisi de “hasta” bellenmiş, İngilizcenin o muhteşem şairi, “deli dahi” William Blake’in Cehennem Meselleri’nde söylediği gibi, “sonsuzluğun insan gözüne sığmayan parçalarını” görebilen kulları, kim nasıl unutabilir ki?

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar