Gözler Suudi Arabistan’da

  • 25.02.2011 00:00

Libya’daki isyanı, her şeyden çok kendi akli ve ahlaki sınırlarını ortaya koyan bir vahşetle önlemeye çalışan Albay Kaddafi, ülkenin doğu yarısında egemenliği tamamen yitirdikten sonra, batıdaki bazı önemli kentlerden de çekilerek, paralı askerlerinin sayıca çok, mensup olduğu aşiretin de güçlü olduğu başkent Trablus’a sıkışmış görünüyor. “Birader lider” dün öğleden sonra devlet televizyonundan görüntüsüz olarak yayınlanan konuşmasında, ülkesinin durumundan Usame Bin Ladin’i sorumlu tuttu; Libya Dışişleri Bakan Yardımcısı da, El Kaide’nin Derne’de bir “İslami emirlik” kurduğunu açıkladı. Libya’dan ulaşan bağımsız bilgiler ise, isyanı “radikal İslamcı bir küresel şebekenin işi” diye etiketleme amaçlı bu açıklamalarla pek örtüşmüyor. Kaddafi’yi fiilen başlarından atmış olan Tobruk ve Bingazi’de meskûn Libyalıların uluslararası ajanslara yansıyan konuşmalarından, muhalif hareketin itici gücünün “din” değil, “ayrımcılığa ve baskıya isyan” olduğunu anlıyorsunuz... Kaddafi’nin hiçbir zaman güvenmediği, dolayısıyla da ülke kaynaklarının paylaşımında sürekli negatif ayrımcılığa maruz kalırken, siyasi baskıdan en fazla pay alan doğu aşiretlerinin isyanın öncülüğünü üstlenmesi sürpriz değil. Taraf’ın Dış Haberler Editörü Özgün Özçer’in günümüzün en önemli siyaset teorisyenlerinden Amerikalı profesör Benjamin Barber’la yaptığı söyleşiyi okursanız, Kaddafi ailesini yakından tanıyan Barber’ın, kurulu bir devlet düzenine sahip olmayan Libya’yı, Kaddafi sonrasında, aşiretlerin egemenliğinde bir bocalama döneminin beklediğine işaret ettiğini göreceksiniz.


Libya’da olup biteni New York, Londra, Roma gibi kentlerden izleyen siyasi ve mali stratejistler ise, Kaddafi sonrasının muhtemel belirsizliği kadar, Libya’dan sonra sıranın nereye geleceği üzerinde de duruyorlardı dün... Her iki açıdan da, anahtar kelimenin “petrol” olması dikkat çekiciydi. “Petrol” deyince, tabii, gözler hemen Suudi Arabistan’a çevriliyor.

Libya’daki isyan, uluslararası petrol şirketlerinin bu ülkedeki çalışmalarını aksatınca, petrolün varil fiyatı 2008’den beri ilk kez 108 dolara ulaştı. Tahminler, Libya’daki kaosun sürmesi halinde, varil başına 160 doları görebileceğimiz yönünde.


Suudi Arabistan’ın, işinin ehli Petrol Bakanı Ali İbrahim el Naimi, petrol açığının baş göstermesi halinde, bu açığı kapatmak için gerekeni yapacaklarını söyledi. El Naimi için “işinin ehli” diyorum, zira Suudi Arabistan, onun döneminde, günlük petrol üretim kapasitesini 12 milyon varile kadar çıkardı; fiili üretim ise günde 8,5 milyon varilin altında. Afrika’nın üçüncü büyük üreticisi olan Libya halen günde 1,6 milyon varil petrol pompalıyor. Velhasıl, olası bir aksama durumunda, atıl kapasiteleri, Libya’nın ürettiği petrolün iki katından fazla olan Suudiler, açığı kapatmaya ziyadesiyle muktedirler...

Böyle bakınca, Libya’daki karışıklığın, başta kraliyet ailesi olmak üzere, Suudi Arabistan’ın egemen petrol oligarşisini memnun edeceğini bile düşünebilirsiniz. Ama gerçek tam öyle değil. Tunus’ta Bin Ali’nin, Mısır’da Mübarek’in devrilmesi, ardından Libya’da Kaddafi’nin, Bahreyn’de Kral Hamad bin İsa-el Halife’nin sarsılması, ister istemez, “Sıra Suudi Arabistan’da mı” sorusunu güncel kılıyor.

Suudi Arabistan’ın 82 yaşındaki hükümranı Kral Abdullah’ın, son üç ayını Fas’ta tıbbi tedavi görüp istirahat ederek geçirdikten sonra önceki gün apar topar ülkesine dönmesi, döner dönmez de cömert bir hediye paketi açıklaması boşuna değil. Toplam 37 milyar doları bulan pakette, gençlere on milyar dolarlık evlenme ve iş kurma yardımı, işsizlik maaşına zam, faizsiz eğitim ve konut kredileri, devlete olan borçların kısmen silinmesi gibi sürprizler var. Bu sürprizler, Suudi Arabistan’ı yakından takip edenlere, “Değişim isteyenleri riyalle susturmak mümkün mü” sorusunu sorduruyordu dün ve cevaplar muhtelifti.

Bir yandan, Evet... Tebasının nispi refahı ve bu refahı arttırmaya dönük önlemleri hızla alabilme lüksü, Suudi kraliyet ailesini bir nebze rahatlatıyor. Tabii, başta Amerika olmak üzere Batı’nın, Suudilerin petrol üretimini tehlikeye atacak bir kaosa seyirci kalma lüksü olmayışı da, kraliyet ailesi için bir güvence.

Ama Suudi Arabistan’ın yapısını iyi bilenler için, bu güvencenin bir noktadan sonra pek de sağlam görünmediğini söylemeliyim. Nitekim Suudi kraliyet ailesinin “asi çocuğu,” 1931 doğumlu “Kızıl Prens” lakaplı Prens Talal Bin Abdül Aziz geçen hafta BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bu iş riyal dağıtmakla olmaz” diyordu, “Kral Abdullah siyasi katılımı arttırıp insan haklarını koruyacak önlemler olmazsa, protesto eylemleri başlar ve çok daha kötüsü de olabilir.”

İleri yaşına rağmen, asıl hedefinin hala ülkesinde yasak olan bir şeyi gerçekleştirip, siyasi partileşmeyi başlatmak olduğunu söyleyen Prens Talal’ın sözlerini, Suudi Arabistan’ın nüfus yapısı ve Bahreyn’deki durum ışığında da değerlendirmek gerekiyor. Suudi Arabistan’ın toplam nüfusu 27 milyon; bunun Suudi tabiyetindeki kısmı 19 milyon: Vahabi çoğunluğun yanında, Vahabilerden pek hazzetmeyen bir milyondan biraz fazla bir Şii azınlık var. Toplam nüfusun yüzde 35’lik bölümü ise Çin, Hindistan, Pakistan, Vietnam gibi ülkelerden gelen göçmen işçilerden oluşuyor.


Suudi Arabistan’ı iyi bilen bazı gözlemciler, birçok haktan mahrum yaşayan kadınların, göçmen işçilerin ve Şii azınlığın, Vahabi erkeklerin yanında “ikinci sınıf” bir konuma mahkûm olmaktan ziyadesiyle mustarip, memnuniyetsiz ve patlamaya hazır bir kalabalık oluşturduğunu savunuyor. Bahreyn’deki muhalif hareketin, Suudi Arabistan’ı etkilemesi de kaçınılmaz. Nüfusunun yüzde yetmişi Şii olmasına rağmen, 18’inci yüzyıldan beri Sünni azınlığın yönettiği Bahreyn’in başkenti Manama’daki İnci Meydanı’na tam yüz bin protestocu sığmıştı geçen gün. Yüz bin protestocu demek, Bahreyn nüfusunun beşte biri demek... Ve Bahreyn’de bir ayaklanmanın, bu küçük krallığın sadece 26 kilometrelik bir körfez geçidiyle bağlandığı Suudi Arabistan’daki Şiileri de kıpırdaştırması pekâlâ mümkün. Nitekim internet kullanımının Mısır ve Tunus’tan çok daha yaygın olduğu Suudi Arabistan’da, yüzlerce isimsiz muhalifin destek verdiği bir facebook sayfasında, 11 Mart “Öfke Günü” ilan edildi ve büyük kentlerde protesto gösterisi çağrısı yapıldı.

Suudi Kralı Abdullah ile Bahreyn Kralı Hamad’ın önceki akşam buluştuklarında nelerden bahsettiklerini tahmin etmek zor değil velhasıl. İki kralın sonu, Kuzey Afrika’nın diktatörlerinin sonu gibi olur mu? “Hayır” diyen Batılılara baktım dün; gözlerinde dolar işareti, ağızlarında “petrol” kelimesi vardı... Yine de endişeli olduklarını ise, içlerinden birinin verdiği şu güvence gayet iyi anlatıyordu bence: “Suudi Arabistan’ın petrol ve gaz tesislerini hâlihazırda 35 bin kişilik bir güç koruyor.”


[email protected]
 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar