TÜRKİYE İÇİN ENDİŞELİ RAPOR

  • 5.10.2011 00:00

 Türkiye’nin siyasi ve iktisadî reform alanındaki yıllık karnesi olma niteliği taşıyan Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda en sık kullanılan kelimelerden biri “endişe.” “Pekiyi” ve “iyi” notlar bu yıl bol miktarda “orta”nın ve bazı kırıkların gölgesinde kalmış. Avrupa Birliği hep yaptığı gibi yine aslında Ankara’ya “İlerleyelim beyler” diyor ama bu kez, geçmiş yıllardakinden daha vurgulu bir biçimde, “ilerleme” adına alkışlanan olumlu gelişmeler bile hemen akabinde “ancak…” diye başlayan ve istisna, itiraz ya da kaygı belirten cümleler eşliğinde sunulmuş. Raporun 115 sayfalık taslak metnini dikkatle okuyunca, Türkiye’nin tam üyelik kriterlerini karşılayacak seviyede bir demokrasi olmaktan hâlâ ne kadar uzak olduğunu daha iyi kavrıyorsunuz. Aradaki ciddi mesafenin nasıl kapatılacağına ilişkin bir rehber niteliği de taşıyan rapor, umudunu daha ziyade yeni Anayasa’ya bağlamış görünüyor.


Temel kriterler ve otuz üç fasıl


İçinde hızlıca gezinmeden önce, metnin organizasyonuna ilişkin kısa bir not: Rapor, mâlum, Türkiye’nin tam üyelik istikametinde “ilerlemesinin” çetelesini, esasen üç temel unsuru gözeterek tutuyor. Bu unsurlar: Bir yıl boyunca Ankara’da alınan kararlar, yapılan yeni mevzuat ve hayata geçirilen önlemler. AB, bunlara dayanarak hem Türkiye’nin siyasi ve iktisadî kiterleri karşılamak adına yaptıklarını ve yapması gerekenleri sıralıyor, hem de müzakerelerin otuz üç ayrı faslını baz alarak, her bir fasıl kapsamında üyelik kapasitemizi ayrıntılı şekilde değerlendiriyor. Velhasıl, her yıl olduğu gibi, yine elimizde kuşkusuz “siyasi” bir bakışa sahip ama bütün sözlerini somut “teknik” ölçüler dahilinde söyleyen bir rapor var.


Anayasal sürece geniş katılım şart


AB İlerleme Raporu, son şeklini önümüzdeki birkaç gün içinde alıp, 12 ekimde resmen açıklanacak. AB’nin dış politika, Kıbrıs, ekonomi, ticaret gibi alanlardaki önemli saptama ve eleştirilerini daha sonra ele almak üzere, ben bu yazıda, sadece, taslak metin üzerinden yaptığım okumaya ilişkin “siyasi” notları aktarmakla yetineceğim. 
Raporun “Siyasi Kriterler ve Geliştirilmiş Siyasi Diyalog” başlıklı bölümünde, gerek 12 Eylül 2010 referandumu sonrasında anayasa değişikliklerini hayata geçirme çabası, gerekse yeni Anayasa konu ediliyor. AB, referandumun ardından HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili uyum kanunlarına öncelik verildiğini ve bu kanunların, Avrupa’nın eski sisteme ilişkin eleştirilerine ve Katılım Ortaklığı kapsamındaki bir dizi beklentiye karşılık geldiğini “olumlu” bir tonda not ediyor. “Bu süreçte Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’na da danışılmıştır” ifadesi, Türkiye’de muhalefetin çok eleştirdiği HSYK düzenlemesinin “AB nezdindeki meşruiyetini” vurgulaması açısından bence özellikle önemli. 
Evet, ama “ama”sı var. Hemen iki paragraf sonrasında, AB’nin şu eleştirisi çıkıyor karşımıza: 
“Ancak Eylül 2010’daki anayasa değişikliklerini uygulamaya geçiren yasal mevzuatın benimsenmesine, hükümetin bu yöndeki taahhütlerine rağmen, ülkedeki ilgili kişi ve kurumları kapsayan geniş ve etkin bir toplumsal danışma süreci eşlik etmemiştir.” 
Rapor “geniş katılımlı danışmalara” yaptığı bu vurguyu, yeni Anayasa çalışmalarına ilişkin olarak da yinelemiş. Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in akademisyenlerle düzenlediği anayasa toplantısı ve anayasa sürecine toplumsal katkıların yapılabilmesi için açılan internet sitesi “olumlu” bir bakışla kayda geçirilirken, hemen ardından “Bütün siyasi partilerin ve sivil toplumun katılım göstereceği kapsayıcı bir süreci garantileyecek daha somut adımlara ihtiyaç var” cümlesi sarfedilmiş.


Yeni Anayasa temel sorunları çözer


Bununla birlikte, rapordan anlıyoruz ki, Türkiye’nin temel bazı sorunlarının çözümünde yeni Anayasa’nın önemli rol oynayabileceği fikri AB’ye de hâkim: 
“Genel olarak, 2010 anayasal reformunun uygulanmasında, özellikle yargı alanında bir ilerleme kaydedilmiştir. Yeni bir Anayasa, demokrasinin teminatı olan kurumların, hukuk düzeninin, insan haklarının, azınlıkların korunması ve saygı görmesinin istikrarını pekiştirecek ve Kürt meselesi dahil olmak üzere uzun süredir devam eden sorunların üzerine gidecektir. Hem hükümet hem de muhalefet, özgürlükleri arttıracak bir yeni Anayasa için çalışma taahhüdünde bulundular. Bu çalışmada, bütün siyasi partilerin ve sivil toplumun katılımıyla mümkün olan en geniş müşaverenin sağlanması için gerekli dikkatin gösterilmesine ihtiyaç vardır.”


Seçimler ve parlamento toz pembe değil


AB İlerleme Raporu, 12 haziran genel seçimlerine kaçınılmaz olarak genişçe bir yer ayırırken, Türkiye’nin sandık deneyiminin olumlu ve olumsuz yönleri üzerinde duruyor. 
“Olumsuzluklar” hanesinde, seçim barajı zikrediliyor. AB, yıllardır yaptığı gibi yine yüzde 10 oranının, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerdeki en yüksek seçim barajı olduğunu not etmiş, ve barajın “siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin, indirilmesi yönündeki çağrılarına rağmen bu düzeyde tutulmasını” eleştirmiş. Aynı şekilde, bir yandan Kürtçe propaganda yasağının gevşetildiği, ama bir yandan da mesela TRT 6’da Kürtçe siyasi reklam yayımlama girişimlerinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından geri çevrildiği raporda yerini almış. 
Raporun siyasi partiler ve parlamenter düzene ilişkin değerlendirmesi şöyle özetleniyor: 
“Genel olarak, seçimler uluslararası standartlara uygun yapıldı. Seçmen, ilk kez vekil olan 349 üyenin (toplamın yüzde 64’ü) bulunduğu bir meclis seçti. Kadınlar ve gayrımüslimlerle engelliler dahil olmak üzere azınlıkların temsil oranı düşük kaldı. Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanını, siyasi partilerin kapatılmasını ve parlamenter dokunulmazlıkları ilgilendiren kanunlar henüz Avrupa standartlarına getirilmedi. Parlamentonun yasama ve yürütmeyi denetleme işlevini yerine getirme kapasitesini güçlendirmek için daha fazla gayret gösterilmesi gerekiyor.” 
Rapor her ne kadar açık bir üslûpla yazılmış olsa da, haliyle Avrupa bürokratlarının iyi bildiği kodlar bazen öne çıkabiliyor. Yukarıdaki alıntının son cümlesindeki “örokratik” şifreyi de, yine raporun yardımıyla çözmek mümkün. AB, bu son uyarısında Sayıştay ile parlamento arasındaki ilişkiyi işaret ediyor. Nitekim raporun başka bir bölümünde, “Hükümetle muhalefet arasındaki kutuplaşma, özellikle parlamentoda, siyasi reformlar üzerinde çalışılmasını zorlaştırmıştır; parlamento, yürütmeye hesap sorma görevini gereğince yerine getirememiştir”dendikten sonra, TBMM’yi Batı demokrasilerindeki yasama organlarından ayıran bence en büyük zaafın altı çiziliyor: 
“Parlamentonun performans izleme ve dışarıdan hesap denetimleri yapma kapasitesi hâlâ yetersizdir. Parlamento ile Sayıştay arasında daha yakın interaktif diyalog ve işbirliği gereklidir.”


Ergenekon ve Balyoz’da endişeler var


Raporun hemen başındaki “Demokrasi ve Hukuk Düzeni” başlıklı bölümde, Balyoz ve Ergenekon davaları daha ilk nefeste konu edilmiş. Aralık 2010’da başlayan Balyoz Davası’nın, “Türkiye’de iddia olunan bir darbe planı konusundaki ilk dava” olduğu vurgulandıktan sonra, Gölcük’teki Donanma Komutanlığı’nda ele geçen deliller üzerine, aralarında üst rütbeli muvazzafların da bulunduğu çok sayıda subayın tutuklanması “tarafsız” ifadelerle aktarılmış. Hemen ardından, Balyoz sanıklarının da şikâyet konusu yaptığı üzere, “iddianamede atıfta bulunulan delillere erişimin kısıtlanmasının savunma ve adil yargılanma hakkı konusunda endişe doğurduğu” kayda geçiriliyor. AB, tutuklama gerekçelerinin detaylandırılmamasını da, yine Balyoz kapsamında özellikle eleştirmiş. 
İlerleme Raporu’nun devam eden Ergenekon soruşturmasına ve davalarına bakışı ise şöyle özetlenebilir: 
“Genel itibariyle, Ergenekon soruşturması ve diğer iddia olunan darbe planlarına ilişkin soruşturmalar, Türkiye açısından, demokrasiye karşı suç faaliyeti iddialarına ışık tutmak ve demokratik kurumlarla hukuk düzeninin gerektiği gibi işlediğine olan güveni güçlendirmek açısından bir fırsattır. Ancak soruşturmanın yürütülme biçimine, adlî süreçlere ve savunma hakkını tehlikeye atan kriminal uygulamalara ilişkin endişeler devam ediyor. Kamuoyunun yoğun ilgi gösterdiği bütün bu konularda ne savcılık bürolarında ne de mahkemelerde yetkili bir bilgilendirme kaynağı bulunmayışı da benzer endişeler doğuruyor. Bütün bunlar, toplumda bu davaların meşruiyeti konusunda kaygılar yaratmıştır.” 
Aynı bahiste, Ergenekon’un iddia olunan medya ayağına ilişkin soruşturmada, “aralarında Ergenekon soruşturmasının önde gelen destekçilerinin de bulunduğu bazı gazetecilerin tutuklandığı” not edilirken, özellikle Ahmet Şık’ın İmam’ın Ordusu kitabının başına gelenler şu iki cümlede ifadesini ve eleştirisini bulmuş: 
“Mart 2011’de, gözaltına alınan gazetecilerden birinin yazdığı yayımlanmamış bir kitabın nüshalarına mahkeme emriyle ‘terör örgütünün belgesi’ olduğu gerekçesiyle el kondu. Yayımlanmamış bir kitabın suç delili olarak toplatılması Türkiye’de basın özgürlüğü ve davanın meşruiyeti konusunda endişe yarattı.”


KCK operasyonu Kürtlerle diyalogu tıkar


Son bir yılı konu alan İlerleme Raporu’nda, hakkında ayrıntılı bilgi verilen KCK davası ve tutuklamalarına ilişkin gayet güncel bir uyarı bulmak da mümkün: 
“Adlî denetim yerine sıkça başvurulan gözaltılar, dosyalara erişimin kısıtlanması, tutuklama kararlarına ve bu kararların gözden geçirilmesine ilişkin ayrıntılı gerekçe verilmeyişi, Türk ceza hukuku sisteminin uluslararası standartlar çizgisine getirilmesi ve terörle mücadele yasalarının değiştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Seçilmiş temsilcilerin (BDP’liler kastediliyor) tutuklanması yerel yönetimleri zor durumda bırakmakta ve Kürt meselesinde diyaloga engel olmaktadır.”


Siviller orduyu tam denetleyemiyor


AKP hükümetlerinin AB’den gördüğü destekte bugüne dek belirleyici rol oynayan askerî vesayeti bitirme çabası ve bunun gerektirdiği sivilleşme adımları da yine elimizdeki raporun “endişeli” havasına uygun biçimde, katıksız bir övgü vesilesi yapılmamış. Raporun “Güvenlik güçlerinin sivil denetimi” başlıklı bölümünde, “geçer” notlara “ama”larla hemen şerh düşülüyor. Şu paragraf iyi bir örnek: 
“Genel olarak, güvenlik güçlerinin sivil denetimi ilkesinin konsolide edilmesi açısından iyi bir ilerleme sağlanmıştır. Ağustos 2011’deki Yüksek Askerî Şûra, silahlı kuvvetlerin siviller tarafından daha fazla denetlenmesi yönünde bir adımdı. Askerî harcamaların sivillerce denetimi sıkılaştırıldı ve Milli Güvenlik Planı revize edilerek kabul edildi. İlaveten, YAŞ kararları sivil yargı denetimine açıldı.” 
Bu olumlu notlardan sonra, aynı paragrafın “Ancak” diye başlayan bölümüne geliyoruz: 
“Ancak YAŞ’ın kompozisyonu, askerî yargı sistemi ve Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu konusunda daha fazla reform yapılması gerekiyor. Bazı vâkâlarda, askeriye üzerinde sivil denetimi arttırmayı amaçlayan mevzuat (Sayıştay Yasası ve Kamu Denetçisi Yasası taslağı) parlamentoda değiştirilerek, bu denetimi zayıflatma sonucu verdi.” 
Bu kapsamda, Genelkurmay’ın süren davalarla ilgili yorum yapması,“askeriyeye, siyasete müdahale imkanı tanıyan” TSK İç Hizmet Kanunu’nun hiçbir değişikliğe uğratılmamış olması, aynı şekilde “geniş bir güvenlik tanımına cevaz vererek, yoruma göre hemen her politika alanını kapsayabilen” Milli Güvenlik Kurulu yasasının değiştirilmemesi ve Genelkurmay Başkanı’nın hâlâ Savunma Bakanı’na bağlı olmayıp Başbakan’a tâbi bulunması, ortaöğretimde askerî personele verdirilen Milli Güvenlik dersleri ve Genelkurmay’ın medyaya uyguladığı seçici akreditasyon eleştiri konusu yapılıyor. 
Hâsılı, AB bunca yıl sonra Türkiye’ye hâlâ, “Yeterince sivilleşemedin” diyor ve “Askerî vesayet artık bitti” argümanının lafıgüzaf olduğunu bir kez daha teyid ediyor.


Basın üzerindeki baskı ifadeyi engelliyor


Raporun, Türkiye’yi sınıfta bırakmaya yakın durduğu yerlerden biri ise “ifade özgürlüğü” faslı. Bir yandan, Kürt meselesi, Ermeni meselesi, azınlık hakları ve ordunun rolü gibi hassas konuların kamuoyunda açık ve özgür biçimde tartışılabildiği “olumlu” bir notla kayda geçirilmiş. “Ancak” ile başlayan bölümü ise aynen aktarıyorum: 
“Ancak, uygulamada, gazetecilere, yazarlara, akademisyenlere ve insan hakları savunucularına yönelik adlî dava ve soruşturmaların yüksek sayısı ifade özgürlüğünün altını oymaktadır ve basın üzerindeki aşırı baskı ciddi endişeler doğurmaktadır.” 
Rapor, Türkiye’deki yasal mevzuatın hâlihazırda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çizgisinde bir ifade özgürlüğü teminatı sağlamadığını ve yargının, yasaları özgürlüğü kısıtlayıcı şekilde yorumlamasına imkân verdiğini de kayda geçiriyor. Yasaklanan internet sitelerinden, Muhteşem Yüzyıl’ın RTÜK’ten uyarı almasına kadar birçok kısıtlama örneklerle anlatılıyor.


Cumhurbaşkanı Gül’e “pekiyi” verdiler


Aslında, bu son bölümün başlığını, “AB, Abdullah Gül’ü seviyor” diye de atabilirdim. Zira İlerleme Raporu’nun Cumhurbaşkanı’na ayrılan kısa bölümüne gayet olumlu bir hava egemen. Buyrun, birlikte okuyalım: 
“Ülkede hüküm süren kutuplaşma karşısında Cumhurbaşkanı uzlaştırıcı rolünü sürdürüyor. Türkiye’yi etkileyen bir dizi temel meseleye ilişkin olarak yapıcı açıklamalarda ve müdahalelerde bulundu. Aralık 2010’da, Diyarbakır’ı ziyaret ederek, son on yıldır BDP’li bir belediyeyi ziyaret eden ilk cumhurbaşkanı oldu. Demokratik özerklik ve ikidillilik talepleri sürerken, Kürt meselesinde çözüm iradesini yeniden ortaya koydu. Ocak 2011’de, Devlet Denetleme Kurulu’na Hrant Dink cinayetinin derinlemesine araştırılması talimatını verdi.” 
AB’nin Gül övgüsü, Cumhurbaşkanı’nın uzun tutukluluk sürelerini eleştirmesi ve dış politikada aktif rol oynaması üzerinden de sürüyor. Bu bahiste, Cumhurbaşkanı’nın görev süresine ilişkin belirsizliğin devam etmesi ise eleştirel bir tonda not edilmiş. 
AB cenahından bugünlük bu kadar…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Vahit Kanig
    Vahit Kanig
    9.10.2011 18:03

    Türkiyenin AB üyeligi dinsel kültürel nedenlerden öte siyasi ve demografik nedenlerle olası degil.AB kendi içinde zaten Almanya ve Fransa çekişmesi yaşıyor.Bu durumda AB için Türkiye gibi büyük bir ülkenin AB üyeligi biraz hayalcilik gözüküyor.Ama Ekonomik ve siyasi kriterlerde AB standartlarına yaklaştıkça serbest dolaşım hakkı ileri de mümkün.AB ye girmeye çalışmaktansa AB ile rekabet zihniyeti iiçinde olmak bizim için daha mantıklı.

Resmi İlanlar