Zaman yolcuları ve aklın matruşka teorisi

  • 18.02.2012 00:00

* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYORadlı köşede yayımlanmıştır.

***

Sen böyle kulaklarını havaya, bal rengi gözlerini de terasın soğuk taşında kırıntı arayan, artık yiyecek mi, oyuncak mı, eşkıya mı saydığını tam bilemediğim serçeciklere dikmiş, aradaki camı bazen hatırlayıp bazen unutarak, bir yandan belli ki serçece konuşmak gayretiyle içinden seni bile şaşırtan çıtırtılı kuş sesleri çıkartır, bir yandan da havaya kaldırdığın tek patini aslan pençesi gibi açıp, tırnaklarını bütün mahalleye göstererek “Oraya gelirsem kırıntı sizsiniz” mealli mırlamalarını sabahın sessizliğinden eksik etmezken, aramızdaki farkı görüyorum elbet. Benden bu farkın adını koymamı bekleme. Birbirimize baktığımızda, geçmişini sabırla inşa etmiş her ilişki gibi, bizim de artık içinde oturduğumuz ortak bir sırrımız olduğunu sen belki hissetmiyor olabilirsin. Yine de birbirimizi biliyoruz. Bu bilginin bizi birbirimize benzettiğini düşünüyorum. Senin benim aklımın içini görememek gibi bir derdin olmadığından sanırım, biraz daha rahatsın. Bense, senin o tüyleri dağınık kafandan geçen her şeyi merak ediyorum; mesela gölgesiyle serçeleri kaçıran şu kargadan huzursuzlandığın için mi kuyruğunun ucu oynuyor şimdi, yoksa kuyruğunun ucunun oynaması huzurunu kaçırdığı için mi kendi bedeninin pususuna yatmış bir halin var? Öyle cevapsız seyrediyorum seni, derken durduğun yerde aniden sıçrıyor, kendi üzerine kapanıyor, kuyruğunun ucunu yakalıyor, bana şöyle muzafferce bir bakıyor, sonra gayet kayıtsız bir edayla usulca kuyruğunu bırakıyor ve hayatın bütün maksatı hâsıl olmuşçasına geriniyorsun karşımda. Hangimiz diğerinin karikatürüyüz, karar veremiyorum.


Düşündüğümü düşünüyorum, öyleyse varım

“Başlangıçta söz vardı” der Aziz Yuhanna, “söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı.” Kendi rahman sûretinde yaratırken sözle oldurdu bizi Tanrı; dil verdi ki diğer bütün canlılardan farklı olalım, insan olalım.

İnsanın farkını “dil” üzerinden açıklayan düşünce çizgisi, ilahiyat kadar seküler felsefenin, antropolojinin, psikolojinin, linguistiğin de içinden geçer. İnsanın insanlığını ve aslında tanrısallığını“özgür irade”de bulan René Descartes, 1637’de,“Je pense, donc je suis” dediğinde, varlığın temelinde düşünceyi görürken, düşüncenin, dolayısıyla özgür iradenin ifadesi olan dili de baştacı ediyordu: “Öyle dizginlenemez, mekanik prensiplerle açıklanması öyle imkânsız bir şey ki dil, olsa olsa Tanrı’nın insana bir lûtfu olabilir.” 1866’da Paris Linguistik Cemiyeti’nin dilin kökenine ilişkin her türlü tartışmayı resmen yasaklaması da, dile atfedilen bu kudsiyeti koruma güdüsünün bir tezahürüydü elbet. Ama insanın evrimini inceleyen ve bu evrimin niye diğer canlılarınkinden daha farklı ve –bir teze göre de– daha hızlı ilerlediğini anlamaya çalışan bilimadamları ellerindeki bilumum araçla, dilin kökenini ve gelişimini deşip durmaktan hiç vazgeçmediler.

İşin ilginci, seküler alanın en iddialı isimleri bile, insan dilinin evriminin “doğal seleksiyonla”açıklanamayacağını söylüyorlar bugün. Amerikalı linguist Noam Chomsky, mesela, “dışsal dilin” yani kelimelere ya da işaretlere döktüğümüz dilin, referanslarını doğrudan doğruya dış dünyadan almayan, dolayısıyla çevreye uyum sağlayarak evrimleşme baskısı altında olmayan bir “içsel dilden”kaynaklandığına inanıyor. Chomsky’ye göre, evrimin geç bir aşamasında, tahminen son 100 bin yıl esnasında, beyinleri belki de tekil bir olay nedeniyle mutasyona uğrayıp, nörolojik devreleri yeniden kuruluverdiği için konuşa konuşa anlaşmaya başladı insanlar; hâsılı, bir tür “mucize”yle dile geldik cümleten.

Mucize fikrini asla benimsemeyen ama bu “içsel dil” tezi nedeniyle Chomsky’yi “yine de kahramanlarından biri” olarak ilan etmiş bir kitap okuyorum şimdi. Öte yandan, Chomsky ve aslında bir bütün olarak kartezyen teori, düşünceyi esasen “linguistik” bir fonksiyon şeklinde anlayıp anlatırken, yani düşünceye dilin merceğiyle bakarken, bu kitap farklı bir açıdan, dile düşüncenin içinden bakarak yaklaşıyor varoluş meselemize. Sonuçta, dil yetisinin insanlığımızın tescilindeki yeri ikinci plana itiliyor, ve bizimle diğer canlılar arasındaki sınırı dil değil düşünce –daha doğrusu düşüncenin çok özel bir türü– çiziyor.

Kitabın yazarı, 1936 Yeni Zelanda doğumlu, Auckland Üniversitesi Psikoloji Profesörü Michael C. Corballis, düşüncenin bu çok özel türünü, Chomsky’nin de 2002’de yayımladığı bir makalede kullandığı isimle kavramsallaştırmış. Türkçede “özyinelemeli” ya da “yinelgen” gibi bana yeniliği ölçüsünde yabani gelen kelimelerde karşılığını bulan bir kavram bu:Recursive. Matematiksel fonksiyonlara, bilgisayar programlama dillerindeki “işlevlere” ya da en basitinden, tümevarımda kendi kendine atıfta bulunan ispat biçimine aşina olanlarınızın neden bahsettiğimi hemen anladığından eminim. Corballis ise, konu itibariyle kafa karıştırmaya pek müsait olan kitabını, benim de dâhil olduğum cahil çoğunluk için yazdığını peşinen hissettiren bir şekilde,“recursive” kelimesinin çok basit tarifleriyle işe girişiyor. Bu tariflerden örnek vereceğim ama önce The Recursive Mind: The Origins of Human Language, Thought, and Civilization (Yinelgen Akıl: İnsan Dilinin, Düşüncesinin ve Uygarlığının Kökenleri) adlı kitaptan bende kalan temel tezi yazarsam, bütün o tarifler daha kolay anlaşılabilir belki. Corballis, “Je pense, donc je suis” cümlesinden doğuruyor tezini: “Descartes, bu cümleyi söylerken sadece düşünmüyor, düşündüğünü düşünüyordu; onu, varolduğu sonucuna ulaştıran da buydu.” İnsanlığın düşünce sarayının dört asırlık demirbaşını söküp yeniden yapmak gibi bir şey bu; sonuçta, “Düşündüğümü düşünüyorum, o halde varım”diye, hatta “Düşündüğümü düşünüyorum, o halde var olduğumu düşünüyorum” diye daha katmanlı ve aslında daha dinamik bir savla başbaşa kalıyorsunuz ki, kendini matruşka bebekler misali kendi içinden çıkarmaya dayanan bu dinamik katmanlılık,“recursive/yinelgen” dediğimiz halin ta kendisi zaten. Tabii, Corballis’in kitapta yaptığı gibi, bu hali görselleştirmek, yani Rodin’in meşhur Düşünen Adam’ını çizip, kafasına da bir düşünce balonu iliştirmek, sonra o balonun içine başka bir Düşünen Adam çizmek, sonra onun da kafasına bir düşünce balonu iliştirip, o balonun içine de bir Düşünen Adam yerleştirmek, sonra yine… Sanırım anlatabildim: Düşündüğünü düşündüğünü düşünen bir düşünürü düşünmeniz gerekiyor.


Şimdiki zamanda hem hatıra hem hayal

Corballis, “yinelgen”in sözlük tanımını “Bakınız: yinelgen” diye vermiş. Tabii bu, okuru sonsuz bir döngüye düşürmek demek. Nitekim ikinci sözlük tanımını da şöyle yapıyor: “Eğer hâlâ anlamadıysanız, bakınız: yinelgen.” Corballis’in romanlardan, şiirlerden, John Bart gibi post-modern yazarların meta-kurgusal anlatılarından yığınla örnek verdikten sonra, “Bildiğim kadarıyla, bugüne dek hiçbir hikâye kendi hikâyesini yazan bir hikâyenin hikâyesini yazmaya yeltenmedi” dediğini aktarırsam, onun okuru içine çektiği girdaba siz de bir ucundan kapılırsınız belki. Ya da yine Corballis’in yaptığı gibi, “mini mini birinciler” düzeyinde bir ilkokul siftahı tarifiyle, “Ali Ayşe’yi seviyor” ve “Ali topu atıyor” diyebilirim size; ve bu iki düşünce cümlesini“yinelgen” bir bütüne dönüştürmenin yolunu, “Topu atan Ali, Ayşe’yi seviyor” diyerek bulabilirsiniz.

Bu oyunlu, oyuncaklı, yer yer kaotik anlatım hedefine ulaşıyor aslında; Corballis, insanı insan yapan ya da onun deyişiyle “insanı diğer hayvanlardan ayıran şeyin,” düşünce sistemimize her an hâkim olan bu kaos olduğunu, düşünceyi düşüncenin içinden çıkarabildiğimiz ya da bir düşünceyi bir başkasının içinde saklayabildiğimiz için kedi, öküz ya da şempanze değil de “insan” olduğumuzu savunuyor.

“Yinelgen” –doğrusu bu kelimeyi tırnak işaretlerinin dışında kullanacak kadar gözüpek hissetmiyorum kendimi– düşüncenin iki özel hali üzerinde yoğunlaşıyor kitap. Biri “zihinsel zaman yolculuğu,” diğeri, “akıl teorisi.”

İnsanı insan yapan özelliklerin gelişimini, evrimin son altı milyon yılına bakarak anlatan Corballis’e göre, biz, hepimiz, bütün insanlar birer zaman yolcusuyuz. Çünkü hem yaşanmış olayları hem de yaşanacağını tahayyül ettiğimiz şeyleri aynı anda düşünebiliyor, bu şekilde geçmişle geleceği düşünsel bazda şimdiki zamana ait, yani hatırayla hayali eşzamanlı kılabiliyoruz. Tabii, bu döngünün sonsuzluğu, hatıraların içinden başka hatıraları çıkarmamıza, hayallerin içine başka hayalleri yerleştirmemize, hayali hatıraya gömerek geçmişi düşünsel düzeyde değiştirirken, hatıralardan ördüğümüz hayallerle geleceği kurgulamamıza da vardırabiliyor bizi. Bir yönüyle yoktan varedici, adeta “tanrısal” bir serüven bu. Bazen bir boş ânımızda, kafamızı iki elimizin arasına alıp, gözlerimizi kapamak, geçmişte hiç yaşamadığımız ve belki gelecekte de asla yaşamayı planlamadığımız, tamamen kurgusal hatta fantastik olayları düşünmemiz için yeterli olabiliyor. Ve Corballis’in hatırlattığı üzere, bu serüveni söze hiç başvurmadan, “dil” yetimizi hiç kullanmadan yaşıyoruz.

Zihinsel zaman yolculuğu sırasında hayal ettiğimiz olayların, dilin bütün çeşitliliğini ve karmaşıklığını taşıyabildiğini yazıyor Corballis: “Esasen, ben dilin tam da bu karmaşıklığı ifade edebilmek için, hatıralarımızı, planlarımızı ve kurgularımızı paylaşabilmemiz için ortaya çıktığını öne sürüyorum.”


Aklından geçeni biliyorum ona göre

Corballis’in, düşüncenin diğer özel hali saydığı “akıl teorisi,” en basit anlatımıyla, diğer insanların ne düşündüğünü düşünme ve başkalarının aklından geçeni anlama yeteneğimizi işaret ediyor. Bu da fena halde “yinelgen” bir fonksiyon: “Ben, sadece senin ne düşündüğünü bilmekle kalmayabilirim, aynı zamanda senin, benim ne düşündüğümü bildiğini de biliyor olabilirim.”

Aslında karşılıklı konuşma dediğimiz şeyin de, sadece dilin değil, ondan daha önemlisi, bu “zihin okuma” fonksiyonunun varlığı sayesinde mümkün olduğunu savunuyor Corballis. “Katılımcıların ortak bir aklısabiti paylaşmadığı bir durumda konuşmak mümkün değildir. Aslında, konuşmalarımızın çoğu büyük ölçüde minimaldir, konuşmanın akışı daha ziyade varsayılır.” Başka deyişle, konuşurken dilden başka bir yetimizi kullanıyoruz aslında, hepimiz –Corballis’in tarifiyle– birer “akıl teorisyeni” gibi karşımızdakinin zihnini okuyup, dillendirilmemiş sözleri birer düşünce cümlesi olarak zihnimize nakşediyoruz; çoğu konuşmanın en hayatî unsurları da o sessiz cümleler oluyor zaten.

The Recursive Mind, bu temel izlek çerçevesinde, insan dilinin “elden ağıza” uzanan, yani jestlerden kelimelere varan evrimine, hayvanların diline, daha doğrusu onların “yinelgen” akıldan yoksun kaldığı için tam olgunlaşamayan sesli ve sessiz iletişim biçimlerine, son tahlilde de, insan olmanın anlamına, beşerî varoluşun tesciline bakıyor. Corballis’in burada yaptığı şey, bir yandan Chomsky okurlarının iyi bileceği “I-Language” (Ben-Dil) kavramını –yazının başında kısaca değindiğim “dışsal etkenlerden azade bir içsel dil” fikrini– açımlayarak içini doldurmak. Ama Corballis bir yandan da bu yetinin, Chomsky’nin iddia ettiği üzere yeni (100 bin yıllık, yani dille yaşıt) değil, hem çok daha eski (en azından iki milyon yıllık), hem de bir bakıma insan dilinin gelişiminin gerçek esbabı mucibesi olduğunu öne sürüyor. Ortada, bizi bir anda hayvanlardan ayrıştırıveren mucizevi bir olay yok Corballis’e göre, sadece başlangıçta evrimin marifetiyken zamanla evrimin motoruna dönüşen bir cevher olarak “insan aklı” var.

Ama siz de benim gibi, aklın, dilin ve hatta “yinelgen” düşüncenin bize bahşettiği zaman yolculuğu ve zihin okuma gibi becerilerin, hayvanlarda büsbütün eksik olmadığına inananlardansanız, Corballis’in buradaki keskin teziyle aranızda bir miktar mesafe bırakacağınızı sanıyorum. Bunun için, geleceğe dair plan yaptıkları deneylerle kanıtlanan şempanzeleri ya da sadece “yunusça” değil “balinaca” da konuştuğu ortaya çıkan yunusları bilmeniz de gerekmiyor aslında; pencerede durmuş serçelere dert anlatan bir kediye biraz kulak verin yeter.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar