Sutûr-u kâinat ya da tevazu için birkaç iyi neden

  • 25.02.2012 00:00

* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYORadlı köşede yayımlanmıştır.

***

Bizde “Şarlo” diye bilinen o muhteşem serserisini müesses nizamla dalga geçmek için kullandığı 1931 yapımı City Lights (Şehrin Işıkları) filminin Amerika’daki galasına en az kendisi kadar ünlü bir arkadaşıyla gelmişti Charlie Chaplin. Kalabalık, her iki adama da büyük tezahürat yapmaya başlayınca, Chaplin arkadaşının kulağına eğildi: “Beni coşkuyla alkışlıyorlar çünkü hepsi beni gayet iyi anlıyor; seni coşkuyla alkışlıyorlar çünkü hiçbiri seni anlamıyor.” Chaplin’in arkadaşı cevap vermedi. Tabiat kanunlarını yazmanın “demokratik” bir yolunu keşfederek, insan aklının evrenle ilişkisini değiştirmesinin üzerinden on beş yıl geçmişti. Ama bu keşfin bizi hiç erişemeyeceğimiz muhtemel evrenlerin bilgisiyle bîçare bırakacağını kendisi bile tam kavramıyordu henüz. Hiç ses etmeden Chaplin’in yanındaki koltuğa oturdu. Işıklar karardı, karşıdaki dev perdede alay-ı vâlâyla bir anıtın açılışını yapan şehir ahalisi göründü, anıtın üzerindeki örtüyü merak içinde kaldırdıklarında ise orada dünyadan bihaber uyuyakalmış Şarlo’yu buldular ve bütün salonla birlikte, Chaplin’in arkadaşı da buna kahkahayla güldü.


Adına “evren” dediğimiz bütün ihtimaller

Tarif temeldir. Bir şeyi anlamak için onu anlatabilmek gerekir, anlatabilmek için de tarif etmek… Evrenlerin çokluğundan dem vuran bir anlatının da, “Evren nedir” sorusunun cevabıyla söze girmesi gerekir belki. 1952 Londra doğumlu teorik fizikçi, matematikçi ve kozmolog John D. Barrow bunun farkında. Halen Cambridge Üniversitesi’nde Matematik Bilimleri Araştırma Profesörü olan Barrow, son kitabı The Book of Universes’de (Evrenlerin Kitabı) siftahı bir tarifle yapmıyor gerçi ama kitabın konusu olan çeşit çeşit evrenin her birini ayrı birer roman karakteri misali hem tek tek hem de birbiriyle ilişkileri içinde anlatmaya geçmeden önce, “Evren nedir” sorusunu soruyor, hemen ardından da kitabın belki en önemli dersi sayılabilecek cümleyle uyarıyor okuru: “Neyi ne kadar bildiğinize bağlı olarak, ‘evren’ derken ne kastettiğimiz sorusunun birçok cevabı vardır.”Derken, cevaplardan ziyade, cevabını rahminde taşıyan sorularla ilerleyen bir terennümün ortasında buluyorsunuz kendinizi: “Uzayda görebildiğiniz –hadi hakkaniyetli davranıp aralarındaki boşluğu da hesaba katalım— her şey midir evren? Yoksa fizikî olarak varolan her şey midir?... Fizikçilerin ‘tabiat kanunları’ dediği bütün ‘şeyleri,’ ve mekân ve zaman gibi diğer elle tutulamaz varlıkları içeren bir liste yaptığınızda, dokunamasanız ve gözle göremeseniz de, etkilerini hissettiğiniz, size epey önemli görünen ve var olduğunu düşündüren – futbolun kuralları misali— şeyleri de bu listeye koysanız iyi olur. Peki ya gelecek ve geçmiş? Sadece şu anda varolan şeylere odaklanmak biraz fazla seçkinci bir tavır olur. Ve eğer evrenin parçası olarak bugüne dek varolmuş her şeyi hesaba katarsak, niye geleceği de hesaba katmayalım? Bu da bizi, ‘Evren bugüne dek varolmuş, halen varolan ve gelecekte varolacak olan her şeydir’ gibi bir tanıma ulaştırmaz mı? Kendimizi aşırı detaycı hissediyorsak, evrene daha da geniş bir açıdan bakabilir ve sadece hâlihazırda varolabilen şeylerin değil, varolması mümkün olan ve nihayetinde mümkün olmayan şeyleri de bu bakışa dahil edebiliriz.”

Biraz durup soluklanalım. Evrenin ne olduğunu anlamamızı ve anlatmamızı kolaylaştırması gerekirken, bunu büsbütün imkânsız kılabileceğini düşündüren bu dizginsiz terennüm, göründüğünün aksine salt“felsefî” bir egzersiz değil zira. Modern kozmoloji (nâm-ı diğer evrenbilim) sadece, mevcut ve algılanabilir haliyle kendi evrenimizin yapısı ve tarihiyle değil, aynı zamanda başka muhtemel evrenlerin nitelikleriyle de ilgileniyor. Bu biraz da, kendi evrenimizin bir kısmı bizi hâlâ şaşırtan fiziksel özelliklerinin başka türlü olmasının mümkün olup olmadığını araştırma ihtiyacının bir sonucu. Böyle bir araştırma ancak karşılaştırma yapmakla mümkün çünkü, karşılaştırma yapabilmek için de “öteki”evrenlerin örneklerini ortaya koyabilmek gerekiyor.

Pi in the Sky (Gökteki Pi) ve The Origin of the Universe (Evrenin Kökeni) gibi bilimi popülerleştiren kitaplarıyla bizde de tanınan Barrow, The Book of the Universes’da işte bu öteki evrenlerin hikâyesini anlatıyor. İlk başta size tamamiyle “sanal” geliyor, sadece fizikçilerin, matematikçilerin teoremlerinde hayat buluyormuş hissi veriyor öteki evrenler. Ama kitaptaki tezleri, bir yandan, Edwin Hubble’ın ta 1920’lerde yaptığı keşifleri geliştirerek bugüne taşıyan astronomların anlatısıyla birleştirerek okuduğunuzda, öteki evrenlerin “ihtimalden ibaret” olmayabileceğini de anlıyorsunuz. Barrow da zaten kozmolojinin son bulgularına dayanan tezini, “Öteki evrenlerin, tıpkı sizin ve benim gibi sıradan şeylere atfedilen şekilde, şu anda ve burada varolmaları mümkün” diye özetliyor.


Tabiat kanunlarının “demokratik” ifadesi

Chaplin’in, onu üzerinde zar zor düğmelenen dar ceketi, ayağında kocaman pabuçları, elinde bastonu ve kafasında melon şapkasıyla perdede gördüğünde katıla katıla gülen, herkesin hayran olduğu ve hiçkimsenin anlamadığı ünlü arkadaşı Albert Einstein’dı (1879-1955). Kitabının bir yerinde sözü City Lights’ın galasına getiren Barrow’un anlatısı da, Einstein’ı “anlaşılmaz” kılan temel tezden yola çıkıyor. Bu tez, “İzafiyet Teorisi” deyince benim gibi yarıcahillerin bile hemen aklına gelen “cisimle zaman, mekânla hareket karşılıklı olarak bağımlıdır” cümlesi ya da enerjinin maddeyle ilişkisini kuran “E=mc2” denklemi değil ama. Einstein’ın 1905’te ortaya attığı bu “Özel Görelilik Kuramı” değil, ilk kez on yıl sonra, 25 Kasım 1915’te Prusya Kraliyet Akademisi’nin dergisinde gündeme getirdiği “Genel Görelilik Kuramı” ya da daha basit adıyla “Yeni Yerçekimi Teorisi”ilgilendiriyor Barrow’u. Esasen, eski çağlardan itibaren varoluşun anlamını arayan mitoslarla dinsel kitapların hikmetinden sual olunmayan ilahi kozmolojisini bir yana bırakırsak, evrenin muhtemel çoğulluğunu, tamamen ampirik gözlemlerin matematik diliyle ifadesine dayanarak ilk tarif eden de Einstein’dan başkası değildi.

Genel Görelilik Kuramı’nı burada özetlemeye çalışmanın kendimi bilmezlik olacağını bilecek kadar kendimi biliyorum. Ama Barrow’un bunu, bugüne kadar herhangi bir yerde okuduğumdan daha basit bir anlatımla yaptığını söylemem gerek. Aslında işin temelinde evrenin “dünya merkezli” algısından uzaklaşma çabası var. Kuzey Kutup Dairesi’nden gökyüzüne bakan bir çift gözün göreceği kubbe Ekvator’dan bakanınkinden farklı malûm, ve kısaca “Crux” diye bilinen Güney Haçı Takımyıldızı mesela, güney yarıkürelilerin gecelerinin feriyken bizim buralardan hiç görünmüyor. Neyi, nasıl ve ne kadar gördüğümüz her şeyden ziyade nerede durduğumuza bağlı. Einstein da işte, Isaac Newton’ın 1687’de formüle ettiği hareket ve yerçekimi kanunlarının sadece belli bir yerde duran gözlemciler için geçerli olduğunu keşfedince, bu kanunları “demokratikleştirmenin,” yani nerede durursa dursun herkes için geçerli olacak yeni bir kanun tarifinin peşine düşüyor. Newton’ın formülleri, sadece dünyada sabit duran, uzak yıldızlara göre kendi çevresinde dönmeyen ve hız kazanmayan gözlemciler için geçerliyken, Einstein, fırıl fırıl dönerek yükselen bir roketin penceresinden bakan bir gözlemci için de geçerli olacak bir yerçekimi teorisi yazmaya girişiyor.

Barrow’un “insan aklının gelmiş geçmiş en dikkat çekici yaratısı” dediği ve Newton’ın, gezegenlerle yıldızlar bağrında gezinirken bu hareketten de, hareket halindeki maddeden de bağımsız bir şekilde “sabit duran bir sahne” gibi algıladığı uzayı çok daha esnek bir şeye dönüştüren bir teori bu. Einstein’ın uzayı, eğilip bükülebilen bir uzay. Kütle, içinde bulunduğu uzayı —ya da dördüncü boyutu hesaba katarak ona uzay-zaman diyebiliriz– eğip büküyor. Çok geniş ve ince bir lastik şilte misali, üzerindeki cisimlere ve harekete göre şekil alıyor uzay. Kütlelerden uzaklaştıkça düzeliyor. Büyük bir kütlenin etkisiyle çukurlaşıyor ve bu çukur, civardaki hareketli cisimleri de içine çekermiş gibi görünüyor.

Uzatmayacağım; Einstein’ın yerçekimini bir kuvvet olarak değil, uzay-zamanın geometrik eğriliğinden kaynaklı bir hareket olarak algıladığını söyleyeyim yeter. Tabii, Genel Görelilik Kuramı’nı Amerikalı astronom John Wheeler’ın harikulâde tarifiyle özetlemeyi de deneyebilirim: “Madde, uzaya nasıl eğilip büküleceğini söyler. Uzay, maddeye nasıl hareket edeceğini söyler.”


Tespih mi, salkım mı, topaç mı, sarkaç mı

Kütleydi, çekimdi, kuramdı derken ürkmeyin. Barrow kitabını fizikçiler, astronomlar için değil, benim gibi gayrıfenni okurlar için yazmış. Tek yapmanız gereken, kitaba öyle gelişigüzel bir yerinden başlamayıp, sizi baştan itibaren bir nevî kurstan geçirmesine izin vererek okumak. Bunu yapınca, Einstein’ın geliştirdiği evren teorisini, sonradan “en büyük falsom” diyeceği temel yanılgısı da dahil olmak üzere adım adım kavrıyorsunuz. Kavradıkça da, tarifleri Einstein’ın açtığı yolda ve onun temel yanılgısından çıkarılan derslerle değişerek şekillenen envayi çeşit evrenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Ne mi diyorum? Şunu diyorum: Bütün o “esnek” uzay-zaman vizyonu içinde Einstein, evreni yine de sabit ve sonlu ama bir topun yüzeyi gibi de simetrik, yani hacmi belirli de olsa, tıpkı bir top gibi kenarları olmayan bir süreklilik olarak algılamıştı; evrenimiz sınırlı ve tekti ona göre. “En büyük falsosu” da buydu işte. Genel Görelilik Kuramı’nın ilk takipçileri, özellikle de Hollandalı astronom Willem de Sitter (1872-1934), Belçikalı rahip ve astronom George Lemaître (1894-1966), Rus fizikçi ve matematikçi Alexandre Friedmann (1888-1925), Einstein’ın falsosunu görmesini sağladıkları gibi, sonsuzluk ihtimaline açık evrenlerin teorisini de yazdılar. De Sitter’in evreni sürekli genişliyordu örneğin. Friedmann, evrenin hiç yoktan ortaya çıkıp, sonra hepten yok olabileceğini kanıtladı. Katolik din adamı Lemaître, üçünü de geride bırakan bir buluşla, yıldızlar ve galaksiler kadar, evrendeki radyasyonun da önemli bir basınç kaynağı olduğunu gösterdi.

Sonuçta, 1920’lerden 2010’lara varıncaya dek, Barrow’un özetiyle, “topaç gibi kendi etrafında dönen evrenlerden sonsuza dek bir sarkaç gibi salınanlara; kendi içinde büzülüp soğuyanlardan sürekli genişleyerek alıp başını gidenlere; içine girdiğinizde geçmişe doğru bir zaman yolculuğuna çıkabileceğiniz evrenlerden sınırlı bir zaman diliminde sınırsız sayıda olayı mümkün kılanlara kadar her çeşidin teorisi” yazıldı. Velhâsıl, evrenin anlamı tekilliğini yitirdi. Benim çok sevdiğim o Osmanlıca deyişle “sutûr-u kâinat” yani evrenin satırları, “Evren nedir” sorusunun ilk anda aklımıza getirdiğinden çok daha çoğul ve karmaşık bir anlatıya tekabül ediyor bugün. Peki, bu anlatı sanal mı, gerçek mi?

Kitabında ayrı zamanlarda ayrı bilimciler tarafından geliştirilmiş elliden fazla evren teorisine yer veren Barrow, her biri fizik ve matematik kurallarına uygun ve kendi içinde tutarlı olan bu tariflerin, sadece kâğıt üzerinde değil, astronomların yeni bulgularıyla desteklendiği haliyle “fiziksel” geçerlilik de taşıdığını söylüyor. 1990’lardan itibaren geliştirilen kavrayışla, “evren” dediğimiz şey, “bütün muhtemel evrenlerin evreni” diye tarif ediliyor bugün. Biz dünyalıların gözleyebildiği kısmıyla evren, yarıçapı 46 milyar ışık yılı olan bir küreye karşılık geliyor. Bu büyüklüğü bir anda kavramak zor; belki galaksimiz Samanyolu’nun çapı 100 bin ışık yılı olan bir küre olarak tahayyül edildiğini, en yakın komşumuz olan Andromeda Galaksisi ile de aramızda 2.5 milyon ışık yılı mesafe olduğunu hatırlamalıyız. Varın, bu kürenin ötesini siz düşünün.

“Küre” diyorsam, kolaycılığımdan! Yoksa Latincede “biriciklik” vurgusu taşıyan “universum”kelimesinden gelen İngilizce “universe” yerine, “çoğulluk” içeren “multiverse” adını yeğleyen Barrow gibi bilimciler, bu “evrenler evreninde” sadece küresel oluşumların değil, mesela Friedmann’ın öngördüğü üzere şekli, zeytinçekirdeği misali oval tanelerin birbirine eklenmesinden yapılmış bir tesbihi andıran sıralı-evrenlerin ya da Viyanalı filozof ve fizikçi Franz Selety’nin (1893-1933) tarif ettiği gibi akciğerlerimizdeki bronşların şematik bir kopyasına benzeyen salkım-evrenlerin de varolabileceğini düşünüyorlar.

The Book of Universes insaflı anlatımına rağmen, son zamanlarda okuduğum en meşakkatli kitaptı. Ama evrenimiz ve muhtemel evrenlerimiz konusunda çok şey öğrendim. Belki daha da önemlisi, kitabı okudukça bilmediğini bilmenin tevazuu önce kişisel bir duygu olarak pekişti içimde, sonra Newton’ın eksiğini tamamlayan Einstein’ı ve Einstein’ın falsosunu yakalayan Lemaître’i düşünürken, bilimsel bilginin herhangi bir verili zamandaki sınırlarını da hatırladım. Ve tabii, on beşinci asırda, Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığını gösteren Copernicus’tan sonra, Einstein’ın haleflerinin de bize şimdi yepyeni bir tevazu sebebi sunduklarını kavradım. Barrow da kitabını bu kavrayışı özetleyen bir cümleyle bitirmiş zaten: “Şimdi artık kendi evrenimizin, Evren’in merkezinde olmayabileceğini de kabul etmemiz gerekebilir.”

Bense, Barrow’un kitabını okurkenki halime çok yakın bulduğum bir başka cümleyle noktalamak istiyorum yazıyı. 1949’da İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanlığını üstlenecek olan Yahudi lider Chaim Weizmann, 1921’de transatlantik bir gemi yolculuğunda eşlik ettiği Einstein’dan Genel Görelilik Kuramı hakkında epey “ders” dinledikten sonra şöyle yazmıştı: “Einstein bana her gün teorisini anlattı ve ben kıyıya vardığımızda onun bu teoriyi çok iyi anladığından emindim artık.”

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar