Varolmayan duygular, soğuk karşılaşmalar

  • 2.06.2012 00:00

 

Varolmayan duygular, soğuk karşılaşmalar

* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYORadlı köşede yayımlanmıştır.

***

Ben onun yüzüne bir boy büyük gelen gözleriyle ortanca teyzeme benzemesini severim en çok. Vücudunu saran altın varakların neyi örterken neleri asla gizleyemeyeceğini gayet iyi bilen bakışlarını, o bakışların ima ettiği bilgeliğe meydan okuyan kararlı sığlığını severim. Ben onun kitsch olanı kendine yakıştırmasını severim.

Aşkın türlü halleri de kitsch değil midir nihayetinde?

Agamben’in, “yabancı biriyle mahremiyeti yaşamak ve bunu ona yakınlaşmak ya da onu tanımak için değil de uzaktaki bir yabancı olarak tutmak için yapmak” diyerek tarifine giriştiği “aşk fikri” aklımıza fevkalâde yatarken bile, her âşık olduğumuzda aynı yakınlaşma, aynı ebediyet sanrısına kapılmamız; yabancılığımızı kendimize unutturmak konusunda delice bir inat; her tekrarında artık asla tekerrür etmeyeceğini sandığımız o muhteşem budalalığımız bizim en sahici, en güzel, en kitsch yanımız değil midir?

Eflâtun sularda kanayarak söndüğü her akşam vakti bizi aynı hayrete düşüren ateş topundan bahsediyorum. Görünmez damlacıkların içinden kırılıp göründüğü her yeşil yağmur sonrasında altından geçebileceğimize inandığımız o rengârenk kuşaktan bahsediyorum. Çaykovski’nin müziğini kitsch bir dehanın ürünü sayan Hermann Broch’un “radikal kötülüğe niyet etmekle” eş tuttuğu, Adorno’nun ise hem nalına hem mıhına bir tarifle “varolmayan duyguları harekete geçirmekle”itham ettiği şeyden bahsediyorum aslında. Ciddiye alınma kaygısından büsbütün âzâde bir estetiğin nihai ciddiyetinden, ruhumuzu tabiata ve aşka emanet ettiğimiz anların müdanâsız sihrinden, Gustav Klimt’in durduğu dar eşikten bahsediyorum.


Kişisel bir Viyana parantezi

11 Eylül 1989 günü, Viyana’nın merkezini bir halka gibi çevreleyen Ringstrasse üzerinde, şehrin en eski aynalarına ve en mağrur pastalarına sahip olan Café Schwarzenberg’in önünde dikilmiş, nereden geldiğini tam anlayamadığım uğultuyu dinliyordum: Geliyorlar! Orta yaşlı bir karı-kocanın da benim gibi öyle durup baktıklarını fark ettim sonra. O lânetli kırık camlar gecesini (1938- Kristallnacht) hatırlayabilecek kadar ihtiyar, Habsburgların son imparatorkralını (1921’de ölen Birinci Karl) ise hatırlayamayacak kadar gençtiler. Ne hissettiklerini kavramaya çalışarak izledim onları. Sadece kendilerine ait belledikleri sevgili şehirlerinde birdenbire belirip hızla çoğalan o “tuhaf” kalabalığa şüpheci gözlerle bakıyor, önlerinden doğal bir âfet gibi akan “yabancıların,” daha ilk temasta şehrin çehresini “bozduğunu” düşünüyorlardı sanki. “Geliyorlar” dedi kadın; öfke miydi, korku muydu sesindeki karar veremedim. “Geliyor,” dedi adam tekil konuşarak, “hier kommt das Ende” (işte son geliyor).

Neyin sonu bu gelen diye düşündüğümü hatırlıyorum, neyin başlangıcı bu? Aydınlıktı hava. Şık giysileri içinde zengin ve sağlıklı görünen Avusturyalı çiftin pembe-beyaz huzursuzluğunu büsbütün gözalıcı kılan bir sonbahar güneşi vuruyordu kaldırıma. Demir Perde delinmiş, sonunda sınır hakikaten açılmıştı. “Geliyorlar…” diyordu kadın kocasının kolunda. “Macarlar, Doğulular!”Schwarzenberg’in önünde kalakalmış, yürümüyor, kımıldamıyor, içindeki inançsızı ikna etmek istercesine mırıldanıyordu: “Arabalarına binmiş geliyorlar işte!” Orada, kapıda bıraktım onları. İçeri girip bir kahve söyledim.

Benim Annus Mirabilis’im Avrupa’nın dört bir yanında, ne kadar talihli olduğunu pek de bilmeyen genç bir gazeteci olarak yaşlı kıtanın yarım asır sonra yeniden iki kolunu kavuşturmasını izlemekle geçti. Garip belki ama yıkılan hiçbir heykel, kurulan hiçbir sandık, bugün 1989 deyince zihnimizde beliren hiçbir ikonik görüntü, o Avusturyalı çiftin şaşkınlığı kadar yerleşmedi içime. Soğuk Savaş’ın sonunu Viyana’da gördüm ben; bu sonun her şeyden ziyade soğuk bir “karşılaşma” demek olduğunu orada anladım.


Hazzın ve tezatların şehri

Beni, 1989 eylülüne geri döndüren kitap, çok farklı bir Viyana’yı anlatıyor; daha doğrusu, çok farklı iki Viyana’yı anlatıyor. Anne-Marie O’Connor, uzun bir ad vermiş kitabına: The Lady in Gold: The Extraordinary Tale of Gustav Klimt’s Masterpiece, Portrait of Adele Bloch- Bauer (Altınlar İçindeki Kadın: Gustav Klimt’in Başyapıtı Olan Adele Bloch-Bauer’in Portresi’nin Olağanüstü Hikâyesi). Adına uygun olarak Viyana’nın en parlak çocuklarından birinin en pırıltılı eserine odaklanıyor kitap. Ama O’Connor öyle katmanlı bir anlatı kurmuş ve o katmanlar arasında öyle lezzetli ayrıntılara tutunarak gezinmiş ki, Klimt ve onun altınlar içinde ölümsüzleştirdiği Adele kadar, resim sanatı ve evet kitsch’in nerede başlayıp nerede bittiği üzerine de düşündüm ben okurken. Belki hepsinden de fazla, Viyana’yı düşündüm; bu şehrin züppe, bohem, zalim, faşist ve sanatkâr bütün yüzlerine ayrı ayrı bakabilmeyi sevdim.

Halen Washington Post’un özel muhabiri olarak Meksika’da yaşayan O’Connor, kitapta bir yandan bir tablonun başından geçenleri bir gazeteci titizliğiyle yazarken, bir yandan da on dokuzuncu asır sonu ile yirminci asır ortasının iki farklı Viyana’sını edebî eskizlerle tasvir ediyor:

“Yıl 1898’di ve Şeytan bizzat Viyana’da dans ediyor gibiydi. İmparator Franz Joseph’in metresi olan Viyana’nın bir numaralı aktrisi Katharina Shratt, Emperyal Şehir Tiyatrosu’nun, Arthur Schnitzler’in serbest aşkı yücelttiği için skandala yol açan piyesini sahnelememesi halinde tiyatro hayatına son vereceği tehdidinde bulunuyordu. Viyana’nın en ünlü yıldızının, Jübile Yılı’nda, yani Avusturya-Macaristan İmparatoru’nun tahta çıkışının ellinci yılında sahneyi bırakmasına asla izin verilemezdi. Dolayısıyla Schnitzler’in Beatrice’nin Peçesi adlı oyunu perdelerini açtığı gün, metresinin siyah bir peçe takarak, baştan çıkarılmış kadın rolünde sahnede olmasını bizzat İmparator sağladı. Avusturya İmparatoru’nun hercaî bir aktrisin kaprislerine katlanması eskiden düşünülemezdi, ama Viyana kanı kaynayan, hiçbir şeyin imkânsız görünmediği bir şehirdi artık. (…) Haz kültürü o kadar arsızca yayılmıştı ki bir Habsburg Arşidükü, şarabın “Viyana’nın bir numaralı besin maddesi” olduğunu resmen ilan edebildi. Şehrin eski surları yıkılıyordu; Bohemya’dan, Moravya’dan, Galiçya’dan ve Transilvanya’dan gelen yeni bir insan kalabalığı vardı. Sokakta ya da tek bir tavernada bir düzine dilin konuşulduğunu duyabilirdiniz. Bu yeni Viyana bir tezatlar şehriydi. Avrupa’nın en zengin şehirlerinden biriydi ama göçmen nüfusu kıtanın en yoksulları arasındaydı. Gösterişli yeni sarayların inşa edilmesi vahim boyuttaki evsizlik sorununu gizlemeye yetmiyordu. Viyanalı doktorlar modern tıbbı yaratmakla meşguldüler –pek çok ameliyat ilk kez yapılıyor; bakteriler, çocuk felcine yol açan virüs ve kan grupları ilk kez keşfediliyordu— ama frenginin tedavisi yoktu ve hızla yayılıyordu. Sigmund Freud gizli seks ve saldırganlık güdülerini günışığına çıkarırken, yabancı düşmanlığı ve anti-Semitizm öyle kaba bir hal almıştı ki, Yahudilerin hamursuz ekmeklerini kanlarıyla mayalamak için çocukları öldürdüğüne inananlar vardı. Şenlikli haliyle meşhur olan ‘müzisyenlerin kutsal şehri,’ Avrupa’nın en yüksek intihar oranına sahipti.”

Hacimli bir alıntı oldu biliyorum ama bu girizgâhtan sonra, Freud’un her ikindi vakti Ringstrasse’de gezindiği, Klimt’in caddedeki önemli binaların iç murallerini ve tavan resimlerini yaptığı, caddenin en şık apartmanlarından birinde oturan on altı yaşındaki Adele Bauer’in soyadına “Bloch” ekini getirecek, servetine ise servet katacak bir şeker kamışı baronu ile evlenmek üzere olduğu Viyana’dayız artık. Klimt’in Adele’yle tanışmasına ve onun, sonradan Naziler tarafından Altınlar İçindeki Kadınolarak kimliksizleştirilecek olan ölümsüz portresini yapmaya başlamasına beş yıl var. Henüz otuz altı yaşında ama şehrin en tanınmış ressamı olan Klimt’in Künstlerhaus’tan (Viyana Plastik Sanatlar Birliği) kopup, Sezession’u kurarak, bugün daha ziyade Art Nouveau’nun Viyana versiyonu olarak bilinen akımın öncülüğünü üstlenmesinin üzerinden ise bir yıl geçmiş.


Bir resmin hikâyesi, bir kıtanın hikâyesi

2006 kasımında New York’ta bir rekor kırıldı. Amerikan kozmetik devi Estée Lauder’in milyarder varisi ve Neue Galerie adlı müzenin kurucusu Ronald Lauder, o güne dek herhangi bir resme ödenen en yüksek bedel olan 135 milyon dolarla Adele Bloch-Bauer’in Portresi’ni satın aldı. The Lady in Goldda esasen, Klimt’in 1903’te portre üzerinde çalışmaya başlamasından, tablonun 2006’da New York’taki yeni evine yerleşmesine kadar uzanan bir asırlık macerayı anlatıyor.

Adele ve Klimt’in hayatlarından kesitlerle başlıyor hikâye. Zengin bir Yahudi ailenin çocuğu olan ve çok daha zengin bir Yahudi’yle evlenmesinin de sayesinde, şehrin keskin anti- Semitizmine rağmen Viyana’nın elit sosyetesine “asimile” bir hayat süren 1882 doğumlu Adele, henüz yirmili yaşlarındayken çok prestijli bir salon kuruyor. Müdavimleri arasında mimarlar, müzisyenler, ressamlar var bu salonun. Adele’den yirmi yaş büyük olan Klimt de giriyor bu muhite. Katolik bir mücevher ustasının oğlu Klimt. Önce, dekoratif bir ressam, maharetli bir süslemeci olarak adını duyuruyor, ama ilk birkaç portresiyle birlikte, özellikle üst sınıftan kadınları ender bir teklifsizlikle resmetmesi herkesin dikkatini çekiyor. Kadınlar, onun tuvalinde sınıfsal konumlarının gerektirdiği mesafeli duruşu korur gibi görünseler de, hemen hepsinin giysilerinde, tenlerinde, bakışlarında belli belirsiz dokunuşlarla yerleştirilmiş işveli bir pırıltı var. Klimt ışıkla gölgenin değil, iffetle şehvetin kontrastında resmediyor adeta kadınlarını ve kadınlar, onları soymadan çıplak bırakan bu resimleri çok seviyorlar.

Ressamın resmettiği kadınların hemen hepsiyle seviştiğini de öğreniyoruz. Ancak O’Connor, Adele ile Klimt’in ilişkisini müphem bırakıyor yazarken; bunda genç kadının ketûmiyetinin payı büyük. Dönemin dedikoducularından sanat tarihçilerine kadar herkes, Adele ile Klimt arasında yaşandığını vaysaydıkları mahrem ilişkinin yegâne tescilini tuvaldeki Adele’in bakışlarında buluyor. O’Connor’ı, rivayet olunan bu aşkı hayal etmekten alıkoyan şey ise sadece veri azlığı değil. Yazarın ilgisini, ressamdan ve nesnesinden ziyade resmin başına gelenler çekiyor. O hikâye de işte, kırk yıl kadar ileriye, ikinci Viyana’ya, Nazilerin egemenliğindeki o korkunç şehre taşıyor bizi; resmin hikâyesinin içinden giderek bütün bir kıtanın hikâyesi görünüyor.

Klimt 1918’de İspanyol gribi ve frengiden ölüyor; Adele yedi yıl sonra peşinden gittiğinde, sahip olduğu beş Klimt tablosu, yeğeni Maria Altman’a miras kalıyor. Kitabın ikinci bölümünün başında, Maria’nın 1937’de Polonyalı bir Yahudi olan ünlü operacı Fritz Altman’la evlendiğini öğreniyoruz. Sonrası, cehennem ateşi.


Başarılı ve başarısız bir hukuk mücadelesi

O cehennem ateşinde, Viyana’yı –hem de Plastik Sanatlar Birliği’nin daha birkaç yıl önce üyeliğe almayı reddettiği başarısız bir Avusturyalı ressamın eliyle— Berlin’in hizmetine sokan Anschluss var; ilk Yahudi pogromlarının yaşandığı Kristallnacht var; sonrasında Goebbels’in “dejenere sanattan arınma” kampanyası geliyor; Viyana’da Sezession bünyesinde yaratılan nice eser yok edilirken, Yahudilere ait sanat koleksiyonları da gaspediliyor.

1938’in ateşinde, kocasının Dachau’daki toplama kampına yollanmasına, kızkardeşinin tecavüze uğramasına, erkek kardeşinin kurşuna dizilmesine şahit oluyor Maria Altmann. Viyana’daki evi, Avusturya’nın Gestapo Şefi Felix Landau’nun kullanımına veriliyor. Altmann’ın hayatta kalması, ailenin dış bankalardaki bütün varlıklarını Nazilere devretmesiyle mümkün oluyor. Sonunda kaçmayı başarıyor, okyanusu geçip Amerika’ya sığınıyor ve 2011’deki ölümüne kadar Los Angeles’da yaşıyor.

The Lady in Gold’un son bölümünde, Altmann’ın altmış küsur yıl süren ve ancak kısmen kazanabildiği hukuk mücadelesini okuyoruz. Naziler, Yahudi kadınlarını resmeden birini yüceltmek istemiyor ama ilk anda “dekoratif” görünen Klimt tablolarının benzersiz nüfuzunu da yadsıyamıyorlar. Kitsch’in eşiğinde duran ressamın kudreti, tıpkı çok etkilendiği Bizans mozaikleri misali gözle imaj arasındaki, resmin tüketicisi ile nesnesi arasındaki mesafeyi eriten doğrudanlığında yatıyor aslında; âşıklar gibi, nihayetinde tutkuların istismarına dayanan bir ideolojinin neferi olan Nazilerin de anlayabildiği bir etki bu. Çareyi, Klimt’in eserini “ârileştirmekte” buluyorlar. Adele Bloch- Bauer’in Portresi, bu sayede Altınlar İçindeki Kadın adıyla, nesnesinin Yahudiliği gizlenerek yeniden vaftiz ediliyor.

Altmann’ın Adele’yi, Nazi yadigârı Belvedere Müzesi’nden geri alma mücadelesini O’Connor’ın kaleminden okurken, hem bir ailenin zorbalıkla el konmuş istikbâlinin yeniden inşasından yana sessizce tempo tutuyorsunuz, hem de bugün New York’taki Neue Gallerie’de görülebilen tablonun ikizi sayılan Klimt imzalı diğer bir Adele portresinin, halen Belvedere’nin elinde ama süren başka davalar, üzeri örtülmüş başka suçlar nedeniyle görücüye çıkamaz halde olması içinizi burkuyor. Zulmün ne denli uzun ömürlü olduğunu daha iyi kavrıyorsunuz birden. Bugünün nice soğuk karşılaşmasının geçmişteki bir günahın kefareti olduğunu anlıyorsunuz.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar