İyi olmak için çok geç değildir belki

  • 13.10.2012 00:00

 

İyi olmak için çok geç değildir belkiÇocukluğumun en vaatkâr kelimelerinden biriydi kriminalroman. Bir anne kelimesi.“Rafadan yumurta”sıradanlığında. “Ben kriminalroman severim” derdi annem. Böyle yarı Türkçe-yarı Almanca konuştuğu zamanlarda hangisi ne pek anlamazdım.

Sevgisinin delili, sıra sıra kırmızı raflardı. Sigara kokulu sayfaları çoktan koyulaşmış, kesekâğıdına benzemişti o kitapların, sırtları eprimişti; onları bir gelincik tarlası gibi seyrederdim. Elim raflara uzandığında, annemin her an odaya girebileceği duygusuyla ürperirdim biraz; kitaplarıyla oynamama kızardı çünkü. Yine de oynardım. Babamın kitaplarına hiç benzemeyen kapaklarını severdim. Annemin geçmişinden gelmelerini de. O kapaklarda çıplak bir kadın bakardı bana ya da gölgeli bir erkek; kitapların okuyamadığım isimlerindeki ortak kelimeleri bulur —tod, tot, toten— sonra, o kelimeleri sayfaların arasında arardım; her kapağın bir köşesinde “krimi” yazardı ve bu, kriminalroman’dan ziyade kremalı ikindi sürprizlerini hatırlatırdı bana; hemen yanında bir “G” harfi olurdu, bütün bu kırmızı-siyah esrar, Gülay’a –anneme– aitti zira, ben o zamanlar Goldmann Verlag’ı nereden bileyim,“G” harfine baktıkça suçluluk duygum artar, telaşlanırdım; o vakit, sıralarını bozmamaya çalışarak kitapları raflara geri koyar, en masum halimle kütüphaneden uzaklaşıp, beklerdim. Sigara ve suç kokusu kalırdı ellerimde. Bir anne kokusu.

Kırmızı-siyahtan mavi bir karanlığa…

Belki de bütün bir edebiyatın aslında suç üzerine, ceza üzerine, vicdanın hiç hafiflemeyen yükü ve kefaretin kifayetsizliği üzerine olduğunu düşünmeye başlamamdan çok öncesinden itibaren, henüz okumayı beceremediğim günlerde dokunmanın bile beni ürperttiği bu kırmızı-siyah esrarı sevdim ben; suç romanlarını hep çok sevdim. 1965 Dorchester doğumlu Amerikalı yazar Dennis Lehane’in Live by Night (Geceleri Yaşa) adlı yeni romanının, daha ilk satırlarından itibaren bana kendimi çocukluk mahalleme dönmüş gibi hissettirmesinde, romanın diyarı olan Boston ve çevresinde —romanın zamanından yetmiş-seksen yıl kadar sonra— epey aşık atmış olmam kadar, bu “hazır” sevginin de payı vardır herhalde.

Ama Lehane’in yazısını bugüne dek sadece “uzaktan” bilirken, yazdıklarını “içinden” bildiğim duygusunu taşımamın arkaplanında “Hollywood etkisi” olduğu da kesin. Nitekim Lehane’in Gone Baby Gone/Kızımı Kurtarın, Mystic River/Mistik Irmak ve Shutter Island/Zindan Adasıromanlarını okumamıştım ama, bu romanlardan uyarlanan —sırasıyla Ben Affleck, Clint Eastwood ve Martin Scorsese’nin çektiği— filmlerin nedense aklımda mavi bir karanlık olarak kalan gerilimini sevmiştim.

Elden bırakılamayan romanların sırrı

Live by Night’ın hâkim duygusu o üç filmi hatırlatıyor. Ama romanda beni en az bu duygu kadar etkileyen şey, Lehane’in capcanlı anlatımı oldu; onun sokaklarında yürüdüm, mekânlarını soludum, karakterlerini gördüm ve başka başka kişilerle konuşurken seslerinin nasıl değiştiğini işittim.

HBO’nun son dönemde ürettiği en iyi dizilerden The Wire’ın birkaç bölümünün senaryosunu yazan; kendi romanlarını senaryolaştırmayı ise “Bu, çocuğumu ameliyat etmek gibi bir şey olur”diyerek reddetse de, romanlarından yola çıkarak yapılmış sinema filmlerinde küçük rollerde görünmeyi seven ve ABC ’nin Castle dizisinde, Richard Castle karakterinin poker grubundaki yazar arkadaşlarından biri olarak, “Dennis Lehane” rolünde sık sık arz-ı endam eden Lehane’in“sinematografik” bir dille yazması şaşırtıcı değil elbet. Yine de, kendinden daha genç ya da belki daha tutuk yazarlara, “Hiç durmayın, oyalanmadan hikâyenin içine dalın” ve “Karakterler yaratın, onların birbiriyle çarpışmasına izin verin. İyi bir hikâye böyle başlar. Olay örgüsü, karakterlerin ortaya çıkarılması için bir araçtır sadece…” diye öğüt veren bu adamınLive by Night’a giriş hızı beni çarptı doğrusu; o ilk çarpılma sonrasında, artık kitapla arama hiçbir şeyin girmesine izin vermek istemedim.

Elden bırakılamayan romanların sırrına vâkıf siftahını şu cümlelerle yapıyor Lehane:

“Birkaç yıl sonra Meksika Körfezi’ndeki bir şilepte, Joe Coughlin’in ayakları, içi çimento dolu bir leğene sokulacaktı. On iki silahlı adam, onu denize atmak için kıyıdan yeterince açılmayı beklerlerken, Joe motorun pat patlarını dinliyor ve suyun, teknenin kıç tarafında köpürerek beyazlaşmasını seyrediyordu. O sırada, hayatta bugüne dek başına gelen kayda değer –iyi ya da kötü— her şeyin, Emma Gould’la yollarının ilk kez kesiştiği sabah başladığını anlayıverdi.”

O sabah, Büyük Buhran’ın Amerika için henüz istihdamdaki keskin düşüş gibi erken belirtilerinden ibaret olduğu; resmî yasak sayesinde Mafya’nın en önemli geçim yollarından birine dönüşen kaçak içki imalat ve satışında (bootlegging) ise en kârlı günlerin yaşandığı 1926 yılının bir sabahıdır. Boston’da gayet nüfuzlu ve çocuklarına karşı gayet hoyrat bir polis şefinin küçük oğlu olan Joe Coughlin ile, birlikte “iş” yaptığı Bartolo biraderler, şehrin güneyinde gizlice içki satan bir barın arkasındaki kumarhaneyi soyarlar. “Burası kimin yeri biliyor musunuz siz?” Hayır; Joe ve Bartololar, soruyu işitene ve soranı tanıyana dek, barın da kumarhanenin de bölgenin en belalı çete reislerinden Albert White’a ait olduğunu bilmiyorlardır. Öğrenirler. Barda içki servisi yaparken, bir anda üzerine doğrultulan üç silaha “Bir dahaki sefere bana daha etkileyici bir şey göstermeniz lazım”dercesine büyük bir soğukkanlılıkla bakan “kış gözlü,” şeffaf tenli kadının, Albert White’ın “kolunun süsü ve daha fazlası” olduğunu da öğrenecekleri gibi! Kadın, Emma Gould’dur; ve o sırada henüz yirmi yaşına basmamış olan Joe, Emma’yı bir türlü çıkaramayacaktır aklından…

Suç işlemeyi cazip kılan içsel dürtüler

Edgar Allan Poe, “Huysuz olmayan biri, şair değildir” der; biraz da bu sözden yola çıkarak, edebiyatçıların huysuz dehasını (genus irritabile) kriminolojik çözümlemenin derinleştirilmesinde bir araç olarak kullanmayı deneyen sosyolog Vincenzo Ruggiero’nun Crime in Literature/Edebiyatta Suç adlı incelemesi birkaç yıl önce Türkçede yayımlanmıştı (Berna Kılınçer’in çevirisi, Everest). Dostoyevski’den Zola’ya, Twain’den Mann’a birçok yazarın eserlerine bakarak, suç üzerine düşünen bu kitapta kendinizi, yazarın deyişiyle “çok renkli bir suçlu topluluğu”nun ortasında bulmakla kalmaz, suçun insan tabiatındaki yerini de er geç yine kendi içinize dönerek sorgulamaya başlarsınız. Richard Wright’ın (1908-1960) Native Son/Vatan Evlâdı romanında, her zaman siyahlara ait yerleri soyan siyahî hırsızların ilk kez bir beyazın şarküterisini soymayı planlarken yaşadıkları tereddütü hatırlatan Ruggiero, “Bu soygun yalnızca parayla ilgili değildir, bu hem çiğnemeye can attıkları hem de çiğnemekten korktukları yerleşik kurallara karşı bir meydan okuma olacaktır” der.

Lehane’in romanını hem bir varoluş biçimi, hem de bir “meydan okuma” olarak suç üzerine; dolayısıyla, suç işlemeyi insan için cazip kılan içsel dürtüler üzerine düşünerek okudum ben. Noir’ın bütün iyi numuneleri gibi, Live by Night da olaydan ziyade karakteri, suçtan ziyade suçluyu anlatıyor zaten.

Lehane, “suç” kariyerinin daha başındayken karşımıza çıkardığı Joe’yu, kendisinden çok daha kıdemli suçlularla, babasının emriyle onu komalık eden polislerle ve cezaevindeki diğer mahpuslarla ilişkileri üzerinden bize tanıtırken, onun müzmin çelişkisini de “tanıdık” kılmayı başarıyor. Bir gece-gündüz çelişkisi bu… Joe, heves ettiği ya da belki içindeki vahşetin onu sürekli ittiği gibi kriminal bir hayatı seçip “geceleri mi yaşayacak”; yoksa, cezaevinden çıktıktan sonra yerleştiği Florida’da hayatına giren Graciela adlı Kübalı kadının da etkisiyle sık sık düşüneceği üzere, sigorta satıcıları, bankacılar ve kasabanın ana caddesinde yapılan geçit törenlerini ellerinde bayraklarla seyreden bütün o masum ve sıkıcı insanlar gibi, gündüzleri mi?

Lehane’in Joe için verdiği cevapları anlatıp kitapla ve müstakbel bir filmle aranıza girmek istemem. Ama yazarın, romanın başına koyduğu ve hikâyenin bütün çıkış noktalarını tutan iki epigraf var ki, Joe’nun vicdan ve ahlak üzerine düşünürken içinde durduğu ihtimaller evrenini de mükemmel tasvir ediyor. İlki, 1933 doğumlu Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Cormac McCarthy’nin Blood Meridian(Kan Meridyeni) romanından ve –malûmu ilam etmek pahasına– bazen birbirinden çok farklı görünen cevapların insanı aynı kapıya çıkarabildiğini hatırlatıyor: “Tanrı insanları ile savaş insanları arasında çok tuhaf benzerlikler vardır.”

Ben, ikinci epigrafı daha da çok sevdim. Sicilya doğumlu Amerikalı gangster Lucky Luciano’nun (1897-1962) bir sözü: “İyi olmak için çok geç.” Lehane, bizi Joe’nun aklında gezdirirken bunu böyle söylemiyor elbette, ama Lucky’nin bu kesin hükmünün, işitene ister istemez sordurduğu bir soru var ki, bizatihî bir cevap sayılır: “Ya değilse?”

İçindeki karanlıkta müstakbel bir suçun zehirli tohumlarını sessizce çimlendiren nicemize nihai çare olmasa bile, “İyi olmak için ya henüz çok geç değilse” cümlesine sığınabileceğimizi düşünüyorum bazen. Bu cümlede gizli olan sorunun inatçılığı da, cevabın gebeliği kadar ümit verici çünkü.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar