• 6.05.2021 05:35
  • (130)

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dün yaptığı “Cumhuriyetin 100’üncü yıldönümü için 100 maddelik anayasa taslağı” açıklaması bir şaka gibi gelebilir.

Gündelik hayatın ve yönetim icraatlarının iyice absürt bir hal aldığı bu hengame döneminde bu çıkış herhangi bir ciddiyete dayalı olabilir mi, ciddiye alınabilir mi?

Hemen ardından AKP’nin de grup başkanı Naci Bostancı üzerinden “Bizimki de bitmek üzere, inşallah bayramdan sonra” açıklaması hem bir telaşı hem de kararlılığı işaret ediyor olabilir.

Kararlılık öteden beri farkedilmiş olan bir ruh hali iktidarda. Bahçeli’nin de altını çizdiği gibi “yeni anayasa” 12 Eylül anayasası ile mevcut başkanlık sistemi arasındaki ahenksizliği giderip tek adam yönetimini tahkim etmek suretiyle tartışılmaz ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hale getirmek. Bu gayet açık. AKP’nin “biz de hazırlıyoruz” demesi de Erdoğan-Bahçeli ikilisi arasındaki özel görüşme dizisi sonrası yol haritasının bir uzantısı.

İki lider bir müddet sonra “100’üncü yıl” hazırlığı çerçevesinde “bakın biz hazırlanıyoruz, siz neredesiniz katılın bize ey muhalefet” diye bağırmaya başlayacaklar. Ve ayrıca kapalı kapılar ardında mühendisliği yürütülen seçim sisteminin gölgesinde gidilecek - en iyi ihtimalle - seçimleri de “daha katı bir Türkiye rejimine var mısınız ey ahali?” referandumuna dönüştürecekler.

Buna şüphe yok.

Yok da, evdeki hesap çarşıya uyacak mı? Peş peşe alınan polisiye ve idari tedbirler her ne kadar kararlılıkla devam etse de, katmerli Türkiye sistem krizi, kamuoyunda mevcut yönetime dair inançları temelinden sallamaya başlamış durumda. Kriz derinleştikçe ve hanelerin içlerine sel suyu gibi girdikçe, 19 yıllık AKP iktidarının ve Erdoğan otoriterleşmesinin yakın bir zamana kadar göz kırpmadan destekçisi olan “kara kalabalık” kitlede buzul parçaları gibi kopmaları getirecek bir erime söz konusu.

MetroPOLL’ün nisan ayı anket verileri, Bahçeli ve Saray erkanının niyet ve planlarının, geometrik bir hızla negatife evrilen toplumsal eğilim ve güven dalgasının gerisinde kalmaya başladığını da doğruluyor. MetroPOLL’e göre AKP’ye destek ilk kez yüzde 27’ye düştü. MHP ise tüm anketlerde baraj altında. 

Bunlardan daha önemli olan veri, Erdoğan’ın görev onayının bir ay içinde yüzde 49’dan yüzde 44,5’a düşmesi. Daha önemli, çünkü Erdoğan’ın başkanlık postunu koruma, yani “beka” kavgasında, TBMM seçimlerinden ziyade, cumhurbaşkanlığı seçimlerini esas almak lazım.

Nitekim, MetroPOLL başkanı Prof Özer Sencar da burada ihtiyat payı bırakıyor, anketteki bir başka nüansa dikkat çekerek.

“Kesinlikle Erdoğan’a oy veririm diyenlerin oranında bir düşüş yok,” diyor, bir mülakatında. “Aksine küçük bir artış var. Aralık 2019’da bu rakam.. yüzde 33’müş. Şimdi yüzde 33,5. Buna karşı Erdoğan’a kesinlikle oy vermem diyenlerin sayısı Aralık 2019’da yüzde 35,3 iken şimdi bu rakam yüzde 46,5’a çıkmış.”

Araştırmada önemli bir diğer detay, “muhalefet adayı kim olmalı?” sorusuna gizlenmiş durumda. Ankete katılanların yüzde 22’si Mansur Yavaş, yüzde 12,9’u Ekrem İmamoğlu diyor.

Ancak, Prof Sencar bir noktaya dikkat çekiyor:

“Karşısına İmamoğlu çıkınca Erdoğan’a direkt oy veririm diyenler yüzde 38.8. Eğer karşısında Yavaş olursa 37,5 Erdoğan diyor. Yani rakibi İmamoğlu olunca Erdoğan’ın oyu artıyor. Kararsızlar kümesi azalıyor. Tabii bu rakamlara bakınca hem İmamoğlu hem Yavaş tarafı ‘Biz uzak ara öndeyiz‘ diye sevinebilir ama işin gerçeği bu rakamlar ne İmamoğlu ne de Yavaş oyu… MetroPOLL anketinin bu ikili kıyaslamasında 2018 seçiminde yüzde 8 almış Meral Akşener de yüzde 42,5 alıyor gözüküyor. Tayyip Bey ise 38,5 gözüküyor. Oysa Akşener’in parti oyu yukarıda yazdığım gibi 10-11.”

Yani?

“Bu tablo şu anki Türkiye’de Erdoğanist dalganın karşısındaki anti-Erdoğan dalgayı gösteriyor.”

Yani, muhalefet cephesi içinde belirmesi kesin “ben aday olacağım, ben öndeyim” çekişmesi, Erdoğan için şimdiden tepside bekleyen ballı börek.

Şunu da ekleyelim: Aynı ankete göre ilk kez oy kullanacakların, yani genç seçmenin üçte bire yakını CHP’ye göz kırpıyor.

Bütün bu yukardaki veriler önemli ve bundan sonrası muhalefetin ittifak dediği şeyin içine aklı selim, sağduyu, öngörü, ortak strateji gibi şimdiye kadar esamesi okunmayan unsurları katıp katmayacağına bağlı.

Birgün’de yer alan bir analiz de şunu söylüyor: “Son yayımlanan Türkiye Raporu haftalık bültenine göre halkın yüzde 78’i salgının ekonomi boyutundaki yönetiminin, yüzde 75’i ise eğitim boyutundaki yönetiminin çok kötü olduğunu düşünüyor. Merkez Bankası’nın kayıp rezervleri sorusundan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına, kalabalık kongrelerden kendilerine serbest olan kalabalık cenaze törenlerine dek halk (yani çoğunluk, yb) hiçbir konuda Saray ittifakına onay vermiyor.”

Bu veriler içinde alkollü içki yasağı, İkizdere çevre direnişi, Bitcoin hırsızlığı, camide cemaate biber gazı sıkılması vb yeni gelişmelere dair tepkiler yok. Elbette özellikle içki yasağı konusunun anti-Erdoğan direnci, öfkeyi daha da pekiştirdiği söylenebilir.

Unutulmasın: Gezi protestolarına metrolarda öpüşme yasağı, zina ve kürtaj tartışmaları gibi doğrudan hayat tarzı tercihlerini hedefleyen sertleşmeler yol açmıştı.

Kısacası iktidar ve onu çevreleyen güvenlik güçleri ve organize iş odakları ile halkın büyüyen bir kesimi arasındaki makasın açılmakta olduğu bir sürece girmiş bulunuyoruz.

Bir süredir, ülke yönetim mekanizmasının parçalandığını, birbiriyle eşgüdüm zemininden uzaklaştığını, devlet bileşeni icraat unsurlarının özerkleşmekte ve daha da keyfileşmekte olduğunu, kontrolün iyice tek elden kaçtığını çıkar gruplarına bağlı başka ellere geçtiğini görmekteyiz. Saray, bir yandan iki dudaktan çıkma kararların ağır bedelini dış politikada sille üstüne sille yiyerek öderken, diğer yanda “Erdoğan’a tüm memurların disiplin amiri” yetkisi verilmesi misali “tekçi” kararlarla faşizan otokrasi düzenini inşa etmeyi sürdürüyor.

“..içinden geçtiğimiz dönemin absürtlüğünün bir sebebi kimsenin sorumluluk almak istememesi. Çünkü tek karar mercii var ve onun dışında hükümet içerisinden de hiç kimse hiçbir kurum bu kararlar ve yasaklar konusunda sorumluluğun altına girmek istemiyor. Tabii bakanların da yetkileri sınırlanmış durumda bu hükümet sisteminde. Artık bakanlıklar yok, kabine var, bakanlar zaten sorumluluk alabilecek durumda değil. Yani bu sistem sadece parlamentoyu değil bakanlıkları da devre dışı bırakıyor ve etkisiz bir kabineye dönüştürüyor” diyor Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Berk Esen, Birgün’e yaptığı yorumda.

Öyle ama, bunlar sistemi bu hale getiren alt sebepler sadece.

Pek çok gözlemci bugünkü krizin faturasını sadece başkanlık sistemine çıkartırken yanılıyor. Esen de bunlardan biri. Nisan 2017’de yeni sisteme geçilmeseydi, mesela 15 Temmuz sonrası OHAL dönemi de dahil, sistem eskisi gibi kalsaydı, bütün bu çürüme yaşanmayacak mıydı?

Unutulan şu ki, Erdoğan kamu ihale yasasını 160 küsur kez değiştirip ve 2014’ten itibaren yargıyı adım adım şahsına bağlayarak, ülkeyi bir kara para cehennemine, kayıtdışının alıp yürüdüğü bir ülke konumuna getiren saadet zinciri uygulamalarının tetiğini, zaten çoktan çekmişti.

2017 Nisan referandumu öncesinde Türkiye zaten yolsuzlukların alıp başını gittiği, şeffaflık endeksi gibi verilerde serbest düşüşe geçmiş bir ülkeydi.

Şimdi biz Erdoğan’ın 2015 Haziran seçimleri sonrasında kurduğu aşırı-devletçi Türk-İslam İttifakı’nın OHAL öncesinden başlayan “devlette kadro tasfiyesi ve beşinci sınıf vasıflı sadık kadrolarla ikame” hamleleri eşliğinde, 2016’dan beri hızlandırılmış (fast forward) bir rant paylaşımı, talan, yağma, kap-götür sistemine, kangren gibi yayılan ahlaksızlığa tanıklık ediyoruz.

Böyle yargı denetiminden, hesap vermekten arındırılmış bir saadet çarkına mafya talip ve ortak olmayacak da kim olacaktı? Önü zaten “iç düşmanlar”la o hiç bitmeyen kavgada işbirlikçi ve infazcı olarak çoktan açılmıştı.

Son günlerde gördüğümüz Peker-Ağar-Soylu-Çakıcı didişmeleri, bize ille de başkanlık sistemiyle direkt bağlantılı olmayan bir durumu, benzerlerini 1990’larda da gördüğümüz bir filmi hatırlatıyor sadece.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” filmini.

Evet, sistem çözülüyor, yangın kapıda, ama…

Ama, sistemin çözülmesini sadece bir tek kişiye mal etmek, başkanlık düzenini bu çürümenin, işlemeyişin miladı olarak almak, sanki o giderse her şey düzelirmiş yanılsaması üretmek pek akılcı gelmiyor.

On yıl içinde Erdoğan’ın yozlaştırıcı, çürütücü siyasetinin iş aleminde ve yerel düzlemde sadece alıcı “müşterileri” vardı.

2014-15’ten itibaren bunlar “paydaş”a dönüştü ve ruhen, operasyonel olarak mafyalaştılar.

Bundan sonraki zorluk da burada:

Çifte-üçlü-dörtlü maaşlardan tutun da, kadrolaşarak cepheleşmiş, doğal kaynak, sınır ve kural tanımadan talanla-yağmayla semirmiş, ideolojik dava ile ilgisi hiç kalmamış büyük bir menfaat kesiminin, üşüştüğü çöplüğü sistem değişse de çatışmadan terketmesi mümkün mü?

Özer Bey, Erdoğan’a görev onayının yine artabileceği konusunda ihtiyatlı davranırken, tüm bu süreci bataklığa çeviren “büyük ahlaksızlık” unsurunu düşünmüyor mu sanıyorsunuz?

Sadece piramidin tepesi değildir tefessüh eden…

Piramit baştan aşağı kokuşmuştur.

Kararsızların ısrarla yüzde 20’ler dolayında kalması da bununla ilgili olabilir.

Düzen polis devletine, kanun tanımazlığa, mafyalaşmaya evrildiği ölçüde kendi yıkımını hazırlar. Türkiye’de bu çöküş kaçınılmaz görünüyor.

Yurttaş için asıl önemli olan, sonrasıdır.

Muhalefet dediğinde kime bel bağlayacak?

Kollarını kavuşturmuş yıkımı “armut piş” diye bekleyene mi, yoksa “gel beraberce geleceği kuralım” diye ikna edici bir programı olana mı?