• 14.04.2020 00:00

 Koronavirüs Türkiye’de yayılımını artırdığından bu yana bir bilinmezlik deryası içinde yüzüyoruz. Salgının seyri konusunda bir fikrimiz olmadığı gibi, bu salgınla nasıl başa çıkılmaya çalışıldığı konusunda da önümüzde bir model yok. Tamamen rastgele bir gidişat var bu, aslında siyasi bir tercih, ne yazık ki. 

Salgının seyri. Evet, Sağlık Bakanlığı her akşam veriler açıklıyor. Biz de bu verilerden o gün kaç kişinin öldüğünü, kaç kişinin iyileştiğini ve kaç kişiye test yapıldığını anlıyoruz. Bakan Koca’nın bir satırlık yorumundan da gidişata dair anlam çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak iki sorun var burada. Salgınla mücadele için nasıl bir yöntem izleniyor? Bunu tam olarak bilmiyoruz. Yani test sayısı yaygınlaştırılmaya çalışılıyor gibi, evet, ama eğer öyleyse bu hangi yöntemle yapılıyor? Anladığımız kadarıyla virüse yakalandığı saptananların yakınlarına gidiliyor.

Ancak semptom taşımasa bile virüsü olanların da saptanması bir politika ve biz bu politikayı neden uygulamıyoruz, belli değil. Ayrıca birçok uzman Halk Sağlığı sisteminin yani Aile Halk Sağlığı merkezlerinin devreye girmesini, hastane odaklı bir yaklaşımdan çıkılmasını öneriyor. Bunlar tartışılıyor mu, tartışılıyorsa niye uygulanmıyor, daha iyi bir sistem uygulandığı için mi, bunları bilmiyoruz. 

Bu açıdan bir başka mesele de hayatını kaybedenlerin sayıları. Sayılar gitgide yükselen, birbirini takip eden "plato"lar izlemeye başladı ve vaka sayıları ile karşılaştırıldığında birçok uzman arada bir tutarsızlık olduğunu söylüyor. Bunun da ötesinde toplumun geniş bir kesiminde kayıp sayılarının daha fazla olduğu yönünde bir şüphe var. Ciddiye alınır birçok kaynak da bu ihtimale dikkat çekiyor. Bu tablonun ortasında Türk Tabipleri Birliği de bir açıklama yayınladı ve Sağlık Bakanlığı istatistiklerinin Dünya Sağlık Örgütü kodlarına göre raporlanmadığını söyledi. Açıklama şöyle devam etti:

"Birliğimize bağlı hekimlerden yapılan bildirimler, bilgisayarlı tomografisi ve/veya klinik bulguları hastalığı desteklediği halde, PCR testi pozitif olmayan hastaların yaşamlarını yitirdiklerinde kayıtlara koronavirüs olarak geçmediği, bunun yerine viral pnömoni, doğal ölüm veya bulaşıcı hastalık olarak geçebildiği biçimindedir."

Bu açıklamaya Sağlık Bakanlığı bir yanıt vermedi. Daha da önemlisi Türk Tabipleri Birliği gibi mesleki anlamda hayli yetkin bir kuruluşun Bilim Kurulu’na niye alınmadığı, politikaların niçin birlikte saptanmadığı da bir soru işaretidir. Daha doğrusu pek de soru işareti değildir neden olduğunu hepimiz biliyoruz, Erdoğan rejimi, bağımsız, kendisine biat etmeyen, mutaassıp bir ton taşımayan hiçbir kurumla temas kurmamakta, dahası onları düşman kabul etmektedir. Evet, şu ortamda bile. 

Gelelim toplumsal politikalara. Çok uzun süredir, üretimin yavaşlatılması, karantina uygulamasına geçilmesi talep edilmekte uzmanlar tarafından. Ancak iktidar için üretimin devam etmesi daha öncelikli olduğundan bu uyarılara kulak tıkandı. Belli ki iktidar virüsün yayılması pahasına fabrikaların kapanmasını istemiyordu. Çünkü eğer öyle olursa evde oturan çalışanlara ödeme yapmak ya da bu amaca yönelik bir ekonomik paket açıklamak zorundaydı, birçok gelişmiş ülkede yapıldığı gibi. İktidar bunu yapmadı. Çünkü hem yıllardır böbürlenildiği gibi ekonomide yıldız bir ülke değildik hem de iş dünyasının dertleri iktidar için daha önemliydi. Yani sonuçta bu karar da politikti. 

Fakat bu da sürdürülebilir bir sistem olmayınca en beklenmedik bir anda hem de yarım yamalak bir adım atıldı. Hafta sonu sokağa çıkma yasağı. Yani hafta içi herkes işine gidecek, virüsü alabilecek, hafta sonu da evde oturup birbirine bulaştıracaktı. Yöntemin tuhaflığı bir yana bu sokağa çıkma yasağı diğer ülkelerdeki gibi de uygulanmıyordu. Mesela marketler diğer ülkelerde açıkken Türkiye’nin sokağa çıkma yasağında kapalıydı. Neden? Bunu kimse bilmiyordu.

Bütün bunların da ötesinde yasak, başlamasından sadece 2 saat önce açıklanmıştı. Doğal olarak herkes marketlere koştu. Toplum bu açıdan suçlanamaz. Çünkü büyük bir kesim günlük alışveriş yapıyor, ekonomik koşullar icabı. Bazı AKP’lilerin hayal ettiği gibi buzluklar, kilerler dolu değil. Bunun da ötesinde açıklama yapıldığında detay bile verilmedi ve yasak boyunca nerelerin açık olacağı söylenmedi. İzdiham başlayınca akıl ettiler bunu söylemeyi. 

Böyle olunca halk marketlere akın etti ve izolasyon açısından o güne kadar iyi kötü yapılmış her ne varsa o da yerle bir oldu. Şimdi uzmanlar 10 Nisan gecesi 22.00 ile 24.00 arasında sokağa çıkanların kendilerini karantinaya almasını öneriyor. 

Böylesi bir savrukluğun hesabını kimden sormalı peki? Basına yansıyan haberlere göre Bilim Kurulu bu kararı çok geç öğrenmiş ve bazı üyeler istifanın eşiğine gelmiş. Muhtemeldir. Çünkü böyle bir kararın şu halimizle bile bilimsel olarak alınmayacağı açık. Belli ki siyasi bir karar bu. 

12 Nisan Pazar sabahı itibariyle oluşan manzara şu. Eleştiriler artık iktidarın görmezden gelemeyeceği ya da her zaman yaptığı gibi “nifak çıkarıyorlar” diye damgalayamayacağı hale gelince İçişleri Bakanı Süleyman Soylu kendini ortaya attı ve suçu kabullendi. Hürriyet gazetesine konuşan Soylu “1.5-2 saatlik süreçte bazı kısıtlı bölgelerde çok sınırlı yığılma oldu. Doğrudur, ben bunu öngöremedim” dedi ve şunları ekledi: “Karar, zamanlaması açısından bakanlığımıza aittir. Eleştirileri de aldım, kabul ettim.”

Şimdi, bunun bir İçişleri Bakanlığı kararı olduğunu düşünmemiz çok zor. Böylesi bir karar çok belli ki ya Erdoğan tarafından alınmış ya da ondan habersiz alınmamış olsa gerek. Zamanlaması dahil. Soylu burada sanki biraz suçu üstleniyor. Ama her ne olursa olsun siyasi bir sonucu olması gereken bir karar bu. 

Velhasıl. 80 milyonluk bir ülkeyi ciddi biçimde tehdit eder bir virüsle ilgili olarak gerek tıbbi anlamda gerekse toplumsal anlamda ne yapıldığını bilmiyoruz. Sadece hangi adımın hangi siyasi saikle "yapılmadığını" bilebiliyoruz. Hepimiz (böylesi bir durumda ister istemez) aynı gemideyiz, farklı bölmelerde olsak da. Ama geminin nereye gittiğini bilen yok. 

Not: Bu yazı yazıldıktan birkaç saat sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu istifa etti. Gelişme yazıdaki ana fikrin devamı niteliğinde olduğu için yazının kurgusunu değiştirmeye gerek görmedim.