• 12.05.2020 00:00

 Ne hafta ama... Ölüm orucu sonucu hayatını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesine yapılmayan kalmadı, cemevine gazlı saldırı dahil. Yetmezmiş gibi cenazenin defin için gittiği Kayseri’de ülkücü gruplar gösteri yaptı, Bakırköy Ermeni Kilisesi’nin kapısı yakılmak istendi, saldırganın “korona virüsünü bunlar başımıza bela etti” dediği söylendi, İslamcı-milliyetçi bir dergide “FETÖ’nün ayakları” başlıklı bir şemada Türkiye Hahambaşılığı, Ekümenik Patrik ve eski bir Ermeni Patriği de yer aldı, AKP’ye yakın Ülke TV’de bir programa katılan Sevda Noyan adlı bir kişi "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır" dedi, bu kişinin eskiden Gülen Cemaati’ne yakın kanallarda program yapan bir müzisyenin eşi olduğu ortaya çıktı. 

Ragıp Zarakolu’na 1950’ler ile günümüzü karşılaştıran bir yazı yazdığı için “darbecilik” suçlamasıyla soruşturma açıldı. Daha da ötesinde AKP çevreleri iktidar değişikliğine değinen her değerlendirmeyi “darbecilik” torbasına tıkıştırmaya başladı. 

Bu aslında özellikle üzerinde durulmaya değer. Zira 15 Temmuz darbe girişimini “Allah’ın lütfu” sözleriyle karşılayan AKP için öyle görünüyor ki bu lütuf çoktan sona ermiş, Türkiye’ye seslenebilme kabiliyetleri hem tükenmiş hem de 'tek başına iktidar' günleri çok gerilerde kalmıştır. AKP, daha doğrusu Erdoğan rejimi, MHP desteği olmadan seçim sandıklarından “ezici” bir galibiyet alamayacak haldedir. Elbette bu MHP desteğine, bir de siyasi güç anlamında 90’ların devlet ve derin devlet çevrelerini ve ulusalcı çevreleri katmak gerekir. 

Özetle 7 Haziran 2015’de başlayan AKP’nin tek parti olamama hali aslında Kasım 2015 seçimlerinde telafi edilmiş gibi görünse de derinleşerek sürmektedir. 

Ancak iktidar ortakları açısından aşılması zor şöyle bir denklem görünmekte. MHP ve eski devlet çevreleri her ne kadar iktidarın ortağı olsalar da, AKP’siz bir iktidar kurma olanağından şimdilik yoksundurlar. Yani oy gücü anlamında. Bunun için hâlâ AKP tabanına ve Erdoğan’ın propaganda kabiliyetine ve medyasına ihtiyaç duymaktalar. Ancak bu şekilde devlete ve iktidara tutunabilmekteler. AKP ve Erdoğan için ise artık sandıktan tulum çıkarılan günler çok gerilerde kalmış vaziyette. 

2015’deki çözüm ve açılım fırsatını “Kürt anasını görmesin” mantığıyla çöpe attıktan sonra milliyetçilerle koalisyon kurmanın sonucu, buralara gelmek oldu. Muhtaç kaldığı gücün programını uygulamak adına baskıyı ve milliyetçi dozu artırdıkça “söylem” düzeyinde koalisyon ortakları güç kazandılar. Süleyman Soylu’nun istifası ve Erdoğan’ın bu istifayı “kabul etmemek” durumunda kalması belki de böyle okunabilir. MHP yöneticisi Semih Yalçın’ın Devlet Bahçeli’nin tek başına MHP iktidarı çağrısı yapan eski bir tweetini yeniden canlandırması da. 

Manzara böyle olunca artık AKP ve Erdoğan rejimi açısından 'tüm topluma' sunulabilecek bir siyasi proje kalmadı. Tam tersine iktidarı ne pahasına olursa olsun korumaya yönelik bir organizasyon şeması öne çıktı ve kendi seçmenlerine de “Anca beraber kanca beraber” havası pompalandı. Zaten bunun yolunu seçmenler partiye 15 Temmuz’da göstermişlerdi.

Bu dinamikler içinde şekillenen iktidar şemasında AKP’nin artık en büyük ihtiyacı “darbe” ortamı içinde yaşamak. Daha doğrusu bu ortamı yaşatmak. Böyle tehditler arayıp bulmak, yoksa da yaratmak. Yeni yeni bir 'Allah’ın lütfu' bulmak. Her seçmeni bir Sevda Noyan haline getirmek.

Söylemeye gerek yok böyle bir rejimi “demokrasi” olarak tanımlamak herhalde mümkün değil. Peki, ne olarak tanımlayacağız? AKP Sözcüsü Ömer Çelik'in tüm bu tablo içinde söylediği sözler mesela pek anlamlı. Şöyle dedi Çelik: 

“Kim 'saray rejimi' diyorsa bilin ki aslında demokrasiyi felç etme örgütünün üyesi olduğunu itiraf etmiş oluyor. Kaç gündür dikkatle izliyoruz, nezaketle uyarıyoruz. Bakın bunlar antidemokratik sözlerdir, bu yaklaşımların içine girmeyin diyoruz. Ama millete meydan okumaya devam ediyorlar.”

Tekrar soralım. AKP’nin Türkiye’yi soktuğu rejime ne demek gerekiyor peki? Yasama, yürütme ve yargının tamamıyla Saray’a ve onun iktidar ortaklarına bağlandığı, baro ve meslek odalarının da artık iktidarın emrine sokulmak istendiği, sermaye medyasının zaten tamamen tek sesli hale getirildiği bir rejime “demokrasi” deme imkânı olsa elbette demokrasi derdik. 

Siyasetçilerin, akademisyenlerin, sivil toplum çalışanlarının, gazetecilerin hapse tıkıldığı, hatta şu salgın günlerinde cezaevlerinde ölüme terk edildiği bir rejime “demokrasi” diyebiliyorsak, buyurun diyelim. Kürtlerin, Alevilerin, muhaliflerin, Hristiyanların, Yahudilerin her gün tehdit altında yaşadığı bir rejime “demokrasi” diyebiliyorsak buyurun diyelim.