• 15.09.2020 00:00

 12 Eylül Darbesi’nin 40. yılını idrak ederken yaklaşık son yedi-sekiz yıldır, ama bilhassa son zamanlarda daha sıklıkla yaptığımız gibi, 12 Eylül Darbe rejimi ile içinde bulunduğumuz rejimi karşılaştırıyoruz, bazı vakalar için “Böylesi 12 Eylül’de bile görülmedi” diyoruz.

Bu, gayet normal. Sonuçta iki dönemi de yaşayan hak savunucularının, gazetecilerin, yazarların, demokratik kitle örgütleri çalışanı ve üyelerinin, akademisyenlerin böylesi bir karşılaştırma yapmalarında şaşılacak bir şey yok çünkü birçok bakımdan her iki dönem de çok benzer özellikler göstermekte.

Kişi hak ve özgürlüklerinin askıya alınması, sorgusuz sualsiz hapse atılmalar, savunmanın hiçe sayılması, insanların bilhassa kamuda itiraz hakkı olmadan işten atılması, rejimin medyadaki hâkimiyeti, bir gıdım kalmış kuvvetler ayrılığının artık tamamen tarumar olması, Kürt meselesini çözme yöntemleri ve mevcut milliyetçi atmosfer düşünüldüğünde bir tür deja-vu yaşandığı bile söylenebilir.

Beri yandan elbette ki pek çok farklılık da var. İdam yok mesela (ama getirilmek isteniyor), 12 Eylül döneminde uygulanan türde bir işkence yok mesela, ancak yine de işkence var ve kendine yeni yollar, yöntemler bulmakta pek mahir. Dolayısıyla rejimin “gaddarlığı” açısından bazı farklar var ancak bu farklar, gerek rejimin sözcülerinin pervasız, kibirli açıklamaları ve gerekse ateşin düştüğü yeri yakması (tahliye olamayıp cezaevlerinde ölenler, göz göre göre sadece intikam için cezaevinde tutulanlar vs) hesaba katıldığında, aslında kolayca kapanıyor.

Dolayısıyla iki rejimi karşılaştırmak meşru ve mümkündür. Ancak yine de aradaki temel bazı farkları gözetmek, içinde yaşadığımız rejimi anlamlandırmak ve yeni sözler kurmak açısından önemli.

Türkiye ilk kez otoriter bir rejimle karşılaşmıyor, doğal olarak. Çok partili rejimde bilhassa 27 Mayıs sonrası, 12 Mart sonrası ve 12 Eylül sonrası, otoriterliğin hayli yüksek bir aşamaya ulaştığı dönemlerdi.

Bunlardan en çok iz bırakan 12 Eylül oldu doğal olarak. Çünkü partiler kapatıldı, binlerce insan işkence gördü, onlarca insan asıldı, darbeciler tarafından topluma dayatılan Anayasa (ne ilginçtir ki) hâlâ yürürlükte ve en önemlisi o milliyetçi-otoriter mantık, hâlâ varlığını güçlü biçimde sürdürüyor.

Ancak bu rejimlerle içinde bulunduğumuz rejim arasında önemli bir fark var. Askeri darbe sonrası iktidara gelen rejimler, baskı mekanizmaları, evet, toplumda belli bir düzeyde karşılık bulan, ama sonuçta “devlet kaynaklı” mekanizmalardı. Belki bu rejimlerin yargıda, kolluk güçlerinde, bürokraside, ya da genel atmosferde kurdukları mantık uzun süre yürürlükte kaldı ama hepsi de ilk seçimlerde geri çekildiler ya da çekilmek zorunda kaldılar. Mesela 27 Mayıs’tan sonra yapılan ilk seçimler olan Ekim 1961 genel seçiminde CHP yüzde 36,7, AP yüzde 34,8, YTP yüzde 13,9, CKMP yüzde 13,7 oy almışlardı. DP mirasını sahiplenen iki parti olan AP ve YTP’nin oy oranlarının CHP’yi geçmesi “ordu içinde hoş karşılanmamıştı.”(1)

Keza 1971 Muhtırası sonrası yapılan ilk seçimler olan 1973 seçiminde de muhtıraya mesafe koyan CHP yüzde 33,3 oy almış ancak tek başına iktidar olamadığı için MSP ile koalisyon kurmuştu. 12 Eylül sonrası yapılan ilk seçim olan Kasım 1983 seçimlerini de iyi biliyoruz. Cunta lideri Kenan Evren’in tüm yönlendirmelerine rağmen seçimde ANAP yüzde 45 oranında oy almış, sosyal demokrat çizginin devamı olarak görülebilecek HP yüzde 30 oy ile seçimden çıkmıştı.

Bunlardan çok büyük sonuçlar çıkarmasak da yine de genel olarak toplumun genişçe bir kesiminin, askerlerden oluşan bir rejimden, kendisine verilen ilk fırsatta kurtulmak istediğini, ancak otoriter mantığın yine de bir süre daha siyasal sistemde ve gündelik hayatta varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

Bilhassa 2015 sonrasının AKP ya da daha doğrusu Erdoğan rejimi ise böyle değil. Evet cunta dönemlerini aratmayacak bir otoriterlik ve baskı var ancak bu, seçim sistemindeki tüm eşitsizliklere rağmen, yine de “seçmen destekli” diyebileceğimiz bir rejim. Bu durum, hem rejime bir süreklilik sağladı bugüne kadar hem de ona “totaliterleşme” imkânı ve yolu açtı. Ve bu yol açıldığı içindir ki Erdoğan rejimi, aslında demokratik hayatı istediği kadar sıkıp, istediği kadar gevşetebiliyor, mesela, 12 Eylül rejimi gibi parti kapatma ihtiyacı duymuyor, çünkü partiler Erdoğan’ın “propagandası” için bir malzeme oluşturuyor. Düşünsenize CHP olmasa AKP ve Erdoğan ne konuşacak meydanlarda, canlı yayınlarda? Elbette şu da var ki 2020 koşulları da zaten rejime ancak bu kadar “sıkma” imkânı veriyor.

Özetle “devlet destekli” baskı rejimlerine kıyasla “seçmen destekli” bir baskı rejimi ile karşı karşıyayız. “Erdoğan’ın oyu düştü” diye servis edilen anketlerde bile yine de yüzde 35’ler civarı bir oy düzeyinden bahsediyoruz. Buna bir de MHP’nin oy payandasını ve ulusalcı milliyetçi çevrelerin propaganda payandasını ekleyelim.

Peki, nereye varmak, ne yapmak istemekteyimdir? Doğrusu çok büyük sonuçlara varamayacağım. Sadece 12 Eylül ile benzerlik kurarken bu hayati farklılığın hep hesapta tutulması gerektiğini, dolayısıyla mücadelenin de, öyle görünüyor ki, daha uzun soluklu olacağını söylemekle yetineyim. Beri yandan seçmen düzeyinde karşı dengeler de oluşmakta artık, elbette. Ona da başka yazıda yer vereyim.

(1) Bkz. 1960’ten Günümüze Türkiye Tarihi, Suavi Aydın & Yüksel Taşkın, İletişim Yayınları, 2014, sf. 99