• 13.10.2020 00:00

 11 Ekim öğle saatleri itibarıyla baktığımızda, Ermenistan Azerbaycan arasında 10 Ekim’in sabah saatlerinde ulaşılan ateşkes anlaşmasına iki taraf ta uymuyor görünüyor. 10 Ekim gecesi Ermenistan, Azerbaycan ordusuna bağlı güçlerin Hadrut’ta iki sivili, yani bir anne ile engelli bir oğlunu öldürdüklerini duyurmuştu. 11 Ekim’de ise Azerbaycan Gence’ye yönelik Ermenistan saldırısında 9 sivilin hayatını kaybettiğini 33 kişinin yaralandığını duyurdu. Bunlar sadece ateşkesten sonra olanlar.

Savaşın başından beri Türkiye’nin kayıtsız şartsız biçimde Azerbaycan’ın yanında olduğunu duyurması, hatta ötesine geçip savaşa müdahil olması, orada neler olup bittiğinin sağlıklı biçimde anlaşılmasını imkansızlaştırıyor. İktidar ve siyasetin yanısıra medya da tüm gelişmelere tek bir mercekten bakıyor ve Ermenistan düşmanlığını körüklemeyi tercih ediyor. Hal böyle olunca iki tarafın ne dediğine bakmaya çalışmak, Türkiye’de Ermenistan yanlısı olmakla eşdeğer tutuluyor.

Türkiye ve Azerbaycan, tüm bu süreçte çözüm için atılacak tek adımı Ermenistan'ın Karabağ’dan çekilmesi olarak görüyor. Oysa durum, biraz KKTC meselesini de andırır biçimde, Karabağ’da yaşayan Ermeniler’in Azerbaycan’dan bağımsız olmayı istemeleri ile başladı. (Bu konuda Baskın Oran'ın yazısına da bakılabilir. )Ermenistan bu ayaklanmaya destek verirken, Azerbaycan içinde kalan Karabağ ile, ulaşım anlamında bağlantı kurmak için Azerbaycan topraklarının bir bölümünü işgal etti. 30 yıldır müzakereler de zaten daha çok Karabağ'ın konumunun yanısıra bu mesele üzerinde de yoğunlaşıyordu.  Ve tabii göç etmek zorunda kalanların durumu. Türkiye de zaten yakın vakitlere kadar Karabağ’daki durumu sorun etmekle birlikte  temel argüman olarak Ermenistan’ın bu işgal ettiği reyonlardan çekilmesi gerektiğini öne sürüyordu. .

Beri yandan son çatışmalar sonrasında özellikle sosyal medyada Hrant Dink'in bir vakitler yaptığı bir konuşmadan bölümler alınarak “Hrant şöyle demişti” türünden paylaşımlar da  yapılıyor. Ve bu konuşmalardan alıntılanan bölümlerle Türkiye’nin şu anki pozisyonu desteklenmeye çalışılıyor.

Böylesi bir durumda yapılacak en iyi iş, onun ne yazdığına bakmak olsa gerek. İki hafta önce Agos, Hrant Dink’in  2004’te yazdığı bir yazıdan bir bölüm paylaştı. Orada şöyle diyordu Hrant Dink:
“Karabağ sorunu Kafkasya’nın geleceğini tehdit eden ve karşılıklı uzlaşmayla bir an önce çözülmesi gereken ciddi ve tarihsel bir sorundur.

Bu çözüm içinde halkların bağımsızlık talepleri, güvenlik sorunları ve müktesep hakları kesinlikle gözetilmeli, bölgeden göçettirilmiş olanlar yurtlarına dönebilmeli ve barış içinde yaşamanın koşulları yaratılmalıdır.

Böylesi bir çözüm için uluslararası girişimler, başta Minsk Grubu olmak üzere, çaba sürdürmektedir, Türkiye’nin de bu çaba içinde yer alması önemlidir.

Ne var ki, Karabağ sorunu esas olarak Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki bir sorundur ve Türkiye ile Ermenistan’ın ilişkilerini bu soruna kilitlemek doğru değildir. Aksine Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerini geliştirebildiği ölçüde ancak Karabağ sorununda yapıcı bir rol üstlenebilir ve taraflar arasında arabuluculuk yapabilir.”

Dink’in sözlerini açıklamaya çalışmak bence gayet gereksiz.  Yine de bir nokta üzerinde durmakta fayda var.  O da Türkiye’nin pozisyonuna dair söyledikleri.

Açıkçası çatışmaların başlangıcından bu yana biz de dahil olmak üzere barışçıl ve adilane bir çözüm isteyenlerin söylediklerinden farklı değil, onun sözleri.

Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerini nomalleştirdiği sürece sorunun çözümünde yapıcı bir rol üstlenebilir. Bu çok açık.
Ancak Türkiye ne yazık ki -2008’deki protokol sürecini hariç tutarsak- bunu yapmadığı gibi, son çatışma sürecinde Ermenistan’ı tamamen düşmanlaştıran bir eylem ve söylem içine girdi.

Bunun niye böyle olduğu üzerinde aslında uzun uzun durmak gerekir ama bu siyasete kısaca bakacak olursak, Türkiye’nin son birkaç yıldır bölgesinde sürekli “genişlemek” isteyen bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. Suriye, Libya, Ege Denizi konusunda izlenen sert politika bunun göstergesi. Kafkaslar’da da böyle bir politika izleneceği, ülke içindeki milliyetçi tabanı diri tutmak için bölgenin gayet “uygun” göründüğü baştan beri belliydi.

Ancak Ermenistan’ı sürekli düşmanlaştıran bir çizgi bir yandan da tarihsel bir bağlama oturuyor. Türkiye 1915’ten sonra yüz yıl boyunca Ermeniler’i düşmanlaştıran bir tutum izledi.

Bunun sonuçları özellikle Türkiye’de milliyetçiliğin körüklenmesi ve Ermeniler’in, Ermenistan’ın toplumun zihninde amansız bir düşman olarak şekillenmesi oldu.

Şunu hemen not düşmek ve altını çizmek gerekir: Türkiye toplumunun önemli diyebileceğimiz bir kısmı aslında bu siyasete ikna olmadı, halklar arasında diyalog ve kardeşlik alttan alta, ya da görünür düzeylerde hep sürdü.

Ama bu devlet politikası ile Ermenistan’a ve Ermeniler’e düşman olan kesim, siyaseti, medyayı ve toplumsal hayatı şekillendirmeyi, baskın olmayı sürdürdü. Bunun ve Rumlar için yürütülen benzer politikanın sonuçlarını da yakın tarihimizde acı biçimde gördük.

Hiç şüphesiz Karabağ sorunu için taraflar Hrant’ın formülünü takip etmek zorunda değiller. Kendi çözümlerini umalım ki müzakere masasında kendileri bulacaklar. Ancak Türkiye’nin rolü açısından  Hrant’ın sözleri, madem ki bu kadar önemseniyor, bir rehber olmalı.