• 8.05.2011 00:00
  • (3927)

Atatürk’ün annesinin adı Zübeyde, Hz. Muhammed’in annesinin adı Amine. Yazdıktan 15 dakika sonra kontrol için tekrar baktım. Çocukluğunun en büyük travması okulda öğretmen sorduğunda bu adları karıştırıp hem dinden hem Atatürkçülükten çıkmak olanlar el kaldırsın?

Teşekkürler. İndirebilirsiniz.

Peki, kağnısıyla cepheye mermi taşıyan, taşıdığı top mermisi yağmurdan ıslanmasın diye bebeğin üzerindeki battaniyeyi alıp merminin üzerine örten, böylece de bebeğinin ölümüne neden olan ama örnek, fedakâr anamızı da hatırladık değil mi?

Harika. Normal bir Cumhuriyet çocuğu olmanıza kaldı Bir Çocuk Aleko.

Aleko yani Ali. Aslında o bir Türk çocuğu. Ama ülkesi işgal altında o yüzden Rum çocuğu gibi davranıyor. Türk arkadaşları ona hain gözüyle bakıyor, gizli gizli ağlıyor ama aldırmıyor. Bir amacı var çünkü. İngiliz cephaneliğine sızıyor. Sonra da üzerindeki bombayı...

Bu, El Kaide’nin Pakistan’daki okullarında okuttuğu bir intihar eylemcisi şehit çocuk hikâyesi değil. Laik Cumhuriyet’in her okul kütüphanesinde, minik çocuklara birkaç metre uzaklıkta öyle masum masum dizi dizi duran Ömer Seyfettin hikâyelerinden biri...

İnanmayanlar ve hatırlamayanlar için katarsis bölümü gelsin:

“Gülüyordu. Göğsü kabarıyordu. “Türk” lafını işiten kumandan ayağa kalkmıştı. Tercümandan Ali’nin ne söylediğini anlayınca yüzü kıpkırmızı oldu. Hiddetle bağırdı. Yaver, elindeki haritayı buruşturuyordu. Tercüman da sararmıştı:

- Ne cesaretle buraya geldin? Şimdi kurşuna dizileceksin.

- Beni kurşuna dizemeyeceksiniz.

Ali’nin gözleri büyüdü. Bir adım daha ileri yürüdü. Kumandan hemen cebinden bir rovelver çıkardı. Ali daha ziyade gülüyordu. Tercümana:

- Vakit dar, çabuk söyle. O beni öldüremeyecek, ben onu öldüreceğim, dedi.

Tercümanın çeneleri kilitlendi. Şaşkınlığından bu cümleyi İngilizce tekrarlamaya vakit kalmadı.

Türk tarassut mahallerinden, düşman siperlerinin gerisinde her tarafı sarsan büyük bir infilak gürültüsüyle beraber bir dumanın havaya yükseldiği görüldü.”

Eh böyle bir eğitim sisteminin yetiştireceği normal bir Cumhuriyet çocuğu, büyüyüp koskoca bir yazar olmasına rağmen fabrika çıkış ayarlarını değiştirmezse, aşk romanı yorganının altına saklanıp gizli gizli çocukluk aşkı Cumhuriyet’e ağıt yakar tabii.

Dünkü Hürriyet ’te son romanı Selanik’te Sonbahar’ı Ayşe Arman’a anlatan Tuna Kiremitçi şöyle diyordu: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı. Selanik mektuplarını yazan paşa, bu gerçeği yaşayan herkesi temsil ediyor.”

Henüz piyasaya çıkmadığı için bulup okuyamadığım romanda Mustafa Kemal, uğradığı suikast girişimi sonucunda Samsun’a çıkamamış ve Selanik’te köşesinde çekilmiş bir Osmanlı paşası. Ayşe Arman “Bazı yerlerde kokain kullanarak yazdığını düşündüm :-) İnanılmaz bir yaratıcılık...” dediğine göre herhalde “Ahmetler George olurdu, babamız kim belli olmazdı”dan daha korkunç, yaratıcı ve kült bir Kemalist distopya ile karşı karşıyayız.

Kemalizm, zaten uzun süredir, biraz önce sokaktan geçen CHP minibüsünden çalan “Bir daha gel, gel Samsun’a, sarı saçlım mavi gözlüm” kıvamında bir arabesk edebiyata sarmış durumda. Bu arabesk Kemalizm’in Sarı Zeybek, Mustafa gibi acıklı ve damardan örneklerinden sonra bu roman da “Çöküş Dönemi Cumhuriyet Edebiyatı”nın otantik bir örneği gibi görünüyor.

Yazarın “Hepimiz Cumhuriyete yararlı birer yurttaş olalım diye büyütüldük. Tam bilimin aydınlık yolunda hiç yılmadan yürüyüp Cumhuriyetimize hizmet edecek hale geldik ki, ne görelim. Cumhuriyet attaya gitmiş” masumiyetinin kaynağı, ilkokuldan üniversiteye neredeyse aynı efsaneler ve kavramlarla öğretilebilen Kemalizm’in çocuksu bir ideoloji olması. “Bu romanın illa bir sorusu olacaksa ‘Atatürk yaşadı da ne oldu?’ olabilir belki. Yani o kadar mücadele, devrim, ilerleme çabası sonunda hangi noktaya geldik? Mirasın kıymetini bildik mi?” diyen Kiremitçi’nin ancak bir rakı masasında gece yarısından sonra bir Safiye Ayla şarkısı eşliğinde dillendirilmiş kadar kederli hayal kırıklığının, tarihe karşı neredeyse “dedemin hanlarını hamamlarını har vurup harman savurduk” mesafesizliğinin nedeni de bu çocuksuluk.

İlk 23 Nisan şiiri kadar saf bu ideolojik dünya içinde Cumhuriyet, bir çeşit dededen kalma Hacı Bekir Lokumları aile işletmesi, Mustafa Kemal de hep hayırla yad etmemiz gereken büyük dedemize tekabül ediyor. Tarihin bağlamından koparılıp aile albümlerine girdiği bu apolitik ruhaniyetin, siyasi kurum ve kavramlarla kurduğu duygusal bağ da neredeyse “değişirsek Atatürk’e çok ayıp olur” düzeyinde çocuksu muhafazakâr bir refleks yaratmakta.

Vatanı için kendini patlatan Alekolar, bebeğini mermi uğruna feda eden analarla tasarlanmış fabrika çıkış ayarlarını updat etmeyen Cumhuriyet’in çocukları, “Bir daha gel Samsun’a, sarı saçlım mavi gözlüm” arabeski ile elden giden Cumhuriyet’in arkasından ağıt yakıyor. Bu işte bir takıntı var. Çok sevgiden maraz doğmuş. Ne diyelim, en iyisi ‘git kendini çok sevdirmeden.’

[email protected]