• 10.05.2011 00:00
  • (4884)

Kürt meselesi tarihinde ilk kez çözüme bu kadar yakınken yolumuzu karşılıklı savaş propagandalarıyla şaşırmamak için iki şeyi çok iyi anlamak zorundayız.

» Birincisi; unutmayalım ve kendimizi kandırmayalım ki hâlâ iki devletimiz var.

Habur Kapısı’nda üniformalarıyla içeri giren PKK’lıları yargılayıp bir gecede serbest bırakan bir devletimiz, birkaç ay sonra o üniformalarını çıkarıp siyaset yapmaya başlayan aynı PKK’lılar için tutuklama kararı çıkaran bir başka devletimiz var.

Sivil itaatsizlik için kurulan ‘Demokratik Barış Çadırları’nın kurulmasına ses çıkarmayan ve bir aya yakın o çadırlara hiç dokunmayan bir devletimiz, bir sabaha karşı o çadırların hepsine müdahale edip, yakan bir başka devletimiz var.

Son dakika BDP’nin desteklediği bağımsız adaylara yasak koyan bir devletimiz, bir günde BDP’lilerin bile ümidini kestiği Sebahat Tuncel’in onaylanmış bir yıl altı aylık hapis cezasını tek kalemde altı aya düşürerek ona Meclis yolunu açan bir başka devletimiz var.

Bir tane İmralı’da PKK’nın kurucusu ve lideri Abdullah Öcalan’la masaya oturduğunu saklamayan bir devletimiz var, bir tane de onun yetiştirdiği dağlarda dolaşan genç PKK’lıları bulup öldüren bir başka devletimiz var.

» İkinci unutmamız gereken şey: Artık iki de PKK’mız olduğudur.

Yakın tarihi Cengiz Kapmaz’ın Öcalan’ın İmralı Günleri kitabından okunabilecek bu iki PKK arasındaki görüş farklılığı her gün daha da açılıyor ve su yüzüne vuruyor.

Bir tarafta Ada’da devletle 10 günde bir görüşüp, her hafta avukatlarına “Görüşmeler çok iyi gidiyor, müzakere aşamasına geçtik” mesajı veren Abdullah Öcalan’ın lideri olduğu bir PKK, diğer tarafta şartların her gün sokakta 20 kişinin arkasından bir kurşunla öldürüldüğü 90’lardan daha kötü olduğunu, tasfiye sürecinin işlediğini düşünen bir başka PKK var.

Amacı tasfiye olduğu düşünülen devletle peki neden hâlâ görüşüldüğünü açıklamayacak kadar derinden giden bir hesaplaşma yaşanıyor aralarında.

Öcalan’ın temsil ettiği PKK, sorunu masada konuşarak çözmeyi deniyor. PKK’yı devletin yanlışlarının ve soğuk savaşın büyüttüğünün farkında. Soğuk savaşın bittiğinin farkında. Bir de devlet kendini düzeltmeye başlarsa PKK’nın da bu eski taktiklerle küçüleceğinin farkında. Zamanın ruhuna ayak uydurmaya çalışıyor bu PKK. Türklerle diyalog kurmaya çalışıyor.

İkinci PKK uzlaşmayı tasfiye olarak görüyor. Masaya oturmak değil, masaya oturtmak istiyor. Bunun içindeki elindeki silahlı güce, istediği an sokağa dökebileceği milyonlara, en çok fedailerine güveniyor. Özetle “Diyarbakır’ı Bingazi’ye, Hakkâri’yi Misrata’ya çeviririz, gelip bizimle anlaşmak zorunda kalırlar” diyor. YSK krizi protestosunda bile Hizbullahçılara, AKP binalarına saldıran, farklı olana tahammülsüz bir PKK bu.

Öcalan’ın son görüşme notlarındaki eleştirileri bir gölge boksu değil. Bu görüş ayrılığının izlerini Sözcü gazetesinde “Elde edilen istihbarat bilgilerine göre” diye başlayan bir Behiç Kılıç yazısında bile bulmak mümkün. Açık kaynaklardan alınmadığı anlaşılan 30 Nisan 2011 tarihli yazı, mart ayında gözlerden uzakta yapılan Kandil’deki son PKK kongresindeki değişen dengeleri omza konan minik kuşların ağzından anlatıyor. Derdi başka ama verdiği istihbarat notu detayındaki bilgiler ilginç. “Yeniden organize olan PKK-KCK, bazı kararlarında Abdullah Öcalan’dan bağımsız olma yolunda karar aldı!” diyor Kılıç.

Daha dikkatli takip edenler bir süredir bu görüş farkının izlerini Özgür Politika ve ANF‘de Selahattin Erdem rumuzuyla yazılar yazan Duran Kalkan’dan da takip edebiliyor.

Ad vermeden “Görüşmelerden bir şey çıkmaz, amaç tasfiyedir” vurgusu yapan Kalkan’ın son kongreden de güçlenerek çıktığı söyleniyor. Geçen hafta sonu apar topar Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nde hâlâ seçimden çekilmenin tartışılması, sonuç bildirgesinde “Seçimi abartmayın” vurguları, “Türkiye denildiği gibi bir seçime gitmemekte Kürt halkının özgür iradesini tasfiye etme ve ortadan kaldırma planlamasının olduğu görülmektedir” kötümserliği bu kanadın siyaset karşıtı yaklaşımını ortaya koyuyor.

Dikkatli izleyenlerin gözünden kaçmamıştır, bir zamanlar Kemalistlere bile ittifak çağrısı yaparken şimdilerde “Kötü şeylerin habercisi” haline gelen Aysel Tuğluk, YSK krizi sonrası alelacele İmralı’ya gitmek istemiş ve havaların düzelmesine rağmen ona, YSK krizi bitinceye kadar koster “bulunamamıştı”. Sanki birileri onun bu siyasi kötümserliği ve seçimden çekilme talebini Öcalan’a iletmek istediğini anladı, kriz çözülene kadar onun bu görüşmeyi yapmasına izin vermedi.

Öcalan’ın son görüşme notlarında “Savaşmayı da barışmayı da bilmiyorsunuz” diye sert eleştiriler yönelttiği, siyaseti de gerillacılığı da yapamadıklarından şikâyet ettiği artık kendi örgütü. İmralı’daki görüşmelerin değerinin azalmasıyla örgütünün bir kısmının da Öcalan’ı sorgulamaya başladığını görmek çok zor değil.

Ama İmralı’daki masada oturan devlet de Öcalan da oradaki görüşmeleri devletten ve PKK’dan kimlerin boşa çıkarmaya çalıştığının herhalde farkında. Sadece ve sadece adil bir barış isteyenler de bu çok zor geçeceği anlaşılan süreçte artık iki devlet ve iki PKK’nın olduğunun farkına varmalı... Bakalım birinci devlet-PKK’nın çözümü mü yoksa ikinci devlet- PKK’nın çözümü mü kazanacak?

[email protected]