• 11.09.2011 00:00
  • (6814)

Yaklaşık iki bin yıl önce orada bir kadın oturuyor, Fırat Nehri’ne bakan villasında dama oynuyordu. Şayet sıkılırsa villasının peristilli avlusunda çeşmenin ya da su yalaklarının yanında dinleniyor, hava çok sıcaksa Fırat’ın kenarına inip serinliyor, içi daralırsa tapınağa çıkıp dua ediyor, sohbet isterse komşu villalara oturmaya gidiyordu. Günün bu yorgunluğunu atmak istediğinde ise az aşağıda ortasında sürekli bir ateş yanan hamam birebirdi. Hamamdan villasına dönerken muhtemelen acıkmış, yoldaki asmaların birinin dalından bir salkım üzüm koparmış ya da aşılanmış bir menengiç ağacının dalında yetişen yeşil kabuklu taze fıstıkları avucuna doldurmuştu.

Fırat’ın hava karardıkça yükselen sesi onu uykuya çağırmış, zeytinyağı sabunuyla yüzünü yıkamış, koç baş saplı aynaya kocası için son kez bakıp saçını taramış, bronz kandilini söndürüp uyumuş olmalı. Yarın yine zor bir gün onu bekliyor çünkü. Zeytinliğe gidip işlerini halledecek, sonra da evinin duvarına yaptıracağı yeni mozaik için bir sanatçıyla görüşecek. Çocukları büyüyor. Onlara sanatı, tarihi, gökbilimi sevdirecek Mousalar (ilham perileri) çizdirmek istiyor evinin duvarına. Flüt perisi, tarih perisi, gök bilim perisi...

Gaziantep’te açılan muhteşem Zeugma Müzesi, insanı 2000 yıl önceki böyle bir cennete götürüyor. 2000 yıl sonra kilometrelerce yol gidip, tonlarca para döküp bir haftalığına yaşamak için bütün yıl deli gibi çalıştığımız (o da eğer şanslıysak, çok para verdiysek, kazıklanmadıysak, son anda bir mesele çıkmadıysa, acil bir telefon gelmediyse) bir cennet Zeugma’nın günlük hayatı. Ve bu müze insana bunu hissettirmeyi başarıyor. Dışarıdan bir alışveriş merkezine benzese de önceki gün Gaziantep’te Başbakan tarafından açılan Zeugma Müzesi’nin, şehrin tarihî dokusunu ortaya çıkaran Gaziantep Belediye Başkanı Asım Güzelbey’in söylediğine göre inşaatı sırasında “amele gibi çalışan” Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı neden ağlattığını anlamak zor değil.

Modernist tezler tarihi hep ileri giden bir çizgi olarak anlatır. Taşın yontulması, cilalanması, ilk çağ, karanlık ortaçağ derken tarih sanki geceden aydınlığa, kötülükten iyiliğe, vahşiyetten medeniyete, kabalıktan kibarlığa, pislikten temizliğe doğru akmaktadır. 20. yüzyılda o kadar çok insan mükemmel bir teknolojiyle, iyilik için, medeniyet adına, kibar adamlar tarafından temizlendi ki ilerlemenin mağrur çubuğu utancından boynunu bükmek zorunda kaldı.

2000 yıl önce Zeugma 2000 yıl sonra hâlâ kan akan bu coğrafyada kurduğu cenneti tek bir şeye borçlu: Barışa.

Barışın temeli milattan önce 64 yılında Roma’nın Triumvirlik (üçlü yönetim) sisteminin üç kral ortağının (Sezar, Crassus ve Pompey) Amisos’taki (Galiba şimdiki Samsun) zirvesinde atılıyor. Nizam-ı âleme çekidüzen veren üç kral Komagene Kralı I. Antiokhos’nun talebini kabul ediyor ve ona kutsal şehir ilan edilen Zeugma’yı veriyor.

Kutsallık Zeugma’da barışın ve şehrin dokunulmazlığının güvencesi. O yüzden kentin her yerinde bu anlaşmayı hatırlatmak için Kral Antiokhos kendisini kudretli Tanrılar Herakles ve Apollon’la tokalaşırken gösteren stelleri var. Bir çeşit tanrılardan alınmış kutsiyet icazetini gösteriyor bu steller. Zeugma’daki refahın sebebi olan bu anlaşma ve stellerden ayakta olan ikisi müzenin hemen girişine yerleştirilmiş. Bu müzenin zekâsı ve nasıl bir özenle hazırlandığı hakkında da bir fikir veriyor.

Tanrılarla tokalaşırken görünen Kral Antiokhos halkına yasanın affedici gücüyle şöyle sesleniyor o stelde:

“Eğer biri yasanın içeriği bağlamında, kör bir cehaletle, dinsiz bir şekilde, kutsal olanları dikkate almayarak, kutsanmış toprağa yanlış yola yönelmiş ayağını basarsa, kısa zamanda kutsanmış tanrıların ortak evinden geri dönüp, dinî nitelik taşımayan bir yere kaçmalı ve burada kötülüklerden arındıran korku ile bilmeden işlenen günah lekesinden arınmalıdır.”

250 yıllık bir barış dönemi bu. Anlaşmalarla, diplomasiyle korunmuş bir barış. Zeugma’yı zenginleştiren, bir cazibe merkezi haline getiren de bu. Fırat’a bakan yamaçlarda yükselen villalarla 80 bin nüfusa ulaşmış bir şehirden bahsediyoruz. Aynı dönemin Londra’sından (Londinum) bir buçuk kat büyüklükte, Atina ile aynı büyüklükte bir şehir dersek belki daha iyi anlaşılır.

Etraftaki şehirlerin yıldızını söndüren bir parlaklık bu. Tüccarlar, sanatçılar, mimarlar, emekli komutanlar Zeugma’ya akın ediyor. Evlerin zeminlerini, duvarlarını süsleyen mozaikler bu zenginliğin nasıl bir refah ve sanat yarattığını anlatıyor aslında.

500 bin kareciğin birleştiği bir villanın zemin mozaiği mucizevî bir sanatkârlığın işareti. O yüzden hemen yan taraftaki mozaikte mitolojinin elinden her sanat gelen dehası Daidalos’u görüyorsunuz. Arkada ona aşkı için iş sipariş eden Pasiphae var. Afrodit lanet edince bir ak boğaya âşık olan Pasiphae’ye öyle bir inek heykeli yapar ki Daidalos, Pasiphae onu içine girer, boğayla çiftleşir ve insan bedenli-boğa başlı Minotauros’u doğurur.

Şehrin barışa olan tutkusunun en iyi yansıdığı mozaik Akhilleus’un benim vicdanî ret adını taktığım mozaiği. Akhilleus’un Troya savaşına gitmesini istemiyor anne-babası. Anne yüreği 2000 yıl önce de hassas ve annelerin o zaman da içine doğuyor. Oğullarını Skyros adasına gönderip, Kral Lykomedes’in sarayında saklıyorlar. Hem de kadın kılığında. Kralın kızlarının arasına. Brad Pitt gibi kız güzelliği olduğu için kimse vaziyeti çakmıyor. Ama Akhilleus gelmezse Troya düşmez kehaneti üzerine Odysseus onu aramaya çıkıyor ve adaya geliyor. Gezgin bir satıcı kılığında hareme sızıyor. Parıltılı kumaşlar, takıları açıyor haremdeki kızların önüne. Eşyaların arasına bir kalkan ve bir mızrak da yerleştirilmiştir. Savaşçı tutkusu bilinen Akhilleus’a bir tuzaktır bu. Akhilleus’un eli mızraklara gittiği anda... Akhilleus’un kadın kıyafetleri içinde haremden savaşa ve ölüme götürüldüğü o ânı anlatıyor bu mozaik.

Müzenin ortasında tıpkı Zeugma’nın ortasındaki gibi yivli sütununun üzerinde Mars heykeli duruyor. Mars aslında savaşın tanrısı. Zeus‘a kızan Iuno, çocuğunu babasız doğurmak ister. Flora’nın verdiği dokunanı gebe bırakan çiçeğe dokunur ve Mars doğar. Belki böyle bir hasarlı çocukluk yüzünden korkulan bir tanrı olur Mars. Ama aynı zamanda o doğanın çocuğu, hâlâ Mart’a adını veren baharın başlangıcıdır da. Zeugma’nın ortasındaki Mars Heykeli bütün bu duygu karmaşasını yansıtıyor. Bir savaş tanrısının heykeli şehirde barışın hüküm sürdüğünün simgesi. Çünkü elinde tuttuğu mızrak ileride değil yukarıda. Afrodit’le evliliğinden doğan üç çocuğunun adlarından Phobos (bozgun) ve Deimos (korku) değil Harmonia (uyum) hâkim bu şehre. Ya da diğer elinde tuttuğu açmak üzere olan tomurcukla temsil edilen tanrısal güçleri.

1.70 cm’lik bu bronz heykel, 5 Mayıs 2000 tarihinde Zeugma şehrinin en görkemli villalarından Poseidon’da büyük tahıl saklama küplerinin arasında bulundu. Sanki biri onu oraya saklamıştı. Muhtemelen Zeugma’nın 250 yıllık barışının bittiği MS. 256’da Sasanîler’in yeni ve yayılmacı kralı I. Şapor kenti yağmalarken barışın nasıl olsa yine geleceğinden ümitvar bir Zeugmalı, Mars Heykeli’ni istilacılara karşı oraya saklamıştı.

Ama 1744 yıl sonra Mars Heykeli saklandığı yerden çıktığında barış henüz bu topraklara gelmemişti. Mars Heykeli’nin kırık dökük parçaları özenle tamir edildi ve önceki gün açılan müzenin ortasına dikildi. Mars’ın süngüsü yine havada.

Çingene Kız da şaşkınlıkla size bakıyor. Daha ne bekliyoruz...


[email protected]