• 25.09.2011 00:00
  • (5397)

 

Mağrur olma Türkiye, senden büyük...

Sarkozy ile birlikte Libya’ya giden iki büyük Fransız işadamı ülkelerine döndükten sonra Le Monde’a şöyle demişler:

“Bu girişimi işadamlarımızın da arttırarak sürdürmesi, her fırsatta bu ülkelere olan yakınlığını göstermesi gerekir. Pasta büyük, rakipler harekete geçiyor. Biz de pastanın en büyük sahibiyiz.”

“Dünyanın her yerinde belirli karışıklıklar var, her yerde olaylar var ama bunların durulduğu noktada geç kalmamakta fayda var.’’

Şu da yine Sarkozy’nin ziyareti sonrası hükümete yakın bir Fransız gazetesinde çıkan Libya petrolleriyle ilgili haberden bir cümle:

“Libya’da muhaliflerin iç savaşı kazanmasının ardından ülkenin petrol yataklarına yönelik savaş yeniden başlarken Fransa ise, Fizan çöllerinde bulunan petrol yataklarının işletmesini diğer ülkelere kaptırmamanın yollarını arıyor.”

Fırsatçı, uyanık Fransız emperyalistleri işte. Yakınlıkları bile duygusal sebeplerden. Ortadoğu’yu sömürmek için ortalığın sütliman olmasını bekleşip duran akbabalar gibiler.

Anlayan anlamıştır. Fransız emperyalistlere küfür etmek nasıl olsa serbest diye böyle yazdım. Yoksa ilk iki cümlenin Başbakan’ın Arap Baharı turuna katılan iki büyük işadamının ajanslara düşen sözleri olduğunu, üçüncü cümlenin de neredeyse tüm gazetelerde yer alan Libya petrolleri ile ilgili TPAO kaynaklı bir haberden alındığını söyleyip Türk emperyalizminin hevesini kursağında bırakmak istemem.

Bir aydır siyasetçilerimizin, bakanlarımızın “Lider ülke Türkiye”, “Büyük Türkiye”, “21, yüzyıl Türkiye’nin yüzyılı olacak”, “Bölgemizin modeli-büyük abisiyiz”den ancak Muhteşem Yüzyıl’da replik olacak romantiklikteki Osmanlı hatırlatmalarına kadar uzanan coşumsallıklarına hiç girmiyorum.

Tüm bunları Türkçe okuyunca bize pek de manalı gelmeyebilir. Dünyayı Türk medyasından izleyen sıradan bir Türkiyeli için dünya sürekli olarak ya Türkiye’yi ya da bir Türk’ü konuşuyor çünkü. Ama ezkaza birisi bu sözleri Arapçaya çevirirse bunu Mısırlılara, Tunuslulara, Libyalılara açıklamamız bir hayli zor olacaktır. Korkum o yüzdendir.

Türkiye’nin dünyadaki mazlumların yanında, zalimlerin karşısına çıkacak kadar güçlenmesinden memnunum. Başbakan Erdoğan’ın BM kürsüsüne çıkıp beşli veto düzenini eleştirmesinden de memnunum. O kürsüye çıkıp bunu o cesaretle söylemek için ekonomik, siyasi, askerî, diplomatik olarak güç devşirmek gerektiğini bilecek kadar reel politiğin farkında bir idealistim.

Ayrıca içeridekilere yedi yaşından itibaren “Dört tarafımız düşmanlarla çevirili”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” havası verip, dünyaya “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” havası basan Kemalist şizofreninin içe kapanmacı dış politikasından kurtulduğumuz için de ayrıca sevinçliyim.

Dünyanın sadece Türklerle ilgili meseleleriyle ilgilenip, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda da ABD’nin kalkıp inen koluna bakmak üzerine kurulu dış politika stratejimizin tarihin çöp kutusuna atılmasından da ancak gurur duyabilirim. (Allah’tan harf farkıyla bizimkilerin önünde oturduklarından bu derin stratejik tercihler yapılırken zorluk çıkmıyordu.)

Batı ittifakından kopmayalım diye Cezayir’e, Filistin’e attığımız tarihî kazıkları, Ermeni Soykırımı suçlamasından kaçmak için neredeyse dünyanın tuvaletlerini temizlemeyi göze almalarımızı, namus davası gibi saplandığımız Milli Davamız Kıbrıs yüzünden kaçırdığımız fırsatları düşününce komşularla sıfır sorun politikasından, İran için kalkan hayır oyuna, kazan-kazan stratejik akıllarından, Peres’e, Mübarek’e, Esad’a, Kaddafi’ye kalkan parmaklara, İsrail’e kesilen vicdan sahibi herkesin alkışladığı Gazze raconlarına, Afrika’yı, Güney Amerika’yı keşfimize ne denebilir ki?

Ama ve fakat tüm bunları yaparken bundan 20 yıl önce Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyasına “Biz sizin ağabeyiniziz, biz ne dersek o olur” politikalarımızdan bir ders almamış gözükmekteyiz. Araplara, Balkanlara hatta Somalilere Osmanlı’dan bize kalan garip guruba, yetim çocuk muamelesi yaparak, her dakika bölgemizin lider ülkesi olduğumuzu kendi kendimize haykırarak yine çok fazla bir yere gidemeyeceğiz.

Şu soruya bir yanıt vermeliyiz: Türkiye dünyayla, dünya daha iyi bir yer olsun diye mi ilgileniyor yoksa dünya Türkiye’nin de dediğinin olduğu bir yer olsun diye mi ilgileniyor?

Dün her sabah borsa gösterge tablolarına bakıp Amerikancı AKP hükümetine karşı ulusalcı darbe falı bakan isimlerin şimdi büyük Türkiye uçak seyahatlerinden vakanüvis gibi bildirmesi, dün başörtüsü-türban arasında askerî modanın biraz daha zevklisi entelektüel houte couture denemeleri yapan ulusalcı aydınların bugün Başbakan’a duacı kesilmesi, teslimiyetçi, İsrail işbirlikçisi aydın yazılarının Mümtaz Soysal’dan başörtülü köşe yazarlarına miras kalmasından başka uyarıcıya gerek var mı?

Türkiye şahsiyetli değil hakkaniyetli dış politika yapsın bize yeter. Nasipte varsa bir liderlik vasfı da her dakika siyasetçilerinin bunu deklere etmesiyle değil dünyayla kurduğumuz samimi ve derinlikli ilişkiden kendiliğinden gelsin.


Ortadaki fotoğraf 12. İstanbul Bieanal’inde sergileniyor. 
Kirsten Pieroth’un Dünya Haritası(Weltkarte) adlı çalışmasından.

Mühim olan yüzölçümü değil işlevi muhakkak. Ama “büyüyen güçlenen lider ülke Türkiye” ‘sesleri arasında Osmanlı’dan bize esas miras kalan bir sesi duymak için sergide karşısında birkaç dakika geçirmek herkese iyi gelecek: Mağrur olma Türkiye... (Hâlâ bulamayanlar için Türkiye üçüncü blokta soldan üçüncü sıradaki ülke.)


[email protected]