• 16.10.2011 00:00
  • (7423)

 1971 yılında Yılmaz Güney, memleketi Adana’da düzenlenen Altın Koza Festivali’nde Ağıt filmiyle en iyi film ödülünü alır. Güney kendinden beklenmeyen bir şey yapar ve 25 bin tllik ödülü Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na bağışlar. Ama bu bağış da 1972 yılında başına gelecekleri değiştirmez. Çünkü ‘teröristlere’ yardım etmek suçundan artık cezaevindedir. Yine de Altın Koza jurisi Yılmaz Güney’in “Baba” filmine en iyi film ödülünü verir. Meşhur Hayat dergisini çıkaran Şevket Rado başkanlığındaki juride Cumhuriyetin meşhur sinemacı ailesi Filmerlerden Sabahat Filmer, geçenlerde vefat eden Muzaffer Tema gibi isimler vardır. Ama ertesi gün Ankara’dan Adana’ya gelen telefonlar susmak bilmeyince juri tekrar toplanır. O toplantıda olan biteni juri üyesi gazeteci Mücahit Beşer şöyle anlatır:

“İkinci karar için toplandığımızda marifet sanıldığı gibi istifa etmek değil, kalıp başkalarını müşkül duruma düşmelerini önleyecek tedbirler düşünmekti. Ben bir sanatçı ve bir yapıtını beğenmenin siyasal eylemlerle bağlantısını göremiyorum. Fakat aksini hem de çok şiddetli bir şekilde düşünenlerin davranışı, insanı ürkütecek kadar şiddetli oldu. Ürkenler içinde yaşlı ve kişilik sahibi hanımlar vardı. Onları haklı görmemek mümkün değil Çünkü her şey mantığın harekete geçmesine imkân vermeyecek kadar çabukluk içinde oldubittiye getirildi. Bize Yılmaz Güney’in eşinin ödül alması sırasında çıkabilecek olaylardan da sorumlu tutulacağımız ima edildi.” Ertesi gün juri yeni kararını açıkladı: En iyi film ödülü ikinci sıradaki Yılmaz Duru’nun başrolünü Cüneyt Arkın’ın oynadığı Karadoğan’a gitmişti.

1979 yılında ise Altın Portakal için yarışan Yılmaz Güney’in Coğrafya öğretmeni arkadaşı Yavuz Pağda’nın yazdığı, yönettiği ve oynadığı tek filmi Yolcular ile Yavuz Özkan’ın yönettiği neredeyse TKP’li sendikacı Fikret Hakan’la, Dev-Yolcu Tarık Akan arasındaki sol fraksiyon tartışmalarının anlatıldığı Demiryol ve Ömer Kavur’un yönettiği “Allah belanızı versin zenginler” temalı Yusuf ile Kenan filmlerinin uğradığı sansüre karşı başlayan protestoya juri de destek verince portakallar dağıtılmaz.

Önceki gün Antalya’da neyse ki bir devrim olmadan tamamlanan 48. Altın Portakal Film Festivali’nde bir CHP kongresinden daha çok siyaset konuşulan ödül törenlerinden birinde işte bu 1979 yılının ve 12 Eylül darbesi nedeniyle son anda iptal edilen 1980 yılının Altın Portakalları da sahiplerini buldu.

Bol keseden dağıtılan portakalların sayısının neredeyse Antalya’da yetiştirilen portakal rekoltesine yaklaştığı festivalde en isabetli işlerden biriydi bu.

Çünkü üç senedir dünyalı olmaktan, neredeyse yılın en büyük portakalını yetiştiren üreticiye ödül verilecek bir mahalli festival olmaya doğru mevzi kaybeden Altın Portakal, bu yıl ise neredeyse İlerici Gençlik Derneği ile Antalya Halkevi’nin ortak organizasyonuna dönmüştü.

“Ve Kadınlar Dünyaya Dokundu” gibi daha önce hiç kimsenin aklına gelmemiş yaratıcı bir başlık altında sadece kadınlardan oluşan juri, kırmızı halıdan sanatçıları “Anneni seviyor, eşini dövüyor musun?’’ gibi çok yaratıcı pankartlarla yürütme gibi sosyal sorumluluk projesine döndürülmüş festivalin bu ağır sovyetik havası karşısında üzerinde Cilalı İbo yazan griye boyanmış cansız mankenlerin kitschliği bile eğlenceli göründü.

Festivalde en isabetsiz olan ise bu gecikmiş portakallarla darbelerle ve sansürle hesaplaşıldığını iddia eden bir festivalin ev sahibi Belediye Başkanı’nın daha birkaç yıl önce “Ordu Göreve” pankartları altında yürümüş bir rektör olması ve üniversitelerde başörtülü kızları sansürleyen kurulun başkanlığını yapmasıydı.

“Sanatta Sosyal Sorumluluk Ödülü” adlı dünyada herhangi bir festivalde tasavvur dahi edilemeyecek bir ödülün Rutkay Aziz’e gitmesi bile o kadar isabetsiz olmadı. O ödül usta sesli sanatçıya, Piano Piano Bacaksız’da, Bizimkiler’de hatta son banka reklâmında ustalıkla hep aynı karakteri (neredeyse kendisi) oynama başarısından değil, 12 Haziran seçimlerinde Perinçek’e, Çetin Doğan’a, Haberal’a, Balbay’a oy verin kampanyalarındaki gişe yapmayan sanatsal başarıları yüzünden layık görülmüştü çünkü.

Festival’den Silivri’ye o kadar selam gönderildi ki Türkiye’yi hiç bilmeyen biri Silivri’yi Türkiye’nin Hollywood’u zannedebilirdi.

Eşcinsel haklarına sahip çıkan bir filmle, bütün haklara topluca sahip çıkmaya çalışan ama esas süksesini “Güzel Günler Göreceğiz” adıyla yapan bir film Potemkin Zırhlısı’nı geride bırakıp festivalin en iyi kalpli, en sorumlu ve en mesaj kaygılı dallarındaki tüm portakallarını topladı. Allah’tan bol keseden dağıtılan ödüllerden biri kazayla tüm törenlerde en önde oturan Deniz Baykal’a isabet etmedi.

Sinemadan delice ve aptalca korkan bir devletle sinemayı siyasi kavgası için bir sopa gibi kullanarak harcamış yönetmenler arasında ezilip suyu çıkarılmış bir portakala benzeyen Türk sinemasına çok yakışan bir festival oldu.

Öyle olunca da kadın temalı festivalden ajanslara yine en çok Tecavüzcü Çoşkun ile Nuri Alço’nun kırmızı halıdaki samimi pozları düştü.

Galiba suyu çıkarılmış portakalın posası da bu.

[email protected]