• 1.07.2012 00:00
  • (5940)

 

Hayyal es Taksim

Çamlıca Tepesi’ne kondurulmak istenen Tayyibiye kod adlı en az dört minareli demokratik zamanlar selatin camisi tartışmalarının gölgesinde kalsa da Türkiye siyasi tarihinde göğüs göğüse çatışmaların yaşandığı, kazan kazan kızgın yağların kaynatıldığı, fetih taktiklerinin masalara serildiği modernleşme tarihimizin en sembolik tartışmalarından birini yeniden alevlendirecek bir haber geldi geçen hafta.

İstanbul 1. İdare Mahkemesi, Taksim’e Camii projesinin iptali için Şehir Plancıları Odası'nın açtığı davayı reddetti.

Yani eğer hâlihazırda İstanbul’u kuşatmış olan İslam orduları hücum borusunu çalarsa laik cumhuriyetin ve asri hayatın son kalelerinden Taksim’e de girilecek.

Taksim’e cami yapmanın uzun bir tarihi var. O tarih neredeyse modernleşme tarihiyle de paralel. Taksim’e cami dikme arzusu da, buna karşı koyma arzusu hakkında da o tarih bize çok şey söylüyor.

Ama bu şiir kadar değil. Okuyalım:

havsalam almıyordu bu hazin hali önce
ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
allahımın ismini daha çok candan andım.
ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
ışıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,
en kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
üstünde orospular yükseltiyor sesini.
burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
ey bu caminin ruhu: bize mucize göster
mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
bir gün harap olmazsa türkün kılıç kınıyla,
baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!

Şiir 1921 yılında yazılmış. Şiirin ithaf edildiği cami, İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan 1594 tarihli Ağa Camii. O sırada işgal altında olan İstanbul’da, yıkık dökük durumdaki camiye bakarak kabarık milli duygular kadar neredeyse bir günah yuvası, hedonizmin başkenti olarak Beyoğlu’ndaki asri hayattan nefretle bu şiiri kaleme alan şair ise işin en ilginç kısmı. İyi okurları zaten biliyordur. Bu şiir Nazım Hikmet’in.

Nazım Hikmet’i de saran bu “İmansız muhitte yalnız kalmış cami” kültü herhalde Taksim’e cami inşa etme arzusunun motorlarından biri.

1594’ten sonra Taksim’e hiç cami inşa edilmemesi bu hissin modern zamanlara ait bir  his olduğunu gösteriyor. Osmanlı’nın gayrımüslimlere bıraktığı Beyoğlu’nda modernleşmeyle birlikte daha çok görünür olan, vatan millet fikirleriyle dolan Müslümanların bu hisse sürüklenmelerinin arkasında herhalde şimdi karşısına cami inşa edilecek Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’ne duyulan tepki var. Sokakta “Gavura artık gavur denmeyecek” diye özetlenen Islahat Fermanı’yla Osmanlı’nın biraz da mecburen yaptığı gayrımüslim açılımının eseri o kilise. Fatih’ten itibaren herhalde camilerden daha görkemli olmasınlar ya da fikrin Ayasofya’dan alındığı belli olmasın diye kubbeli kilise yapımına izin vermeyen Osmanlı’da inşa edilen ilk kubbeli kilise Aya Triada. 1880’de Taksim’in girişinde açılan bu görkemli kilise o dönem pek de başımızın hoş olmadığı Rusların da para yardımı yapmasının köpürtmesiyle Müslüman ahalide rövanşist hisler uyandırmış.

6-7 Eylül 1955’te o kiliseyi yağmalatan da o hınç olabilir. Taksim’e cami için ilk kez 1960’ların ortalarında bir grup işadamının harekete geçmesi de boşuna değil herhalde. Önce Varlık Vergisi, ardından da 6-7 Eylül olaylarıyla gayrımüslümlerin terk ettiği ticari hayatın yeni sahibi o Müslüman Türk işadamları oldu çünkü.

Böylesine milli hislere tekabül eden bir rövanşizmin sağ popülist siyasete malzeme olmasına da şaşmamak gerek. Sular İdaresi’nin arkasındaki alanı 1965’te cami için Bakanlar Kurulu kararıyla satın alanın o sağ popülizmin rakipsiz zirve ismi Süleyman Demirel olması da sürpriz değil. CHP’li belediyelerin direnmesi üzerine aynı Demirel 1979’da Taksim’e cami için yeni bir bakanlar kurulu kararı çıkarıyor. Bedrettin Dalan’ın ve Nurettin Sözen’in sümenaltı ettiği proje Refah Partisi’nin belediyelerdeki iktidarının bir nişanesi olarak yeniden gündeme geldiği 1990’ların başından beri zaman zaman ülkede en az Kürt sorunu kadar herkesin sert pozisyonlar aldığı bir tartışma konusu.

O kadar şirazesinden çıkmış bir tartışma ki bu 90’larda ünlü bir işadamı, “Eğer Taksim’e cami yapılacaksa hemen karşısında bana da Atatürk’e ibadet edebileceğim bir mabet yapsınlar” bile dedi.

Taksim’e cami için son proje Ahmet Vefik Alp’in doreli, leopar desenli bir evin tavanından sarkan rüküş bir avizeyi andıran akıllara zarar projesi. Şehir Plancıları Odası’nın “tarihsel kimliğe zarar verir” çıkışı kadar akıllara zarar diyelim ya da. “Tarihsel kimlik” ten başlanırsa Beyoğlu’nda elde ne kalır sorusu bir tarafa, bu “gayrımüslimlere saygı” maskeli latent İslamofobi karşısında biri de 1594 yılında cami inşa edilmiş Taksim’de, ondan sonra inşa edilmiş pek çok kilise de dahil hemen her şey camiden daha az tarihsel kimliğin parçası derse ne deriz diye herhalde düşünmüşlerdir.

Sadece onlar değil genel olarak Taksim’de cami yapımına karşı çıkanların “Bari buraya cami yapmayın” diye özetlenecek “keyfim öyle istiyor”dan, “her yerde karşımıza çıkmayın”a kadar uzanan tezleri nedense İsviçre’de minareye karşı referanduma giderken ırkçı partilerin söylemlerini hatırlatıyor.

Devasa bir ilçe olan Beyoğlu’ndaki tüm cami sayısını vermekle, “gidin namazınızı orada kılınla” anlaşılır olmayacak bir itiraz bu. Fitaş Sineması’na ne gerek var, gidin filminizi Atlas Sineması’nda izleyin kadar mantıklı, cemevi isteyenlere gidin camiye demekle de kardeş çünkü bu itiraz.

Cuma Namazı’nın kaza edilir olmadığını, Ağa Camii’nin bir mescit kadar küçük olduğunu bilmemek ayıp değil. Ama bir ülkede kendine demokrat diyen insanların herhangi bir dinin mensuplarının ibadet ihtiyacı talebine “ama sen de git şurada kıl” diye bakması için sadece ayıp denebilir. Her gün İstiklal Caddesi’ni dolduran Arap turistler için bile mevcut cami ve mescit yetersiz ve yeni cami bir ihtiyaç.

İhtiyaç kısmı bir yana, memlekette iktidara gelen, kamusal alanda artık daha fazla özgüvenle dolaşan Türkiye’deki Müslümanların ülkenin kalbi sayılan ve her bakımdan memleketin görünürlükler alanı olan Taksim’de teneke minareli, tuvalet üstü bir mescitle temsil edilmekten rahatsızlık duyması da anlaşılır.

Ayrıca dindar gençlerin Nazım’ın bile“imansız muhit” dediği Taksim’e gelmesi, kamusal alanda görünür olmak istemesi, başka hayatlarla ve insanlarla karşılaşması, ancak heyecanla karşılanacak bir sosyolojik değişime işaret eder.

Türkiye’nin normalleşmesi için Taksim’e bir cami yapılmalıdır. Ama ne olur bunu da Başbakan, Ulusal Pediyatri Kongresi’nin açılışında bir zafer edasıyla açıklamasın. Ve ne olur o cami Bülent Ersoy’un oturma odasına da benzemesin, kubbenin formunu bozmakla gelenekle-moderni sentezleme iddiasındaki bugüne kadar yapılmış Doğu-Batı sentezi ucube modern camilere de.

Taksim’e öyle bir cami yapılsın ki, Bienal’e, Film Festivali’ne gelen en modern kalabalıklar bile içinde oturup kitap okumak istesin. Öyle bir cami olsun ki,  bakanlar İstanbul’un sadece Doğu-Batı arasında kalmış bir köprü değil, yeni formların üretildiği yaratıcı bir şehir olduğunu da görsün. O cami Türkiye’ye özgü Batı-dışı modernlik tecrübesinin, demokrasiyle İslam’ın, dünyaya model olan uyumunun sembolü olsun. Mümkünse ezanlar da minareden, altında kalabalıklar toplayacak kadar makamlarına uygun ve davudi sesli hatipler tarafından canlı canlı okunsun.