• 9.10.2013 00:00
  • (4119)

 2007 seçimlerinin hemen öncesiydi. İstanbul’da ne kadar demokrat, solcu, liberal bilinen isim varsa Beyoğlu’ndaki Yeni Melek Sineması salonunu doldurmuştu.

Baskın Oran, bağımsız milletvekilliği adaylığını açıklayacaktı. Baskın Hoca sahneye çıktı. Sahnenin arkasında asılan flyerlarda Kürtlere, emekçilere, kadınlara, eşcinsellere özgürlük, eşitlik talep eden pozitif sloganlar yer alıyordu. Biri hariç: "Üniversite hocası türban takamaz ama üniversite öğrencisi takabilir."

Sloganı “Ezberleri bozmaya gidiyorum” olan kampanyanın, altında memeleketin en ünlü solcu, liberal, sosyal demokrat aydınlarının, STK'larının imzasıyla hazırlanan seçim bildirgesinde bir yasağın korunması vadediliyordu. Anlaşılan kendi ezberini bozamamış. Tek başına üniversite öğrencilerine başörtüsü özgürlüğünü istemek hassas bünyelere dokunmuş, hemen başına sarımsak misali bir yasak vadolarak asılmıştı. Laik bünyeleri huzura erdiren sihirli formülün adı “türbanda hizmet alan hizmet veren” ayrımıydı.

Bu yasak vaadi bile pek çok başörtülü kadının, dindar erkeğin Baskın Oran’ın kampanyasında çalışmasını engellemedi. Çünkü buralara nerelerden gelmiştik.

Başörtüsü, ideolojiden çok Şamanist bir kült olan Kemalizm için kötü ruhları çağıran bir sembol ola geldi. Başörtüsüne özgürlüğü savunmak ise Gardırop Devrimciliği’nden ibaret resmî ideolojinin gardırobuna yani aşil topuğuna doğrudan saldırıydı. O yüzden AK Parti’ye 7 yıl boyunca tahammül eden sistem, başörtüsü adımını attığı anda kapatma davasını açtı.

Yasağı savunmayı yakışıklı bulmayanlar içinse kaçış yeri geleceğe dönük bir korku pazarlamacılığı oldu. Aşağı yukarı şöyle bir şeydi söylenen:

“Merve Hanım özel yaşamında istediği gibi giyinir kuşanır. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Meclis binasına başı örtülü gelmesine, kendi Meclis bürosunda başı örtülü çalışmasına da kimse karışamaz.

Ancak Meclis çalışmaları için Genel Kurul'a ya da komisyonlara toplantı için girerken Meclis'in geleneklerine, kurallarına uyması gerekir. Ama uymak istemiyor. Çünkü Merve Hanım'ın amacı meydan okumak. Bazı hassasiyetleri kaşımak. Bir ilkin altına imza atarak bir kapıyı aralamak...”

Kavakçı’nın dışarı, dışarı diyerek Meclis’ten kovulduğu günlerde Hasan Cemal’in yazdığı bu satırlarındaki (Bunun için pişmanlık beyan eden bir kitap yazdı mı bilmiyorum) sihirli kelime (artık klasikler arasına giren hassasiyetleri kaşımak tehdidi değil) “bir kapıyı aralamak…”

90’ların başörtüsü özgürlüğü konusunda en liberal argümanı da bu korkuya karşı Kemalistlere sosyolojik olduğu söylenen ama epey modernist, sosyal determinist bir kefaletten ibaretti: “Bırakın kızlar üniversiteye girsin, ailelerinin baskısından kurtulsun, aydınlansın, modernleşsin, kendi ayakları üstünde dursun zaten üniversitenin aydınlık koridorlarında seken bir kadın türbanlı kalabilir miydi?”

Liberallerin bu sosyolojik teskini fos çıktı. Üniversiteyi zor bela bitirebilen başörtülü kadınlar iş bulmaya çalıştılar. Karşılarında yine Kemalistlerle birlikte bazı laik liberalleri ve solcuları buldular.

Bu kez yürürlükte iki argüman vardı: “Şimdi sırası mı türbanın, başka mesele mi kalmadı” ve dünya çapında laiklik ve demokrasi referansları kenarına süs yapılmış “hizmet alan hizmet veren ayrımı.”

Bu argümanlar aşırı kullanım haddine 2008’de ulaştı. Üniversitede başörtüsüne özgürlük getiren yasal düzenlemeye Hürriyet “411 El Koasa Kalktı” manşeti atarken, memleketin demokratik standartları ayarlama enstitüsü üyesi meşhur solcu, liberal akademisyenleri de bu net ayrımcılıkta atılan küçük adımda bile yan çizip “Hem Özgürlük Hem Laiklik” başlıklı üçüncü yolculuğun en utanç verici örneklerinden biri olan bir bildirinin imzacısı oldular.

Liberallerle AK Parti’nin arası açıldı tartışmalarının başlangıcı da o günlerde başörtüsü meselesinden başladı. Murat Belge’nin Neşe Düzel’e verdiği röportaj bir demokratın demosa olan “sonsuz güveninin” şahikasıdır:

“Soru: Türban kamuda hizmet verenler cephesinde serbest bırakılırsa, sonuç sizce ne olur?

Cevap: Toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğunun siyasi olgunluk düzeyi çok aşağılarda olduğu için bin türlü sorun çıkarırlar. O özgürlüğü alan adamlar, o özgürlükle ne yapacaklarını bilmezler. Birçoğu türban takmayanlara hemen baskı yaparlar. Öbür kesimin de hangi rasyonaliteyle davranacaklarını bilemeyiz. Onlar da rasyonel değiller. Birbirlerini vururlar, öldürürler. Gerilimler, intikam duyguları yaşanır. Ben bu konuya biraz evrimsel bakmaktan yanayım.”

Aradan beş yıl geçti. Bu kısa süre herhalde evrimde bir şempanzenin kulağındaki tek bir kılın bile düşmesine yetmezdi.

O beş yıl sonunda Türkiye’de küçük çağlı bir devrim oldu. Beş yıl sonunda ise elimizde Taraf’taki röportajında “askerî vesayet bitti, Müslüman vesayeti başladı” diyen Murat Belge ile “Makbul vatandaşı belirleyen devleti tarihin çöp tenekesine attık” diyen bir Erdoğan var artık.

Yani bu ülkede kimsenin kimseye demokratlık dersi verecek hâli de, şanlı bir şeceresi de yok. Kimse Antik Yunan’ın en demokratı Perikles’in mavi kanlı torunu falan değil.

Bilançolar dökülse 27 Mayıs’a destek vermiş, 9 Mart’ta bizzat darbeci olmuş, 28 Şubat’ta darbeyi destekleyen net yazılar yazmış Hasan Cemal’in her darbede partisi kapatılmış, birinde de içeri atılmış ve sonunda o darbecileri yargılatmış Erdoğan’a demokrasi borcu bile çıkar.

Dünkü Resmî Gazete sivil çıktı. Kamuda başörtüsünü yasaklayan ve her sabah çocuklara Andımız’ı okutan yönetmeliklerin kaldırıldığı haberleri Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Ve bazıları Resmî Gazete’nin bile gerisine düştü...