• 3.11.2013 00:00
  • (4356)

 Salondakilerin yarısının yakasındaki “redpoppy” denen kırmızı gelincik kokartları Birinci Dünya Savaşı’ndaki kayıpların anısı için. 1915’te Kanadalı Yarbay, şair Maccrae’nin savaşta kaybettiği bir asker dostu için yazdığı ünlü şiirden esinlenilmiş kokartlar, bu hafta boyunca tarih kitaplarımızdaki adıyla “İtilaf Devletleri” içindeki bütün ülkelerde yakaları süsleyecek.

Türkiye-İngiltere Tatlıdil Forumu’nun bu yıl savaşın batı cephesinde 11. Ayın 11. Günü saat 11.’de “onlar yenilince bizim de yenilmiş sayıldığımız” müttefikimiz Almanların imzaladığı ateşkesle bitişinin anma gününe denk gelmesi ilginç bir tesadüf.

Çünkü, itilaflar geride kalmış, 95 yıl sonra Türkiye ve İngiltere dünyadaki pek çok siyasi meseleye aynı pencereden bakan iki İttifak Devleti artık. İlişkiler 95 yıl önceki Mondros sonrasına değil; 156 yıl önce 20 bin İngiliz askerinin Osmanlı’nın toprak bütünlüğü uğruna öldüğü Kırım Savaşı’ndan sonra imzalanan Paris Anlaşması sonrasına benziyor.

Sadece hoşlaşmadıkları AB’yi biraz da sulandırmak için Türkiye’nin üyeliğine verdikleri yoğun destek için değil, son dönemde Suriye meselesindeki saflaşmada da İngiltere ile Türkiye yan yana geldiler.

Türkiye’de artık galat-ı meşhur olan İngiltere adını, Tatlıdil Forumu’na ev sahipliği yapan şehrin Edinburgh olduğunu düşünürsek en azından bu yıl için kullanmamakta fayda var. Çünkü İngiltere, başkenti Edinburgh olan İskoçya gibi Birleşik Krallık'ı oluşturan krallıklardan sadece biri. Özellikle de bir yıl sonra Birleşik Krallık’tan ayrılmayı oylayacak İskoçlar bu konuda hassas. Ama temayül, ayrılamamaktan yana. Birlikten yana olanların argümanları tanıdık. “Bu ülkede İskoçlar Başbakan bile oldu” deyip Blair’in, Gordon Brown’un adını veriyorlar. “Başbakan bile oldular ama bir tek İskoç olamadılar” argümanı ise henüz keşfedilmemiş. Peki ya Bravehearth’ın son sahnesinde William Wallace boşuna mı “Freedom” diye bağırdı? William Wallace, heykeli önünde ya da onun gibi yüzünü boyatıp giyinmiş kurnaz girişimcilerle fotoğraf çektiren turistleri İskoçlardan daha çok heyecanlandırıyor anlaşılan.

'Tatlıdil Forumu’nun açılış yemeğine ev sahipliği yapan 3500 yıllık bir küllenmiş volkanın üstündeki Holyroodhouse Sarayı’nın duvarlarını 160 İskoç Kralı’ın resimlerinin süslediği (Hepsi birbirine benziyor çünkü hepsini aynı ressam iki yıl içinde hayali olarak çizmiş) kabul salonu İskoç-İngiliz çekişmesinin uzun tarihinde resmi bir geçit gibi. Sarayın en ünlü ev sahibesi ise 6 aylıkken İskoç Kraliçesi, 17 yaşında Fransa Kraliçesi olan sürgünlerde, hapislerde, isyanlarda geçen 45 yıllık hayatı tahtına göz koyduğu İngiliz Kraliçesine suikast girişimi yüzünden idam sehpasında biten İskoç Kraliçesi Mary (Stuart). Bu sarayın şapelinde evlendiği kocasını İtalyan sevgilisini öldürttüğü için havaya uçurtmuş Mary Stuart’ın hayalini oğlu gerçekleştirmiş, İngiliz tahtı 17. Yüzyıla kadar İskoçların eline geçmişti. Saraydaki davetin ev sahibi ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tahtın sahibi olan Alman orijinli Windsor Hanedanı’ndan York Dükü Prens Andrew. Kraliçe’nin, Sarah Ferguson’dan (tedbil-i kıyafet İstanbul’a gelip yetimhane görüntüleyen ex-prenses) boşanmasının dışında pek bilinmeyen iki numaralı oğlu Andrew babası Edinburgh Dükü Philip gibi mütevazı ama ondan daha esprili ve sevimli biri.

Bu arada Edinburgh diye yazıldığına bakmayın doğrusunu ancak İskoçların telaffuz edebildiği Edinbrah (galiba) diye okunuyor. Şehir, ev sahipliğini yaptığı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanına benziyor.

Burası bir gün farkla kaçırdığımız Cadılar Bayramı’nın da İskoç Aydınlanması’nın da doğduğu yer. “Kapıyı açtığınızda gördüğünüz adam kapıya vuran olmayabilir” diyen David Hume’un açtığı kapılardan yüz yıl sonra Sir Arthur Conan Doyle’un Shorlock Homes’ın girmesi tesadüf değil herhalde. Dünyada en kalabalık pagan nüfusuna sahip, Wicca inancının halen yaşadığı, 18. Yüzyıla kadar cadı avlarının sürdüğü şehrin sokaklarında dolaşan J.K.Rowling’in The Elephant House adlı cafeye oturup Harry Potter’ı yazması da. Şimdi yüz binlerce turist Hogwart Okulu’na ilham kaynağı olan Duncan Katedrali’ni görmek için şehre geliyor. Kasvetli bu şehrin havası bir insanı burada geçen Trainspotting filmindeki karakterlere benzetebilir, buradan dünyaya bakan Adam Smith gibi birine “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” de dedirtebilir. Adam Ferguson’un, Charles Darwin’in, Graham Bell’in eğer çok meraklısıysanız Sean Connery’nin bile izlerinin sürülebildiği şehre yukarıdan “camera obscura” deliğinden bakarken akla “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” sözü geliyor. Az sonraki 'Tatlıdil Forumu’nda muhakkak bunu İngilizce’ye tercüme etmeye çalışacak ilk Türk konuşmacı bir pot kırmış mı olacak acaba?  Mustafa Reşid Paşa’nın kurduğu, İstanbul’un işgalinden birkaç yıl geçmesine rağmen Atatürk’ün sürdürdüğü ilişkiler o kadar zayıf olmasa gerek. Neyse nasıl olsa aksi bir durum için İngilizlerin 200 yıllık planları hazırdır...